Oktay Aslan Rah Sevum
8.7.2025
Oktay Aslan Rah Sevum kimdir?
Afganistan'ın Şaberghan şehrinin Zargarkhane köyünde doğdum. Ergenlik ve gençliğimin bir bölümü Kabil şehrinde geçti. Uluslararası Hukuk Üniversitesi'ndeki son yılımda Kabil'deki savaşın olumsuz etkileri nedeniyle ailemizle birlikte sürgüne gitmek zorunda kaldık. İstanbul evimiz ve Türkiye yeni vatanımız oldu.
Ergenlik yıllarımdan itibaren Divan edebiyatının büyük şairlerinin şiirlerine ve divanlarına ilgi duymaya başladım, Dari Farsça ve Özbek Türkçesinde şair ve yazar oldum. Şu ana kadar bu iki dilde 22 kitap ve her iki dilde de sosyal ağlarda onlarca siyasi ve edebi makale yazdım. Türkiye'de Türkçe eğitimi almadım ama yarım asırlık iki dil deneyimim bana Türkiye Türkçesi yazma cesaretini verdi. Özellikle Özbek dili Türkçede iyi ortağımdır.
Divan Edebiyatı, Orta Asya Türklerinin çadırlarında doğup, Horasan'da olgunluğa erişen ve Türk tarihinin en büyük eserlerinden biri haline gelen, insanlığın en büyük eserlerinden biri olan güzel bir incidir. Bu edebiyatta ilk şiir üslubu Horasan'daki Türk sultanlarının saraylarında oluşmuş ve oradan İran, Orta Doğu, Hindistan ve Anadolu'ya yayılmıştır. Orta Doğu'da bu edebiyat, Araplara "aruz ilmi" olarak tanıtılmış ve Irak üslubunun ortaya çıkmasına yol açmıştır. İlk şiir üslubunun Horasan üslubu olduğunu unutmayalım. Bu tarihi gerçek, biz Horasanlılar tarafından, büyük şairlerin divanları aracılığıyla ortaya konmuştur ve kimse bunu inkâr edemez veya reddedemez, çünkü güneş kadar açıktır. (Not: Maalesef Türkiye'de bu gerçeğin tam tersi geçerli. Belge istesek kimsede kanıtlayacak belge yok.)
Divan edebiyatının mantığına göre, her şiir ve her düzyazı güzel ve etkileyici bir sanatla yazılmalı, her cümlenin kelimeleri aynı ruhla ifade edilmeli ve neşe ve haz uyandıran bir eser olmalıdır. Divan edebiyat kültüründe, günlük kullanımda önemli olmayan kelimelerin cümleleri daha güzel ve zengin kılmak için belirli yerlere yerleştirilmesi gerektiğini anlamalıyız. Bu özellik, kuşkusuz bir milletin dilini ve edebiyatını güçlendirir. Okuyucular okumaktan zevk alır ve bu, Divan edebiyatının şartlarından biridir; herkes Divan şairlerinin eserlerini yazamaz.
Bu kitap, bu edebiyatın inceliklerini ortaya koymaya çalışıyor, peki karanlık olmadan ışığı tanımlayabilir miyiz?
Herhangi bir olguyu anlamak için, onun karşıtını bilmek gerekir ki, yansımasıyla karşıtını anlayabilelim. Bu edebiyat, İtalya'nın Sicilya adasında Batı edebiyatının doğuşuna zemin hazırlamıştır. Şüphesiz, Batı edebiyatını Batılı bir bakış açısıyla anlayamayız, tıpkı Divan edebiyatını Doğulu bir bakış açısıyla anlayamayacağımız gibi. İki edebiyatı birbiriyle karşılaştırarak gerçeği anlamamız gerekir. Divan edebiyatı ya da diğer adıyla Şark edebiyatı, Oryantalizm Deki özgün rolü sayesinde bu üne kavuşmuş ve en az bin yıl bu değerli cevherle dünyaya rehberlik etmiştir. İtalya'nın Sicilya adasında bu edebiyatın etkisiyle ortaya çıkan Batı edebiyatı, Divan edebiyatından büyük bir manevi zenginlik kazanmıştır. Son yüz yıllarda, Batı'nın ekonomi ve bilimdeki ilerlemeleriyle birlikte, Batı edebiyatı Divan edebiyatına önemli katkılarda bulunmuştur. Örneğin, Batı edebiyatından etkilenen beyaz şiir, yeni düşünce biçimleriyle yeniden inşa edilmeye başlanmıştır. Bu kitap, bu iki edebiyat arasındaki ilişkiyi incelemenin yanı sıra Orta Doğu ve Hindistan ve Çin edebiyatını da tanıtmaktadır. Bunların hepsi şüphesiz birbiriyle bağlantılıdır ve hepsini incelemeden anlamak eksik kalacaktır.
Bu kitap Divan edebiyatını tanıttığı için, bu edebiyatın hemen her şiir tarzından şiirler seçilmiştir. Her şiirde kelimelerin dansını görebilirsiniz ve bu dans, her dizeyi zenginleştirirken Türk dilinin güzelliğini de ortaya çıkarır. Emir Ali Şir navai'nin 16. yüzyılda gösterdiği gibi, Türkçenin dünyanın en tatlı ve en zengin dillerinden biri olmasıyla gurur duymalıyız.
Öte yandan, bu şiirler birden fazla özelliği ifade etme yeteneğine sahiptir; örneğin, karmaşık ve incelikli anlamlara sahip tek dizeler, her okuyucuyu düşünceye sürükleyebilir. Şiirlerdeki çeşitli mesajları hissedebilir ve şiirsel vezni, Türk dilinin estetiği için iyi bir ilham kaynağı olabilir. Kalemimin gücünü yazarlara ve araştırmacılara ithaf ettiğim bu kitabın şiirleri ve düzyazıları, Türkiye'nin asil insanlarının takdirine şayandır.
***
Türk tarihinin incisi, Divan Edebiyatı nedir?
Edebiyatı nedir?
Bir milletin, bir ülkenin, bir dilin, bir tarihî dönemin şair ve yazarları tarafından yaratılan edebi eserlerin bütünü veya bir milletin duygu, düşünce ve yaşantılarının sanatsal imgelem yoluyla dile getirildiği bilinç ve yaşantılar bütünü.
Dünya halklarının ve milletlerinin kayda geçirmek, aktarmak, yaymak için çaba harcadıkları fikir ve düşüncelerin bütün hazineleri ve mirasları da edebiyat olarak adlandırılabilir. Bu, geçmişten bize aktarılan ve gelecek nesillerin de her zaman paylaşacağı bir zevk ve düşünce mirasıdır.
Edebiyat, sıradan konuşmadan daha yüksek ve daha yücedir ve insanlar bu sözleri kaydedip nakletmişlerdir ve bunları okuyup dinleyerek duygulanmışlar ve üzüntü, sevinç, haz ve acı hissetmişlerdir.
Soğuk hava geçti, aşk mevsim bahar geldi
Gülşen'in güzelliği gelin bir Nigar geldi
Rüyaların etrafı güzel aşk mucizesi
Gül dalı sunan zaman güle giriftar geldi
Ocak geçti, şubat geçti, geldi bahar mevsimi
Allah'ın lütfu ile kırmızı Nar geldi
Arayan ve istenen, seven ve sevilen
Bülbülün havasında, gül için yar geldi
Güzel bir çiçek gibi tam zamanın gelini
Mücevhercinin lütfu parfüme ayar geldi
Bütün ihtişamıyla yağmurun sesi ile
Aşk mevsim bu diyarda taze Gülizar geldi
Özlemim aşkı ile Gökkuşağ’a dönüştü
Sevgilim bana gelsin taptaze bahar geldi
Edebiyatın amacı insan hayatının standardını yükseltmektir. Onun farkındalığa ulaşma ve gerçeği keşfetme çabaları, insanlığı karanlıktan kurtarmaya hizmet etmektedir.
Edebi bir eserin yaratıcısı, bir şiiri veya metni kendi hayal gücü, duygu, düşünce ve deneyimleriyle birleştirerek sanatsal değer taşıyan bir esere dönüştürür. Böyle bir eser, şairin veya yazarın duygu, hayal ve düşüncelerini dinleyiciye veya okuyucuya aktarır, onlarda heyecan ve coşku uyandırır, onları mutlu eder, üzer, şaşırtır ve onlara deneyimler öğretir. Bir şair veya yazar ancak hayatın sevinçlerini, acılarını, arzularını, başarısızlıklarını, iniş çıkışlarını deneyimledikten sonra edebi bir eser yaratabilir. Bu nedenle edebi bir eser, onu yaratma ve anlatma yeteneği olmayan pek çok insanın duygu, düşünce ve yaşantılarını dile getiriyor gibi görünmektedir.
Yazarın romanı okuyucunun zihninde iz bırakıyorsa, mesajı etkili bir şekilde iletiyorsa, okuyucunun davranışlarını etkiliyorsa o zaman bu romana edebi roman denilebilir. Bir yazar, bir ressamın boyasına gösterdiği özen gibi, sözlerine de aynı özeni göstermelidir.
Gecenin son yıldızı geçene kadar
Korku ve öfke kulesinde senin hayâlınla Soğuk girdabında uyanık oturuyorum
Çaresizce
İsimsiz her şiirimde sen varsın
Kör bir acının gölgesinde oturuyorum bir baykuş gibi
Yoksun sen
Baharım kışa döndü aşk adından
Gecenin yuvarlanan bulutların arasında seni arıyorum
Hayaller arasında, yıldızlarda, rüzgarda, gece gündüz, her yerde
Kayıp şiirimin peşinden koşuyorum
Belki bulabilirim diye
Bütün medeni milletlerin edebiyatı vardır. İnsanların yabancı bir dili öğrenmesinin sebeplerinden biri de o milletin edebiyatını bilmek istemesidir. Kuşkusuz bir milletin edebiyatı, o milletin yazılı veya sözlü, şiir veya nesir bütün sanatı ve edebiyatıdır.
Her milletin iki dili vardır. Biri halkın dilidir, diğeri edebiyat dilidir. Edebi dil, yerel dilin korunmasının güvencesidir. Edebi dil zayıfsa, güçlü dillerin saldırısı altında halk dilinin yok olma ihtimali vardır. Şimdi soru şu: Edebi dil nasıl bir dil olmalıdır? Edebi dilde bir metnin şu özelliklere sahip olması gerekir: Metin güzel yazılmış ve akıcı bir şekilde okunabilir olmalıdır. Metindeki mantık, yazarın güvenilirliğini sağlamalıdır. Yazar dil bankasını kullanmalı ve dil bankasının zenginleştirilmesine yönelik koşulları sağlamalıdır. Okuyucuyu düşündürmeli. Örnek: Ey Peygamber De ki: "Yeryüzünde gezin de bakın, yaratmayı nasıl başlattı, Sonra Allah ahireti de aynı şekilde yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir. Ankebut Suresi 20. ayet. Bu ayetin yazıları tatlıdır, sağlam bir mantıkla yazılmıştır ve Düşündürüyor.
Bu ayetin edebî metinlerine dikkatlice bakarsak Allah tek bir ayette insana çok değerli mesajlar vermiştir. Bu mesajlar: Allah'ın bakış açısına göre Allah bu kâinatı yaratmaktadır. Örnek: Bir bina inşa ediyorsunuz, binanızın bir başlangıcı var ve tamamlandıktan sonra mutlak bir yerleşimi var, yani inşa planı tamamlandıktan sonra değişmiyor, ancak kâinat sizin binanızın mantığı gibi değil bu ayetin mantığıyla kâinat inşa ediliyor. Yani evrimleşiyor. Allah insana diyor ki: Bu aşamayı kendi gözlerinle gör, şu anda evrim aşamasında olan ve her an değişen bu kâinatı, bu mantıkla ahiret dünyasını inşa edeceğim.
Örnek:
Biz içmeyiz zevk için cam şarabı
Meyle yıkarız ruhu her tur pis riyadan
Mey insan ruhunu her türlü ikiyüzlülükten temizleyebilir mi? Divan edebiyatında şarap ve meyhane kavramları bazen şiirin içinden anlaşılabilir. Düşünmek gerek.
Kılıçkuyruğu bizi öldürmekten pasif değil
Adaletsiz alanda büyük bir cevherdir
Güçlü bir edebiyat için dil bankasının zengin bir kelime hazinesine sahip olması gerekir. Bir dil rezervi, o rezervden gelen kelimelerin o milletin dilinde bulunmasıyla ortaya çıkar. Bu, halkın diliyle değil, güçlü bir edebi dille mümkündür. Toplumun entelektüel katmanında edebi kültür ne kadar baskınsa, edebi dil de o kadar güçlü olur. Güçlü bir edebi dil, yerel dilin korunmasını sağlar. Güçlü bir dil ve edebiyatı tespit etmek için, o halkın dil ve edebiyatını, rakip milletlerin dilleri ve edebiyatlarıyla karşılaştırmak gerekir. İki dili karşılaştırmak, edebi dilleri derleyenlerin her iki dili ve edebiyatlarını bilmeleri halinde mümkündür. Bir dilbilimcinin Türkçe ile Fransızcayı karşılaştırdığını varsayalım. Bu da dilbilimcinin Türk ve Fransız edebiyatı hakkında temel bilgiye sahip olmasıyla mümkündür. Edebi dili bilmek kolay bir iş değildir. Günümüz Türkçesini Osmanlı Türkçesi, Dari, Orta Asya Türkçesi ve en önemlisi Ali şir Nevai'nin diliyle karşılaştırmak gerekir. Besbelli bu dilin kökleri onlarla ilgilidir ve bu dilin edebiyatı onlar aracılığıyla anlaşılabilir. Yani bunları anlamadan Türk dilini ve edebiyatını tanımak mümkün değildir. Şimdi soru şu: Türk edebiyatı profesörleri Avrupa dillerindeki edebiyatın inceliklerini Türkçe kadar iyi anlıyor mu? Edebiyatlarına aşina olunmuyorsa, onları karşılaştırmanın bir anlamı var mı?
Kanaatimce bu pek mantıklı değil; çünkü Batı ülkelerinin edebiyatını anlamak için Batı edebiyatının dilinin Doğu edebiyatıyla karşılaştırılması gerekir. Eğer bu karşılaştırma mümkün değilse Batı edebiyatını anlamanın mantığı nedir?
Şafak rüzgârı harekete geçiren esinti
Bahar geldiğinde aşk esmeye başlar
Bahçeye ve çayıra haberci bülbül
Aşktan öter hayat yeniden başlar
Diyelim ki güneş hiç batmıyor ve dünya her zaman aydınlık. Peki, o zaman güneş ışığının bir değeri var mı? Güneş ışığının kıymetini gecenin karanlığının yarattığını unutmayalım. Dolayısıyla Batı edebiyatını anlayabilmek için öncelikle Doğu edebiyatını bilmek gerekir. Doğu edebiyatı anlaşılmazsa Batılılar edebiyatlarına istedikleri değeri biçerler, o değeri de istedikleri gibi satarlar.
"Edebiyat Divanı’nı tanıtmayı amaçlayan bu kitapta, bu edebiyatın içeriğini ancak Batı edebiyatıyla karşılaştırarak ve tanıtarak ortaya koyabiliyorum. Kuşkusuz bu iki edebiyat dünyanın iki özüdür.
İşimizde ben sen, ondan vefasızız biz
Sadakatsiz dünyadan, bahsetme o ustadır
Peki, şimdi soru şu: Edebiyatın insan hayatındaki rolü nedir? Bu sorunun cevabını düşüncede bulabilmek için kendimize şu soruyu sormalıyız: "İnsanlar bugünlere gelebilmek için hangi aşamalardan geçtiler?"
İnsana düşünme açısından baktığımızda, bu canlının konuşma yeteneği ve çalışma becerisiyle diğerlerinden ayrıldığını görürüz. İnsanlarda konuşma yeteneği gelişmeseydi, çalışma becerisi de gelişmezdi. Bu insanlık tarihi olgusu edebiyatın önemini yansıtmaktadır. Herkes benimle hemfikir olacaktır ki, tarihteki her büyük milletin büyük bir edebiyatı vardır. Şüphesiz edebiyat, insanlığın elindeki en büyük güçtür ve tarih boyunca hiçbir güç onu yenememiştir.
Komünistlerin elinde Marx'ın eserleri olmasaydı dünyanın yarısını yönetemezlerdi. Eğer Kur'an edebiyatı Arapların elinde olmasaydı, Araplar tarih sahnesine çıkamazlardı. Eğer Türk padişahlarının saraylarında edebiyat divanı olmasaydı, insanlık tarihinde bu kadar başarılı olamazlardı. Batı Rönesans edebiyatı ortaya çıkmasaydı, Batı dünyanın egemen gücü olamazdı.
İnsanlık tarihi boyunca liderler edebiyatları ve konuşma tarzlarıyla milletler arasında öne çıkmışlardır. Bir kimse mecliste güçlü bir dille, yüksek bir mantıkla konuşursa herkesin aklını çelebilir. Kısacası bir milletin büyüklüğünü ve kabiliyetini edebiyatı belirler. Çünkü edebiyat bilgi ve tecrübeyi yansıtır.
Kıyıya çarpan dalgalar var
Sokağın koşuşturmacasında Güneşin yorgun varlığı parlıyor
Balık halkın değerli besini ama şehirde bulunmuyor
Hayallerindeki akvaryumu deniz seviyesinden bin fit yükseklikte inşa ettiler
Sokakta biri bağırıyor:
Bulutlarda yüzmeliyiz
Herkes gülümseyerek evet diyor
Biri sessizce: Bulutların üstünde yüzebilmek için denizde ne yaptık!?
Hayatımı büyük şairlerin divanları ile geçirdim ve divanların içeriğinden her şairin ve yazarın edebiyatının tarihin en güzel kitabı olduğunu anladım. Tabii ki şair ve yazar hür bir kuş gibidir ve bir arı gibi her çiçeği sever. Arılar her çiçekten beslenirler, gerçek şairler ve yazarlar da etraflarındaki her nesneyi arılar gibi kullanırlar. Cem Yılmaz'ı düşünün. Gözüne ne gelirse onu sanatında kullanıyor. Ona göre renkler arasında fark yoktur, insanların düşünce ve yaşam biçimleri arasında fark yoktur. Dolayısıyla gerçek şairler ve yazarlar, insan hayatında meydana gelen her türlü gelişmeyi, evrimi, oluşumu, yaşamı boyunca yazıp bize ulaştırmış olanlardır. Bu mantıkta en iyi kitap tarihi, şair ve yazarların divanlarıdır.
Bu mantık, şairlerin divanlarıyla kanıtlanmış tarihi bir gerçektir. Artık bu tarihsel mantığı anladığımıza göre, dünyanın iki coğrafyasında meydana gelen tarihsel olayların birleşiminden Batı ve Doğu edebiyatının içeriğini anlayabiliriz. Şair ve yazarların divanları milletlerin gerçek tarihini yansıttığı gibi, her coğrafyanın tarihî gelişme ve olaylarının seyri de bu iki edebiyatın içeriğini yansıtır.
Her olgunluk hayatta biraz delilik ister
Herkesin aklı sende ise, çılgınlık senin malin
Karl Marx'ın Kapital kitabını düşünün. Marx insan yaşamını tarihsel aşamalara ayırmıştır. Bu kitap Batılı insanların yaşamlarına bir bakışı yansıtmaktadır ve Batı tarihini başka kaynaklardan da incelediğimizde Batı'da dini mabetlerin egemenliğinin baskın olduğunu ve bu egemenliğin kölelik dönemini çok yoğun hale getirdiğini görürüz. Peki, şimdi soru şu: Türklerin güçlü olduğu geniş doğu coğrafyasındaki kölelik dönemi, Batı'daki kölelik dönemine benziyor muydu?
Batı'da insanlığın seyri o coğrafyanın tarihî gelişmelerine göre değişirken, Türklerin yaşadığı geniş coğrafyada hayatın tarihî gelişmeleri her bakımdan farklı bir biçim almıştır. Batı'da insanların dinî mabetlere hapsedildiği, tek bir ideolojinin düşünce tarzını şekillendirdiği bir ortamda, Türklerin doğu coğrafyasında insanlar her bakımdan özgürdü. Orta Asya Türklerinin çadırlarındaki yaşam biçiminin, Doğu'nun geniş coğrafyasında insan özgürlüğüne egemen olduğunda şüphe yoktur. Türklerin tarihine baktığımızda bu milletin savaşlarının yüzde 80'inin kendi aralarında olduğunu görürüz. Çünkü Doğu'nun uçsuz bucaksız coğrafyasında başka kavimlere egemen olma fırsatı vermediler. Örnek: Divan edebiyat medeniyetinin ortaya çıktığı bin yılda Doğu'da Türkler egemendi. O dönemde Türk padişahlarının saraylarının teşvikleriyle onlarca şair ve yazar edebiyat dünyasına önemli eserler bırakmıştır. Doğu edebiyatında, bu edebiyatta Türk sultanlarının sarayları büyük bir rol oynamıştır, bu nedenle bu edebiyat Divan edebiyatı olarak bilinir. Bu dönemde Persler, Araplar, Hindular ve diğer etnik grupların hiçbir gücü yoktu. Yönetim Türklerin elindeydi ve Türk liderleri egemenliklerini sürdürebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu rekabette üstünlük insanlardaydı. Bu, her liderin otoritesini sürdürebilmek için politikalarının merkezine adaleti koyması gerektiği anlamına geliyor. Çünkü adalet sağlanmazsa insan kaynaklarını rakip liderlere kaptıracaklardı. Bu insanlar her ırktandı. Yani tarihimizin mantığında Türkler ile diğer ırklar arasında yönetim ve adalet açısından hiçbir fark yoktu. Bu yönetim sistemi din tarafından değil, "Töre" tarafından yönetiliyordu! Türklerin Hindistan'da onlarca ırka ve onlarca dini inanca liderlik etmesini sağlayan bu yönetim ahlakıydı.
Doğu'daki bu yönetim biçimi laik yaşamın temellerini atmış ve halkın manevi değerlerine itibar kazandırmıştır. Hayat sistemi dinin veya diğer fikri ideolojilerin esaretine düşmemiştir. Şah ailesinin otoritesi önem kazanmış, Hayatın idaresi Türk töresine emanet edilmişti
Hadis diliyle almayız eğri her bir insandan
Korku bardak bıraktık kadeh doğru yolundan
Şu gerçeği iyi kavramalıyız: Batı'da yeni bir medeniyet doğarken, kılıcın etkisi ve Türk medeniyetinin edebi etkisi onların tarihinin ayrılmaz bir parçasıydı. Bu tarihî gerçek, onların edebiyatının tek rakibinin Türk edebiyatı olduğunu göstermektedir. Her hâlde Divan edebiyatı Türk yönetimlerinin elindeydi. Cahil kimselerin Arap ve Fars adına Divan edebiyatını pazarlaması kabul edilemez. Şüphesiz tarih ve divanlar bizim elimizde.
Tarihsel gerçeği bilmenin ve edebiyatın içeriğini anlamanın iki yolu vardır: Ya milletlerin tarihini her açıdan bilmek ya da milletlerin edebiyatını doğru anlamak.
Aşk şerbeti içtim ben atıldım bir cihete
Şeytanla yemek yedim düştüm bir hakikate
Nesrin’in sayfasından mor bir yaprak oldum
Sanki büyülü gözler verirler Kıyamete
Ay'ım eğer yüzünden perdeyi açsa
Güneşin güzelliği yayılır bütün semte
Gözlerimin üstüne sihirli bir çiçek var
Nazeninin elinden düştüm ben Kıyamete
Sürekli su içmenin faydası yoktur
Aşk şarabı olursa veriler meymenete
Ateş getir özgür et aşk cehennem içinde
Haraç istemedikçe aşk iner berekete
Şimdi edebi ilkeleri doğru bir şekilde anlayabilmek için Batı edebiyatının içeriğini inceleyeceğiz. Daha önce de söylediğim gibi şairler ve yazarlar arılar gibi her türlü çiçekle beslenen özgür kuşlardır. Batı tarihine baktığımızda kilisenin Batı insan yaşamının her alanına egemen olduğunu görürüz. Bu tarz Batı yaşam tarzını daha da vahşi hale getirdi. Tarih boyunca Batı toplumuna tek bir ideoloji egemen olmuştur. Bu yaşam biçimi Batı'da Karanlık Çağ'ın yaşanmasına neden oldu. Böylece karanlık çöktü ve insanlar güneş ışığına hasret kaldılar.
Osmanlılar olarak bilinen Horasan Türklerinin ilerleyişi acı dolu hayatlarının üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü ve bu kara bulutun şiddetli yağmur getirmesinden korkuyorlardı. Özellikle İstanbul'un fethi Batılıların zihninde büyük bir korku yaratmış, bu korku Batılıların zihninde büyük bir şoka dönüşmüş, bu şok Rönesans'a yol açmıştır. Şüphesiz ki zorluklar ve baskılar Rönesans'a yol açar. Yani evrim yasasında mutluluğa ulaşmanın koşulu acının varlığıdır. Horasan Türklerinin batıya doğru ilerlemeleri, Batılıları dünya denizlerinde yeni bir yol bulmaya zorladı. Bu karar kolay değildi ama nüfus artıyordu ve ekonomi ayakta kalabilecek durumda değildi. Başka yolu da yoktu. Bu insanların denizler ötesindeki yolculukları onların akıllarını geliştirdi. Siyasi sorunlar ve baskılar, zihni sorunların merkezine yerleştirmiş ve şüphesiz Batı zihniyeti sorun çözmeye doğru everilmiştir. Bu olay, Batı edebiyatının incelikli yazıdan uzaklaşıp, toplumun zihniyetini aydınlatmak için meselelerin daha derinlerine inmesine neden oldu.
Batı edebiyatını Doğu edebiyatıyla karşılaştırdığımızda, yazarın hikâye ve şiirlerinin merkezindeki amacı bir güneş ışığı gibi belirginleşir. Batı edebiyatının amacı, sorunları hızlı düşünmek ve çözümler sunmaktır. Bu yöntem Batı felsefenin doğmasına yol açmış ve Batı insanı için Batı medeniyetinin felsefesini yaratmıştır. Ancak Doğu edebiyatında durum farklıdır.
Doğu yaşamı, Türklerin yaşam tarzıyla şekillenmiştir. İnsanlığın yaşam biçiminin iklim ve coğrafya tarafından şekillendirildiğini unutmayalım. Örnek: Batı'nın nemli havası Batılıları kanepelerde oturmaya zorlamış, bu zorunluluk bu insanların Batı medeniyetindeki Prestijini artırmıştır.
Türklerin yaşam biçimi Orta Asya'nın iklimi ve coğrafyası tarafından şekillendirilmiştir. Bu coğrafyanın kurak, soğuk ve sıcak ikliminde hayvancılık ekonomisine yönelmişler ve Hayvancılık ekonomisi Türklerin otlak alanlarını keşfetmesine, yeni coğrafyalara göç etmelerine yol açmış, bu halkın fikir ve düşünce yapısının gelişmesine vesile olmuştur. Bu yaşam tarzı onlara özgür düşünce yeteneği kazandırmıştır. Özgür düşüncede dinin ve ideolojinin egemen olması mümkün değildir. Bu yaşam biçimi inançlara saygıyı, inançlara saygı da laik yaşam tarzını doğurdu; Türk sultanlarının saraylarında Divan edebiyat adı verilen Doğu edebiyatı ortaya çıkmış ve bu edebiyatta zarif yazılar yaygınlık kazanmıştır. Başka bir deyişle, doğrudan sorunların derinliklerine inmemiş, onları insan zihninde dolaylı ve ince yollarla dile getirmiştir. Edebiyatta bu üslup, Doğu edebiyatının eşsiz statüsünü kazandırdı, çünkü edebiyatın en zor sanatını yarattı. Şöyle düşünün: Bir yazar ve şair sıradan insanların arasında konuşuyor, bir yazar ve şair de bir kralın sarayında konuşuyor. Her iki yazarın ve şairin konuşma tarzı aynı olabilir mi? Divan edebiyatı ile Batı edebiyatı arasındaki fark bu kadardır. Edebiyat Divanında yazar ve şair, edebiyatın bütün inceliklerini göz önünde bulundurarak, kralı kızdırmayacak ve konuyu zarif bir şekilde dile getirecek biçimde konuşurlar. Oysa Batı edebiyatında kral yerine halk vardır ve halk da bilgi düzeyine göre yazardan, şairden konuyu alır.
Örnek: Ömer Hayyam'ın dörtlükleri, dindar insanların çoğunun zihninde dinsizliğin simgesi iken, padişah saraylarında ve aydınlar arasında insanları düşünmeye yönelten zengin bir felsefedir.
Bidel Dehlevi Horasani’nin gazelleri herkesin alamayacağı bir vize gibidir ve bu vizeyi alıp Bidel’in ülkesinde seyahat eden kişi, ülkeyi terk etmek istemez.
Bu, Bidel'in sonelerini anlamanın o kadar zor ve anlamlı olduğu anlamına geliyor ki, edebiyat profesörlerinin edebiyat alanında yüksek bir bilgi seviyesine sahip olmaları gerekiyor. Bu Türk şairinin lirik şiirlerinin bu hususiyeti, edebiyat profesörlerinin bu lirik şiirleri tahlil etmek için birbirleriyle yarışmalarının sebebidir, ya da Hafız-ı Şirazi'nin lirik şiirleri, Divan edebiyat aydınlarının büyük bir kısmının edebiyat sahasıyla meşgul olmasının sebebidir. Şimdi, herhangi bir anda binlerce aydının Bidel'in sonelerini analiz etmek üzere konuştuğunu düşünün. Toplumun önderliği edebiyatın eline geçmez mi?
Göğsüme ateş düştü, yanar o yanar yanar
Ümit göğsümün yemeyi, kanar o kanar kanar
Elleri ak yumuş yumuş, Kokulu o saçları
Sanki yüreğe vurdu, ok olup saç uçları
Oturu bir hal de idim, o geldi mahalleye
Gördüm ona vuruldum, o gelen efsaneye
Ayağında süslü zerden, zerli o Dizaynları
Dalga dalga saçlarından, vuruldu halk zihinleri
Bir romanda okumuştum, benzer bir güzelliği
Aşk Kitapta yazmıştı, bu tur özelliği
Aşk için tutuluydu, o veren gül vale 'ye
Sanki nesneye gelmiş, o bizim mahalleye
O hayale düştüm ben, o gül için dalgaya
O öyküye rol oynadım, hayal biçen dalgaya
Dünya durdu hayalimde, geldi o gül yanıma
Sanki cennet geçidi, açıldı o Kağanıma
Elimi açtım ona, gelsin diye o Peri
Tapasımla laf koydu, Kim deyip bu serseri
Boy büktüm hilal olup, dökeyim dip kaderden
Hepsi bir Rüya iken, uyandım kader yardan
Türkiye, İran ve Edebiyat Divanı ülkelerindeki aydınlar arasındaki fark bu noktada ortaya çıkmaktadır. Türkiye'de edebiyatın rolü çok zayıftır. Aydınlar, yeteneklerini ve kişiliklerini ortaya koymak için dine ve siyasete yönelmeyi gerekli görmüşlerdir. Kuşkusuz insanın doğasında gösteriş yapma eğilimi vardır. Türkiye'de gençler ve aydınlar arasında din ve siyaset konuşmak o kadar yaygın ki, insanların kafası karışmış durumda. Bu durum kitap okuma kültürünü yok etmiştir. Şüphesiz ki siyaset konuşmak için ders çalışmak gerekmiyor. Her hâlde siyasetin mantığında yalan kültürü vardır. Şayet din şöhret amacıyla kullanılıyorsa, İslam'da Kur'an-ı Kerim'in içeriği böyle bir kullanıma izin vermediğinden, konuşulanların çoğu uydurma ve rivayetlere dayalıdır. Bu durum Türk gençliği arasında ateizmin ve deizmin yaygınlaşmasına yol açmıştır. Ancak İran ve Edebiyat Divanı ülkelerinde dinden ve siyasetten bahsetmek toplumda gençlik ve entelektüellik değerini güçlendirmez. Elbette toplumlar edebiyatın elindedir. Şu gerçeği iyi kavramalıyız: Divan edebiyatı içerik bakımından çok zengindir. Her şey bu kıymetli hazinede saklıdır. Divan edebiyatı siyasetten dine, felsefeden sanata kadar geniş bir yelpazedeki konuları kapsar. Bu da bu nadide cevherin sınırının olmadığı anlamına geliyor. Bakalım dinin sınırı var mı yok mu? Kırmızıçizgiyi geçtiğimizde sözlerimiz sofistliğe dönüşür ve günaha sürükler. Siyasetin de bir sınırı var. Deneyimsiz siyasetçi topluma zarar verir, ama edebiyatın sınırı yoktur. Örnek: Divan edebiyatının bulunduğu ülkelerde, en zeki din âlimleri, nutuklarında bu kıymetli cevheri kullanırlar. Şairler, Kur’an-ı Kerim’in edebi geleneğini her açıdan anlarlar. Çünkü bu kültür şairi Kur’an’ın içeriğini anlamaya zorluyor. Bir din âlimi konuşmasında şairlerin şiirlerini kullanıyorsa, o zamanın kültürüne ait şairlerin şiirlerinin her türlü sınavdan başarıyla geçtiğini bilir. Bu özellik, Divani edebiyatının yaygın olduğu ülkelerde din adına yazılan anlatıların pek de hoş karşılanmamasının sebebidir. Edebiyat insanları birleştirir, dolayısıyla edebiyat bir toplumda yaygınlaştıkça kültür gelişir ve çirkinlikle mücadelede ön plana çıkar.
Umutsuzluğun umudun hikâyesiyim
Ben bir insanım
Kendi hikâyesiyle
Kalbim iki renkli oynuyor
Bazen sevinçle, bazen gözyaşlarıyla
Çatlamış dudaklarımı ıslatacak suyum yok
Bazen gülerim hüzünlü yüreğimi mutlu göstermek için
Kalbim iki renkli oynuyor
Gece sonu ateş istedim
Güneş parıldarken Ben kıştayım
Hayatımın acımasızlığı için gözlerimi kapatıyorum
Gerçek hikâyeyim
Çünkü insanım
İnsanlık tarihinde edebiyat, dilin gelişmesiyle başlamıştır. Başka bir deyişle edebiyat, insanlığın her medeniyetinde var olmuştur. Bu mantığın tersi yanlıştır, ancak tartışmamız, günümüz Batı edebiyatı ışığında Doğu edebiyatımızın önemini kavramamızı sağlar.
Horasan Edebiyat Divanı çok eski bir tarihe sahip olduğunu unutmayalım. O dönemde edebiyat Batı'da pek rağbet görmüyordu ve Araplar arasında da pek popüler değildi.
Sasani coğrafyası olarak da bilinen İran coğrafyası, Arapların elinde kalmış ve Arap coğrafyası haline gelmiş, Arap kültürünün etkisinde kalmıştır. İran isminin Mahmud Gaznevi'nin Şehname'sinde Firdevsi tarafından verildiğini de unutmayalım. Daha önce böyle bir isim yoktu. Örnek: Horasan Türklerinin, Sasani Farsçasının kalıntılarından oluşan Dari adı verilen edebi dili, Sasani dönemi Farsçasından çok farklıdır. Horasanlılar'ın o coğrafyayı fethetmesine kadar İran coğrafyası şiir kültüründen coğrafi olarak uzaktı. Bu mantığın önemini çürütecek hiçbir kanıt yoktur. Diğer taraftan şunu da iyi anlamalıyız: O coğrafyanın Farsları ve o coğrafyanın diğer ırkları, Horasan'ın bütün değerlerinde bizim ortaklarımızdır. Şüphesiz biz Türkler önderlikteydik, her ırka öncülük ettik ve onlarla birlikte Horasan'ın büyük medeniyetini kurduk.
O dönemde Batı, kilise ideolojisine inancın derin karanlığına hapsolmuş durumdaydı ve toplumsal koşullar şiir ve yazıya en ufak bir imkân tanımıyordu.
Horasan'da ortaya çıkan Dari dili, kelimelerinin %25'ini Farsçadan almıştır. Bu mantığa göre, kelimelerin %75'i diğer dillerden gelmiştir. Örnek: Bu dil, 8'i Farsça olmayan 32 harfle yazılır. Bu harflerden birini içeren herhangi bir kelime Dari'den değildir. Bu 8 harf en sık kullanılanlardır, bu nedenle her 100 kelimeden en az 25'i ithal edilmiştir. Kelimelerin geri kalan %50'si yabancı kökenlidir ve bu çok açık ve nettir.
( Not: Horasan'da Arap alfabesinden türetilen modern Farsça olan Darice, dilin 32 harfinden sekizini Farsça olmayan bir biçimde içerir; yani bu sekiz harften birini içeren hiçbir kelime Farsça kökenli değildir. Örneğin, Türk alfabesine sekiz yeni harf eklenip Türkçeden sekiz harf çıkarılırsa ve bu sekiz harften birini içeren herhangi bir kelime yabancı kelime olarak kabul edilirse, modern Türk dili eski Türk dili gibi olabilir mi? Başka bir deyişle, Sasani bölgesinin Araplar tarafından fethedilmesinin ardından yeniden inşa edilen Darice yeni bir dil haline gelmiştir.)
Şimdi soru şu: Dari'yi neyle karşılaştırdık ve bu sonuca nasıl vardık? Cevap: Arap istilasından sonra bir grup Zerdüşt Sasani coğrafyasından Hindistan'a kaçtı. Yanlarında Avesta dilinde yazılmış "Avesta" adlı dini bir kitap götürdüler. Bu kitap o dönemin tek belgesiydi ve Hindistan Zerdüştlerinin kullanımına açıktı. 19. yüzyıldan sonra bir kopyası Avrupa'ya götürüldü ve incelendi. Bu kitabın dili Avesta olmasına rağmen Dari Farsçasını anlamak için hala fikir verebilir. Orta Farsça, İslam'dan önce Sasani coğrafyasında mevcuttu, ancak Orta Farsçanın Sasani dili olduğuna dair sağlam bir kanıt yoktur. Dari dilini Sasani dönemi belgeleriyle karşılaştırırsak kelimelerin en az %75'inin başka dillerden ithal edildiği sonucuna varabiliriz. Türk sultanlarının saray edebiyatında Dari dili seçilmemiş olsaydı, Farsça dünyanın ölü dilleri arasında yer alacaktı. Bu iddianın nedeni şudur: Persler siyasi iktidarda değildi. Eğer Türkler Batı'da yaşayan ırkçı Farslar kadar ırkçı olsalardı bugün böyle bir dil olmazdı. Soru şu: Farsçanın tarihini bilmeyen çoğu insan için bu kelimelerin hepsi Dari (Farsça)'dir. Bu neden böyledir?
Cevap: Edebiyatın mucizesi bu zihniyeti yaratmıştır. Saray edebiyatının çoğu Türk sultanlarının teşvikiyle Dari dilinde yazılmış ve bu edebiyat Doğu'nun zihniyetini etkilemiş ve bu dili meşhur etmiştir. Aynı şekilde Kuran edebiyatı da Arap dilini meşhur etmiştir. Şimdi bu iki edebiyatın etkisi altında tarihi bilmeyen çoğu insan Farsça ve Arap dillerinin kelime dağarcığının çok zengin olduğunu düşünmektedir ama gerçek başkadır lakin insanların kaç yüzdesi bunu anlayabilir?
Benim söylemek istediğim şudur: Büyük millet olduğunu iddia eden, atalarının tarihini ve edebiyatını bilmeyen, kendi döneminde millî bir edebiyatı bulunmayan, Batı ve Doğu edebiyatının inceliklerinden habersiz olan hiçbir millet, hiçbir zafer kazanamaz.
Dürüstlük inancımız, dilimizde iman var
Üzüm tanesi gibi göğüste cam şarap
Edebiyatın gücü ve edebiyatın mucizesi budur.
Göğsüm yüreğimin ateşiyle yanıyor
Aşka kâfir oldun çaresiz o kaynıyor
Esmiyor senden rüzgâr kalp kadehi kırıldı
Şeytanın utanmazı bu hal'ı beğeniyor
Biz ner’deyiz, üzüntü almış ateşi yakmış
Hüzünlü bu yüreğim volkan gibi kaynıyor
Haz bitti hüzün geldi gönül Şenolsız oldu
Bana zalim dramı bu zalim savunuyor
Allah'ı varsayalım zararı vermeyelim
Bu aksi bu durumdan yürek dağ dağ yanıyor
Caiz değildir deseler sana bu tutkularım
De ki bu sağır olmuş beni çiçek sanıyor
Batı edebiyatı 13. yüzyılda Horasan saray edebiyatının etkisiyle Sicilya adasında başlamış ve giderek Batı Avrupa'ya yayılmıştır. Peki, Horasan saray edebiyatı neden etkili olmuştur? Arap edebiyatı ve İran coğrafya edebiyatı neden etkili olmamıştır ve bu konuda hangi tarihi belgelere sahibiz ve diğer yandan Sicilya edebiyatının Divan edebiyatının etkisiyle başladığına dair hangi belgeye sahibiz?
Son soruyu cevaplamak için, Orta Doğu ve Yunan coğrafyasındaki literatürü tarihte incelemek ve Divan edebiyatının şiiri ile Sicilya şiiri arasındaki ilişkiyi incelemek gerekir.
Divan edebiyatı, MS 9. ve 10. yüzyıllarda Horasan'da zirveye ulaşmış ve Araplar arasında "Aruz ilmi" olarak adlandırılmıştır. Elbette bu gerçek, Araplar lehine yapılan yanlış propagandalar nedeniyle farklı bir şekilde bilinir hale gelmiştir. Ne yazık ki Türkiye ve Avrupa'da Bazı gerçekler tam tersi şekilde sunulmaktadır.
Kitabın sonunda “Aruz İlminin” keşfinin öyküsünü yazacağım. Şimdi kitabın başlangıcındaki konudan uzaklaşmamalıyız.
Şu gerçeği anlamalıyız: Divan edebiyatı Horasan üslubuyla başlamış ve Türklerin Ortadoğu’ya hâkim olmasından sonra Irak üslubuyla devam etmiştir. Irak üslubu üç hatta dört asır sonra ortaya çıkmıştır. Soru şudur: Divan edebiyatının öncüleri Araplar ise neden onlardan Horasan’a bir şiir üslubu gelmemiştir? Eğer İran coğrafyası Horasan’dan önce şiir ve edebiyatın merkezi idiyse neden İran’dan Horasan’a bir şiir üslubu gelmemiştir? En azından bir kişi bir şiiri şahit gösterebilir mi? Bu konuyu dikkatlice inceledim ve en iyi sonuca ulaştım.
Sonuç: Öncelikle şunu bilmek gerekir ki kelimeler ilk yaratıldığında şiir de aynı zamanda yaratılmıştır. Şüphesiz duygular insanın doğasından kaynaklanır ve insanın yaratılışından beri onunla birliktedir. Şiir, duyguların kelimelerle ifade edilmesidir. Dolayısıyla şiirin kelimelerle eş zamanlı olarak yaratıldığı ve her coğrafyada, her insan topluluğunda yaratıldığı söylenebilir. Yani şiir de tıpkı kelimeler gibi her coğrafyada, her iklimde, her millette eş zamanlı olarak yaratılmıştır ama biz basit bir şiir tarzından bahsetmiyoruz, Divan edebiyatından bahsediyoruz!
Biz Türkler bu edebiyatın gücüyle çeşitli kültürler yaratmış ve insan toplumuna büyük bir medeniyet getirmişizdir. Bu medeniyetin içeriğini insan toplumuna tanıtabilirsek dünyadaki herkes toplumumuzu geçmişten üstün görecektir. Divan edebiyatından bahsetmek istiyorsak Divan edebiyatının ortaya çıktığı dönemde şiirin Arap kültüründe iyi bir yeri var mıydı? Şiir kültürü İran coğrafyasında var mıydı? Öncelikle bu iki sorunun cevabını bulmamız gerekiyor. Öncelikle şunu bilmemiz gerekiyor: Bir toplumda, her şeyi bilen ama yanlış bilen insanlar, cahil insanlardan daha cahildir.
Ben ki sevişmeyi getirmedim dünyaya
Sen beni ki suçlarken zehir saçma havaya
Fakir olmam günah mı ne yapay bu Kavgaya?
Kalbimden vazgeçmedim hayatımdan vazgeçtim
Çaresiz bu aşk için zehirden şerbet içtim
Mutlusundur yüreğime koyduğun bir hüzün
Üzülerek söylüyorum geliyor üzün her gün
Geceleyin üzüntüm her gecede uzun
Yüzlerce güzel kalbe bir saç teline vermem
Böyle ben düşünmüştüm artık bu aşkı sarmam
Yeni ay gibi yazmaya merak sardım
Ruhumla gerçekleri bir bir kardım
Aman Tanrım dedim çaresiz yalvardım
Yanılma kalpten olsa sadakat neye yarar?
Yüzünden berbat olsa aşk yarayı kim sarar?
Arap şiir kültürünü kronolojik açıdan ayırmak istiyorsak, öncelikle onu iki döneme ayırmamız gerekir: İslamiyet öncesi dönem ve İslamiyet sonrası dönem.
Keşke İslam öncesi Arapların yaşam tarzında şiirsel bir edebiyat kültürü olsaydı!
İslam sonrası dönem de kendi içinde birkaç döneme ayrılabilir, ama benim amacım bu dönemleri tanımlamak değil, söylemek istediğim budur: Arap yaşam biçiminde, Divan edebiyatının ortaya çıktığı ve dünyanın büyük edebiyatı haline geldiği zaman, güçlü bir şiir kültürü mü vardı, yoksa gerçek başka bir hakikat mı?
Edebiyat insan hayatındaki en büyük güçtür, rakibi yoktur. Kur'an-ı Kerim edebiyatı önce İslam öncesi Araplar arasında bir imparatorluk kurmuş, ardından iki milyar insanın zihnini fethetmiştir. Şimdi soru şu: Kur'an-ı Kerim'in çok güçlü bir edebiyatı var. Bu edebiyatı Araplar mı yazdı, yoksa Allah mı?
Eğer bu edebiyat insanlar tarafından yazılmışsa, o zaman "Kur'an'ı Muhammed yazdı diyenlerin sözleri doğrudur. Eğer Kur'an'ı Muhammed yazdıysa, o zaman şunu sormalıyız: O zamandan Kur'an gibi güçlü edebiyata sahip başka kitaplar neden yazılmadı?
Eğer Kur'an-ı Kerim Tanrı tarafından yazılmışsa, o zaman İslam öncesi Arap edebiyatı hakkında asılsız bir abartı olduğunu anlamalıyız. Çünkü güçlü edebiyata sahip bir kitabın bize ulaştığına dair hiçbir kanıt yoktur.
İnsan hayatında her dinde, o dinin değerlerini abartma çabası vardır. Mesela: Allah kâinatı Hz. Muhammed'in nuru için yarattı. Evet, bunu söylüyorlar ve ellerinde Peygamber'den hadis var. Bu hadisi Peygamberimiz mi söylemiştir yoksa uydurma bir hadis midir? Acaba bu hadisin mantığını Kur'an-ı Kerim'in mantığıyla karşılaştırabilirler mi?
Gösterişli ahlak ile saygı arama kağanım
Çatısız her yuvada sütun olmak hatadır
İslam öncesi edebiyatla ilgili olarak da asılsız ve sınırsız abartılara başvurmuşlardır. Örnek: İslamiyet öncesi Arapların şiir ve edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biri olarak nitelendirilmiştir.
İslamiyet öncesi Araplarda yazılı bir kültür yoktu. Hepsi bu gerçeği kabul ediyor, ama yine de sözlerinin arkasında duruyorlar. Yazılı kültür henüz yaygınlaşmamış iken, bu edebiyatın içeriğinin ne olduğunu nasıl biliyorlardı? Bu bilgi onlara Allah tarafından mı bildirildi?
Düşüncelere daldım
Aklıma fikir geldi
İçimde bin bir heves
Karmaşık bir dramdır
Ayna olan benliğim
Bana bir arkadaştır
Belki yoldaşım vardır
Yâda onlarca yoldaş
Uzaktaki dağlara
Yaşayan insanlarla
Göndereyim bir mesaj
Yedi bela vardır
Sekiz kale altında
Solgun soğuk Kafamda
Bin bir hüzün vardır
İki renkli her yerde
Bin bir oyun vardır
Şimdi İslamiyet öncesi Arap şairlerini inceleyelim. İslamiyet öncesi Arapların yedi büyük şairi varmış.
(Şairler varmış ama en azından bir şiiri olmayan şairler, yani tamamen yalan!)
Arap şiirini ve edebiyatını inceleyen her âlim bunları zikretmiştir. Her araştırmacı bunları birbirinden kopyalayıp, tanıtmıştır. Batı medeniyetinde şöyle bir alışkanlık vardır; her araştırmacı, araştırmasını doğrulamak için en azından bir veya daha fazla adres zikreder. Yani mantık şu: Ben bu konuyu şu adreslerden araştırdım. Bu adresler araştırmalarımın doğruluğunu teyit ediyor. Bu alışkanlık araştırmacıların işini o kadar kolaylaştırmıştır ki, şu veya bu konunun mantıklı veya mantıksız olduğunu düşünmezler bile. Mesela yüzlerce araştırmacı Şems-i Tebrizi'yi Horasan şeyhi olarak tanıtmıştır. Bunların arasında Avrupalı araştırmacılar da var. Bütün bu çalışmaları bir araya topladığımızda, kaynağının birkaç rivayetle başladığı görülür, fakat hiçbiri Mevlana Celaleddin'in kitabını bir kere bile okumamış. Çünkü araştırmalarının içeriği bu gerçeği yansıtıyor. Şimdi soru şudur: Acaba binlerce âlim birbirlerinin yazılarını kopyalayıp Şems-i Tebrizi'yi insan olarak tanıtsalar, Mevlana'nın sözlerinin doğruluğunu değiştirebilirler mi?
Tanrım, bilgelik dolu insanlık bir yuva ver
Göz görsün bu can bilsin ruh anlasın hep onu
Cahiliye dönemine ait şiirlerin yedi cahiliye şairi tarafından yazıldığı iddiası on kişinin rivayetiyle bize ulaşmıştır. Yani 10 tane rivayet var ama bu şairlerin divanları yok.
Eğer bu yedi şairin sahada en az bir şiiri yoksa o zaman bu on rivayet başlangıçta tek bir rivayet değil miydi ve o rivayet bir yalancının ağzından çıkmadı mı? Bu mantığı çürütmek için hangi delil var?
Benim fikrimce bu sadece bir iddiadır, şiir diye bir şey yoktur. Bu konuyu sosyal medyada şiir severlerle yaptığımız bilimsel bir tartışmada gündeme getirmiştik, bunlardan biri o döneme ait bir şiir yazmıştı ancak araştırma sonucunda bu şiirin dilinin İslamiyet öncesine değil, yakın yüzyıllara ait olduğu tespit edilmişti. Yani on anlatıda yüzlerce hikâye var ama en azından bir şiir o zamandan yok. Daha sonra İslamiyet'ten sonra yazılmış bir şiir bulmaya çalıştık, fakat bulamadık. Peygamber döneminden kalma şiir yoktur. Dört halife dönemine ait şiir bulunmamaktadır. Emeviler dönemine ait şiir bulunmamaktadır. Abbasiler döneminin başlangıcına ait şiir bulunmamaktadır. Sadece iddialar ve anlatılar var, şiir yok.
Şiir, Abbasiler döneminin ortalarından itibaren varlığını sürdürmektedir. O dönemi incelersek, Türkler o dönemde Ortadoğu'da askeri ve siyasi güce sahipti ve Halife artık dinî bir figür haline gelmişti. Başka bir deyişle bu dönem, Horasan'da saray edebiyatının zirveye ulaştığı, Gazneli Sultan Mahmut'un Şehname'sinin yazıldığı ve büyük bir saray edebiyatının ortaya çıktığı dönemdir.
Her dönemin dili bir diğerinden farklıdır. Örnek: İslamiyet'ten önce Arapça başka bir dildi, İslamiyet'ten sonra Arapça başka bir dil oldu. Yani telaffuz şekli değişti, Osmanlı Türkçesi gibi, Cumhuriyet Türkçesi gibi.
Aynı şekilde Arap dili Emeviler ve Abbasiler döneminde ve daha sonra Türk döneminde farklılıklar göstermiştir. Bu durum dilin doğasından kaynaklanmaktadır. Herhangi bir dilin üslubundan, herhangi bir şiirin tarihini çıkarabiliriz.
Gözlerim mavi gökyüzüne düşmüştü
Bulutluydu
Bulutları öfkelerinin en yoğun olduğu anda görüyordum
Rüzgâr sadece uluyordu
Ağaçlar, çiçekler rüzgârdan korkarak birlikte titriyordu
Gökyüzü ağlıyordu gözyaşları ağaçlara düşüyordu
Gökyüzünün ağlamasından çiçekler, ağaçlar da ağladı
Benim gibi
Kaderin acısından ağlıyordum
Gökyüzü gibi
Ağlamamın acısını kim bilebilirdi?
Çiçeklerin üzerlerine düşen çiy damlaları gibi
Tuhaf bir ruh halindeydim
Çiçekler gibi
Benim de gözlerim ağlamaktan kızarıyor, ifadem tuhaflaşıyor
Bu dünyadaki haksızlıklar karşısında kim beni anlayabilir?
Haksızlık kaderinizdir deyip de bize satmadılar mı?
Haksızlıklara göz yummaya alışmadık mı?
Kızgın deniz içinde akan gözyaşlarımı kim anlayabilir?
Altın güneş dünyaya ışık saçıyor ama bana karanlık
Bu yedi hayali şair şunlardır:
1 – İmr el-Kays (540-500 M.S.) Babası Hacer el-Kindi, Necid topraklarında Beni Esed kabilesini yönetiyordu...
2 – Tarfa b. Abd Tarfa, Süfyan el-Bekri'nin oğlu Abd'un oğlu (569-543 M.S.), adı Amr'dır ve bestelediği bir beyit şiirinden dolayı Tarfa lakabı verilmiştir...
3 – Züheyr bin Ebî Selmî (627-530 M.S.) Züheyr, Necd’deki Mudar kabilesinin Müzeyne boyundan doğdu ve annesi bir Gatfan’dı...
4- Ebû Akîl Lebid İbn Rebîa (661-560 M.S.) Halkın ileri gelenlerinden, cesur ve kahraman bir savaşçıydı...
5- Amr İbnu Gülsüm: Tağlib kabilesinden olup, babası kabile reisi, annesi ise Mahlahl'ın kızı Leyla'dır...
6- Antara bin Şeddad (615-525 M.S.) İslam öncesi dönemin meşhur yiğitlerinden ve yüksek rütbeli şairlerindendir. Annesi Habeşli bir cariye, babası ise Beni Abbas'ın ileri gelenlerindendi...
7- Hâris bin Halza: Miladi altıncı yüzyılın sonlarında yaşamış Bekir bin Vail kabilesinin ileri gelenlerindendir.
Bu yedi ünlü Arap şairin isimleri yüzlerce makale ve kitapta geçiyor, ancak o döneme ait tek bir şiir bile mevcut değil. Evet, mevcut değil çünkü o dönemde Araplar arasında yazılı bir kültür yoktu. Bunu herkes biliyor, ancak şu soruyu soracak kimse yok: Peki, yazılı bir kültür yoksa, bu şairlere dair bilginizi nasıl temellendiriyorsunuz? Şimdi soruyorum, eğer o döneme ait şiir yoksa hangi mantıkla bu anlatıları doğru kabul edebiliriz?
Vücudun rahatlığı unutturur gerçeği
Eğriden doğruyu bulmak insanın cevheridir
İran coğrafyasında Perslerin durumu Araplarınkinden bile daha kötüydü. Bu coğrafyada şiir kültürü Selçuklular döneminde başlamıştır. Selçuklulardan önce bu coğrafyada şiir yoktu. Kimse bir şiir veya şair hakkında bilgi veremiyor Ama İranlılar Horasan'ın değerlerini kendi adlarına taşıyıp Avrupa ve Ortadoğu'da pazarlıyorlar. Bu arada O zaman diliminde Horasan'da Horasan üslubunda Divan edebiyatı zirveye ulaşmıştı. İranlı Persler Arapları suçluyor. Örnek: Perslere göre Arap istilası sırasında İran coğrafyası harap olmuş, Divanlara ait her şey yok olmuştur. Ancak bazılarının mantığına göre şiir cahiliye döneminde büyük ilerleme göstermiş, şiir ve edebiyatın gelişmesine İslam dini zarar vermiştir.
Sadece bir bahane!
Şimdi soru şu: Ortadoğu'nun iklimi ve İran'ın coğrafi iklimi Arap ve Fars halklarına bir hikâye anlatma kültürü getirmişse ve bu kültürden doğan şiir bu halklar arasında yaygınlaşmışsa, bu kültür neden dinin ve Arap istilasının etkisiyle devam etmemiş ve ortadan kaybolmuştur? Bu mantıksal olarak imkânsızdır.
Kaşlarının sunağıya yüreğim uçar
Sana boğulan yüreğim hep heves içer
Doğrulara oy bir daha düşünsün diye
Düşünmek benim becerim doğru yol seçer
Sarhoş gözler aşığı, kalp yolunu gösterir
Sadakatsiz olma Nigar ömrümüz geçer
Yüreğime attığın ok, hedefi vurdu
Dipsiz denizde olsam ’da bu aksi geçer
Aşka tohum ve su veren bu cennet kuşu
Yüreğime inan canan güzellik biçer
Şüphesiz ki şairlerin divanları aracılığıyla bize ulaşan belge, divan edebiyatı, biz Türklere aittir, elbette bu nadide mücevheri Horasan'ın diğer etnik gruplarıyla, özellikle Horasan Persleriyle birlikte yarattık.
Divan edebiyatının şiirsel kültürünün Ortadoğu'da başlamadığı konusunda şüphe yoktur. İran coğrafyasında başlamamıştır. Bu iddiayı kanıtlayacak tarihi belgelerimiz var. Eğer biri bu iddiayı reddederse, bize sadece bir tarihi belge sunması yeterlidir. Bu belge bir şiir parçası olabilir.
Divan edebiyatının tarihi gerçeğiyle yetiniyorsak, divan edebiyatının içeriğini anlamak için Batı edebiyatını bilmemiz gerekir. Aslında, bu iki edebiyatın içeriğini bilmeden Batı edebiyatı veya Doğu edebiyatı hakkında hiçbir şey bilemeyiz. Örneğin: Işığı anlamak için karanlığı inceleriz ve karanlığın sırrını bilmek için ışığı inceleriz.
Ey Divan edebiyatı!
Her bir dokunuşunla ruhum gül bahçe olur
Toprağın bağrında bereket yağmurdandır
Batı edebiyatı için şöyle denir: Batı edebiyatında akıl ve mantığa önem verilmiş, insan doğasına uygun olan doğrular seçilmiştir. Şimdi soru şu: Batılılar edebiyatlarını bu tanımlamayla dünyaya satarken, bu değerler sadece Batı edebiyatında mı mevcuttu? Divan edebiyatında bu değerler yok muydu? Batı doğuyu ne kadar biliyor? Başka bir soru: Doğu'nun gerçeğini Batı'ya tanıttık mı?
Doğu şairlerinin ve Batı edebiyatının divanları elimizdedir. Bu iki edebiyatı incelediğimizde karşımıza çıkan sonuç şudur: Bu değerler Doğu edebiyatının özünü oluşturur. Doğu edebiyatında zarafet ve sanat ön planda tutulmuştur lacerem bu edebiyatın kaynağı padişah saraylarıdır, Batı edebiyatında ise sadelik görülür ve bu sadelik toplumun zihninin aydınlanmasına yardımcı olmuştur. Örnek: Mevlana'nın Gazel Divanı'nda "Şems-i Tebrizi" bir edebî sanattır. O bir insan değil. Anlamı: "Işık titreyerek ve dalgalanarak düşer." Şems ışık demektir. Teb titreme ve dalgalanma anlamına gelir. "Riz" düşmek anlamına gelir. Maalesef Orta Doğu'da bu bir insan ve bu bir şeyhtir. Şimdi soru şu: Batı, son iki yüz yılda teknolojide ilerlemeseydi ve yüksek bir ekonomi kurmasaydı, edebiyatını dünyaya satabilir miydi?
Şimdi yukarıdaki iddiamı kanıtlamak için ırkçı Perslerin yalan söylemede ne kadar yetenekli olduklarını gösteren deliller sunacağım. 20. yüzyılda İran'ın coğrafi tarihinde, Batılı ülkelerin işbirliğiyle 2300 yıl sonra, "Sasaniler Fars olsa" 1300 yıl sonra bir Fars İran'da iktidara geldi. Bu şahıs Kaçar Türkleri döneminde devlet kademelerinde görev almıştır. İktidara geldiği ilk günden itibaren ırkçı bir politika izledi. Pehlevi ismi, Farslar arasında siyasi birliği sağlamak amacıyla seçilmiştir. Ancak İran'daki devlet altyapısı Pers yönetimine hazır değildi ve yarım yüzyıl içinde Pehlevi hükümeti çöktü. İran'da rejim değişince Pehlevi hanedanını destekleyen çok sayıda ırkçı Fars Batı'ya kaçtı. Bu grup, Batı'da İran tarihini çarpıtmış, İran tarihi ve Türkler aleyhine yanlış bilgiler yaymıştır. Edebiyatı çok iyi kullanmışlar ve edebiyat külliyatını propagandalarının merkezine yerleştirmişlerdir. İran'a ve Türk-Fars tarihine onların propagandasıyla bakanlar yanıldılar. Örnek: Bu aldatmacalara kapılanlar İran'ı şöyle görüyorlar: İran bir Fars ülkesidir. Bu Perslerin 2500 yıllık bir geçmişi var. 2500 yılda büyük bir medeniyet yarattılar. Siyasette 2500 yıllık tecrübeleri var. İran'da siyasal güç her zaman Farsların elinde olmuştur. İran ismi Fars ırkı anlamına gelmektedir. Divan edebiyatı Farslardan gelmektedir. Bu divanların tamamı İran Farsçası ile yazılmıştır. Bu yalanları sattılar mı? Şüphesiz sattılar.
Bu ırkçı Perslerin sanatının etkisiyle Orta Doğu ve Avrupa'da şu zihniyet hâkimdir: İranlı bir bakanın birkaç kelime Türkçe konuşması herkesi şaşırtıyor: Bir Türk, Fars ülkesinde nasıl bakan olabiliyor, Ya da bir Pars bakanı Türkçeyi nasıl bu kadar iyi konuşabilir aynı gün haber kanallarında siyaset uzmanları bilimsel tartışmalara başlıyor. İran'ın dini lideri de dâhil olmak üzere, siyasi, askeri ve ekonomik alanda en etkili isimlerin Türk olduğunun farkında değiller.
Şunu da hatırlatayım ki, Doğu edebiyatını doğru anlayabilmek için Horasan tarihini, İran tarihini, İran adını, Dari dilini, Urdu dilini, Fars, Arap ve Hindu tarihini bilmek gerekir.
Anlatacağın bir hikâye değilim
Söyleyeceğin bir şarkı değilim
Sadece bir acıyım
Bağıracaksan bağır
Çünkü hayatımın acımasızlığıyla arkadaşım
Boyum söğüt gibi ama acı çekiyorum
Hayatımın şarkıları varoluşumun ezilmişliğidir sadece
Bu benim hayatım
Mutluluk hakkında bir şey söyleme
O bir şarkı
Beni terk etmiş bir şarkı
Şimdi soru şu: Bu konunun gerçeği nedir? Cevap: Persler MÖ 550 yılında Basra Körfezi'nden tarih sahnesine çıktılar. M.Ö. 330 yılında Büyük İskender tarafından tarih sahnesinden silindiler. İskender'in ölümünden sonra ve Yunan döneminden sonra İran'da iki hanedan hüküm sürdü. Sasaniler Arapların işgaline kadar İran coğrafyasına hâkim olan ikinci hanedandır. Bu iki aileden ilki Fars ırkından değildi. Sasani ailesi konusunda İranlı tarihçilerin kendi aralarında da görüş ayrılığı vardır; bir kısmı onların Fars kökenli olduğunu düşünürken bir kısmı da bu iddiayı reddeder. Ancak her iki aile de İranlıydı. İranlı, Fars olmak anlamına gelmez çünkü İran kelimesi herhangi bir ırkı temsil etmez. İran kelimesi İran coğrafyasında yaşayanları ifade etmektedir. Zira: Türk hükümdarı Gazneli Sultan Mahmud, Edebiyat Divanı’nın şairlerine Türklerin tarihini ve Perslerin tarihini yazmalarını emretti. "Şehname" Mahmud Gaznevi'nin emriyle yazılmıştır. Bu eser MS 1000-1030 yılları arasında Mesnevi nazım şekliyle yazılmıştır.
(Not: O zamanlar Batı edebiyattan uzaktı. Divan edebiyatının Sicilya adasına tesiri Batı edebiyatının başlangıcı olmuş, 13. yüzyıldan sonra Batı edebiyatı Sicilya'da başlamıştır. Belge? Sicilya'da ortaya çıkan "Lirik" şiir tarzı, Divan edebiyatındaki lirik şiirden etkilenmiştir. Her iki şiir de birbirine yakındır. Yani biri diğerinin içinden çıkmıştır. Hangisi hangisinden çıktı? Bu sorunun cevabı bu iki edebiyatın tarihinde bulunmaktadır.)
Zayıfa alçakgönüllülük, onur işaretidir
Yanında olmayan biri ile fazla olma
Gazneli Mahmut'un eserini tamamlayan son şair Firdevsi Oldu. Firdevsi Şehname‘de Pers coğrafyası için "İran", Türk coğrafyası için ise "Turan" adını kullanmıştır. Her iki isim de Firdevsi'nin uydurduğu isimlerdir. Her iki isim de tarihte geçerli değildi çünkü bu iki isim tarihte yoktu. İran kelimesini Türkçe ve Farsçadan almıştır. Türkçede "toprak" anlamına gelen "yer" kelimesini kullanmıştır. "lar" anlamına gelen "An" kelimesi Fars dilinden alınmıştır. Aynı şekilde tur kelimesi de Türkçeden ve "An" kelimesi Fars dilinden alınmıştır. Farsça Dari telaffuzunda "İran" kelimesi "yeran"dır. "İran" topraklar anlamına gelir. Şehnamede geçen İran kelimesi, Persler de dâhil olmak üzere İran halkının egemenliği altındaki topraklar anlamına gelir. Bu isim Horasan'ın (Afganistan) güney vilayetlerinde kullanılıyordu. Başka bir deyişle, Şehname'de bahsi geçen Fars ve Türk boyları arasındaki rekabet, bugünkü Afganistan coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Bu iki milletin hikâyesinin yüzde 90'ı Afganistan coğrafyasında geçiyor. Yani Şehname'nin "İran"ı Afganistan'ın güney vilayetleridir. Şehname yazılmadan önce "İran" isminin yazıldığına dair bir kanıt olmadığı gibi, "Turan" isminin yazıldığına dair de bir kanıt yoktur. Horasan Türklerinden olan Selçuklu ailesi Gaznelilerin saflarında yükselmiştir. Bugünkü İran coğrafyasını Gaznelilerden devralan bu aile, şiir ve edebiyat çevrelerinde İran adını kullanmıştır. Bu kullanımın sebebi Şehname edebiyatının etkisidir. Selçuklulardan önce İran adı kullanılmıyordu. Yani asıl İran, Afganistan'ın güney vilayetleridir. Turan kelimesi Türklerin egemen olduğu coğrafi alanı ifade eder. Persler için Şehname kitabı bu milletin tarihine dair en güvenilir kaynaktır. Şehnameyi Fars tarihinden çıkarırsak geriye sadece Yunanca bilgiler ve Avesta kitabından bilgiler kalır. Bu iki kaynak da çok zayıftır. Perslerin bu döneminin tarihçileri, Perslerin her tarihinde bu kitaptan alıntılar yaparlar.
Pembe renkle yetin bu dünya vadisinde
Kırmızı renk ciğerin kanındandır
Gazneli Mahmut, Şehname'nin her beyti için bir altın sikke vadetmişti, fakat Şehname tamamlandığında edebi bir şaheserdi, lakin içerdiği tarihi bilgiler mantık ve tarihi akıldan uzaktı. Firdevsi'nin bu hatası padişahı kızdırdı ve her beyit için vadettiği altını vermeyip gümüş verdi, ama kitabı yakmadı.
Firdevsi, kafasında hem isimler hem de anlamları oluşturmuş ve herkese her birini en iyi sanatla satmıştır. Firdevsi için "İran" kelimesini seçmek ve "Turan" kelimesini seçmek bir zorunluluktu. Eğer bu iki kelimeyi icat etmeseydi, Farsları ve Türkleri şiir veznine dâhil edemezdi. Şüphesiz "Türk" ve "Pers" kelimeleri vezin ve kafiye açısından uygunsuzdu. Ferdowsi bu kitapta Persler için "Cemşid", "Rüstem" vb. gibi hayali karakterler yaratmış ve sunmuştur, ancak bu isimler gerçek tarihte yoktur. Bu isimlere insanlık tarihinin mantığında imkânsız olan çok uzun ömürler vermiştir. Benzer şekilde, Ortadoğu ve Avrupa'da Perslerin tarihiyle ilgili dillerde ve yazılarda bulunan her şey Ferdowsi'nin Şehname'deki "sanatıdır". Örneğin: Şehname'yi Perslerin tarihinden çıkarırsak, "Perslerin tarihi hakkında mevcut bilgi çok zayıf olacaktır çünkü Perslerin tarihi Ferdowsi'nin fantezileriyle zenginleştirilmiştir." Firdevsi'nin bu sanatsal sahteciliği Sultan Mahmud'u öfkelendirdi, fakat büyük Türk Sultanı bu kitabı yakmadı.
Bu kitabın yazıldığı günden beri, şiir ve saray edebiyatı bilginleri arasında Ferdowsi'nin sanatının mantıksız bağlantısı hakkında çok hararetli tartışmalar olmuştur. Çünkü ırkçı Persler bu kitabın sahte tarihine tarihsel bir güvenilirlik kazandırmaya çalışıyorlar ve son yıllarda Batı'daki güçlü bir Pers ırkçı grubu edebiyat ve propagandayı kullanarak Avrupa ve Orta Doğu'nun zihniyetini bu kitap lehine değiştirdiler. Örneğin: "Cemşid", "Taht Cemşid", "Cam Cemşid", "Cemşidi Nevruz Kutlaması" vb. Bunlar tarihsel gerçeklikte var olmayan propagandalardır, ancak Avrupa ve Orta Doğu'da alıcıları vardır.
Doğu şiirinde ve edebiyatında (İran Türklerinden ancak Afgan mültecilerinden) çok ünlü bir isim olan Ahmed Şamlu, bu kitabın içeriğini çok sert bir şekilde eleştirdi. Çoğu ırkçı Pers bu büyük şahsiyete çok öfkelidir. Şimdi soru şu: Divan edebiyatının tek bir kitabı dünyanın zihniyetini değiştirmede böyle bir rol oynayabilir, Türk kardeşlerimizin atalarının şanlı edebiyat tarihinden habersiz olması endişe verici ve düşündürücü değil mi?
Yüreğim düğüm oldu, miskine deva nerde?
Göğsüm kafese döndü, Kaçışa meva nerde?
Bu rüzgârın ateşinde, bedenim hızla yandı
Tutuştu yandı tarlam, dertte mukavva nerde?
İyi kötü yaşamdan, bana geldi ıstırap
Doğruluk duman oldu, iyi bir neva nerde?
Gözyaşlarım suyundan, bin bir iç çekiş yaptım
Aklım zindana attı, kaçağa yuva nerde?
Persler, İran kelimesiyle ilgili tarihi bir belge bulmaya çalıştılar ancak bulmanın imkânsızlığı nedeniyle başarılı olamadılar. Ahameniş veya Sasani döneminden biri bu zamanda dirilirse, İran kelimesinin onun için hiçbir anlamı yoktur. Kaldı ki Türklerimizin tarihinde Turan kelimesi ile ilgili tarihi bir belge de bulunmamaktadır. Fakat ırkçı Farslar bu ismi mantıktan uzak bir şekilde kullanıyorlar. Örnek: İran ülkesi içerisinde bu ülkenin ismi tüm halkını temsil etmektedir. Bu, bu ülkede doğan herkesin İranlı olduğu anlamına geliyor. Eğer birisi bu ismi ırkçı bir mantıkla kullanırsa kanunen suçlu sayılacaktır. Dolayısıyla bu ülkedeki herkes "İranlıdır". Bu ülkenin yöntemi her bakımdan makul ve saygındır. Şunu iyi anlamamız gerekir: Her ülke siyasi ve hukuki bir varlıktır. Ülkenin adı siyasi ve hukuki bir addır. Ülkedeki her bireyin siyasette ve hukukta haklarını garanti altına alır. Ülke adına ırkçı mantık ortaya koyan kişi ırkçı ve faşist olur, çünkü diğer ırkların haklarına ihanet etmiş olur. İran'da, Afganistan'da ve diğer ülkelerde en azından toplumun aydın kesimi bu gerçeği biliyor ve ülkenin geleceği için her türlü ırkçı faşistle mücadele ediyor. Bu açıdan bakıldığında İran'da akıl dışı hiçbir şey yok. Ancak Batı ülkelerinde faaliyet gösteren Fars ırkçıları, "İran" adını mantık alanından çıkarıp, ona bilim ve mantıktan uzak bir ırksal ayrıcalık kazandırdılar. Bu faşistler, eserlerinde edebiyatı kullanarak Doğu tarihini bilmeyenleri aldatıyor ve yalan propagandalarını en iyi şekilde pazarlıyorlar. Batı ve Ortadoğu halklarının büyük bir kısmını aldatabilirler ama Horasan halkının öfkesini daha da artıracaklardır. Peki, şimdi soru şu: İran ismi neyi simgeliyor? Bir ülkenin sembolü müdür? Ya da ırk?
Hepsi bir salonda toplansalar bile, biz Horasanlılara karşı faaliyetlerini savunacak en küçük bir belge bile sunamazlar.
Rüyalarımın etrafında biri var
Aşkın mucizesi
Her yağmurdan sonra özlemim gökkuşağına dönüşüyor
Aşkın ipiyle
Heyecanla bekleyen biri var
Onun gelişini
Aşkımın sonbaharı baharı karşılıyor
Garip bir hisle
Yalnız gökyüzümü yıldızlarla dolduran biri var
Bütün ihtişamıyla
Yağmurun sesine aşığım
İçimde havası çiçeklenince, güzel bir yağmur dilerim, o olsun, ben olayım.
(Not: Bazı Persler, İran adını Sasani dönemine tarihlendirip bu isimle sikkelerden bahsetmektedir, ancak sikkelerde veya komşu bölgenin tarihi yazılarında İran kelimesinin varlığına dair hiçbir kanıt yoktur. Onlarla birkaç kez sosyal medyada bilimsel tartışmaya katıldık ve sözlerini kanıtlamak için tarihten bir belge istedik ama ellerinde bir belge yoktu. Şimdi soru şu; bunları hangi tarihi belgeyle "Pers" olarak değerlendiriyoruz? Cevap: Yunanlıların yazılarında "Ahamenişlere Fars denilmiştir" diyen Fars kelimesi o zamandan beri popüler olmuş ve bir ırkın adı olmuştur. Unutmayalım ki her ırkın tek bir ismi vardır çünkü hepsi tek bir insandan gelmektedir ve erkek cinsiyetinden gelmektedirler. İki ismi varsa iki babası da var mıdır? Ancak "İran" kelimesinde bu kelimenin Sasani dönemine tarihlendiğini gösteren bir belge bulunmamaktadır. Ama ırkçı Farsların öyle mantıksız bir propagandası var ki sanki bin yıl önce her Fars kendisini İranlı sanıyormuş gibi. Bu kadar yalan söylemeleri onların suçu mu? Hayır! Tarihi gerçeklerden uzaklaşmamız, araştırma ve inceleme kültürümüzü kaybetmemiz bizim suçumuzdur.)
Bir düşün canım, yarıyı geçti ömür
Gençlik böyledir, gelir gider budur
Kırılır sonra kolun, işe yaramaz kanat
Dalarsın hayallere, çaresizlik yürür
İran kelimesi Firdevsi'nin Şehnamesinden sonra dile girmiştir, herhalde bu kitap saray edebiyatının şaheserlerinden biri olarak kabul edilir. İran kelimesi İran coğrafyasında Türkler tarafından kullanılmıştır. Dünyada modern hükümetler döneminde Kaçar Türkleri kendi devletlerine "İran" adını vermişlerdi. Eğer Sasaniler Pers olmasalar, Perslerin bugünkü İran coğrafyasının 2500 yıllık tarihinde yalnız iki kez siyasi iktidarı ele geçirdiklerini bilmemiz gerekir. Birincisi Ahameniş İmparatorluğu(220yıl) ikincisi ise Pehlevi Hanedanlığıydı (49yıl) Pehlevi hanedanı, 2300 yıl sonra İran'da iktidara gelen tek Pers hanedanıydı. Sasaniler Pers ise, 1300 yıl sonra siyasi iktidara geldiler. Şimdi soru burada; 2300 yıl siyasetten uzak kalan bir milletin ana dili ayakta kalabilir mi? İnsanlık tarihinde örneği var mı? Kalamaz mutlaka hayatta kalması mantıksal olarak imkânsız. Peki, gerçek nedir? Cevap: Biz Horasan Türklerinin Fars dilini Dari dili isminden koruduğumuz bir tarih gerçeğidir. Kuşkusuz: Sasani döneminde İran'da diler vardı. Orta Farsçası da onlardan biriydi. Orta Farsçayı Avesta aracılığıyla bir dereceye kadar anlıyoruz. Avesta Avesta dilinde yazılmış olsa da bazı kelimeler ortaktır. O kitaptan biliyoruz ki: Sasani devleti dini bir devlet olmuş. Zerdüşt dini Sasani devleti ve gruplarının eline geçmiş. Siyaset dine girerse, o din "sağlıklı" kalabilir mi? Bu sorunun cevabını Sasani din kitabından alabiliriz. Hükümetin dine müdahalesi ve grupların dine müdahalesi, Zerdüşt dinini doğa dışı hale getirmiş ve halka katı yasalar dayatmış. Öte yandan Sasanilerin rakibi sadece Roma İmparatorluğu değil, Ak Hun Türkleri de onların en büyük rakipleriydi. Ak Hun İmparatorluğu Hindistan ve Horasan'ın hükümdarıydı. Sasani Devleti ile Türk Devleti arasındaki çatışma alanı Güney Afganistan vilayetleri ile Kuzeydoğu İran vilayetleriydi. Bu iki devlet arasındaki çatışma ve diğer iç faktörler Sasanileri zayıflatmış ve Türk devleti kendi içinde parçalanarak küçük devletlere bölünmüştür. Bu durumla karşılaşan Sasani halkı, yüzünü Araplara çevirdi. Sasaniler İmparatorluğu'nu işgal eden Araplar, bu coğrafyada Arap dilini ve kültürünü yerleştirdiler. Sasani coğrafyasında Arap hâkimiyeti döneminde Sasani Farsçası'na ve Sasani kültürüne ait hiçbir iz kalmamıştır. Sasani coğrafyasında yaygın olan Orta Farsça, toplumda baskın dil değildi. Şimdi soru şu, hangi mantıkla Orta Farsça devletin resmi dili ve güçlü dil değildi? Elimizde birkaç tane otantik belge var. Biri Sasanilerin resmi dini kitabı olan Avesta'dır. Avesta, Avestan dilinde yazılmıştır. İkinci belge ise Orta Farsça hakkında bilgi vermeyen Rayhan Biruni'nin yazılarıdır. Eğer Orta Farsça Sasani devletinin diliyse ve toplumda güçlüyse neden hiçbir belge yok?
Ünlü Türk bilim adamı Ebu Reyhan Biruni, "Kitâbu'l-Âsâru'l-bâḳıyye ʿani'l-Ḳurûni'l-Ḫâliyye" adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Arap komutan Kuteybe bin Müslim, Harezmî yazısıyla yazan, tarih, ilim ve geçmişe ait haberlere vakıf olan herkesi tereddütsüz öldürürdü." "Halkın âlimlerini tamamen yok etti ve bütün kitaplarını yakıp yok etti, öyle ki halk yavaş yavaş Okuma ve yazmanın faydalarından mahrum bırakıldı, haberlerinin çoğu unutuldu ve imha edildi."
Ebu Reyhan Biruni'nin eserleri iki gerçeği dile getirir: Birincisi, Arapların Sasani coğrafyasına yaptığı zulüm, ikincisi ise Sasaniler döneminde yaygın şiir kültürünün olmayışı. Eğer Sasani yaşam tarzında şiir kültürü yaygın olsaydı, şüphesiz bu kitaplardan da söz edilirdi.
Sasani coğrafyasında Arapların zulmü o kadar büyüktü ki, Fars kültüründen geriye hiçbir şey kalmamıştı. Eğer Horasan Arapların eline geçseydi ve Türkler siyasetten uzaklaştırılsaydı, bugün dünyada Farsçadan geriye hiçbir şey kalmazdı. Eğer var olsaydı, çok küçük bir yerel dil olurdu. Biz Türklerin büyük gayretleri sayesinde Farsça, Dari dili adıyla yaşamaya devam etti. Çünkü biz bu dili Horasanlı Farslarla yeniden canlandırdık ama ırkçı Farslar bu büyük insani hizmeti anlayamıyorlar. Nedenini biliyor musunuz? Kesinlikle biz Türkler tarihten ve edebiyattan uzaklaştık. Nedeni budur.
Sasanilerden bir grup Hindistan'a giderek Avesta'yı da yanlarında götürdüler. Bu grubun kaçışı sonucunda 19. yüzyılda Avesta kitabı bulundu.
Sasani işgalinden sonra Araplar Horasan'ı işgal etmişler, Çünkü Horasan'da ve Hindistan'da Ak Hunların imparatorluğundan sonra kabile monarşisi dönemi başlamıştır. Bu siyasi durum Araplara kazanma şansı getirdi. Ancak Horasan halkının ayaklanmasıyla yenilmişlerdir ve bu yenilgiyle Emevi hanedanı son bulmuş ve yerine Abbasiler hanedanı geçmiştir. Öte yandan 751 yılında Talas Muharebesi gerçekleşti. Bu muharebeyle Türkler yeniden siyasi güce kavuştular ve Abbasi ordusunda yüksek mevkilere geldiler ve MS 9. yüzyıldan itibaren orduda ve siyasette merkezi rol üstlendiler.
Yarına erişimimiz, fantezi bu dünyada
Yarının düşüncesi, hayaldir bu sevdada
Mutluluk çiçeğimiz, açmışken çiçek bugün
Bugünün çiçeğini, kullanalım bu havada
(Not: Ak Hunlar MS 567'de küçük devletler haline geldiler. O tarihten itibaren yüz elli yıl boyunca Horasan'da güçlü bir devlet ortaya çıkmadı. İslamiyet'in Arabistan'a gelmesiyle Sasaniler devleti Arapların eline geçti. Sasaniler'in yıkılmasından sonra Araplar, Horasan'ı kolay bir av olarak görüp işgal ettiler. Ancak bu kolay av, Arap yönetimlerini kökten değiştirmiş, Emeviler dönemini sona erdirerek Abbasiler dönemini başlatmıştır. Ancak bu olaydan ve Talas Muharebesi'nden sonra Türkler Arap askeri kampına katılarak Ortadoğu'nun kontrolünü ele geçirdiler. Öte yandan Hindistan, MS 3. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş Türklerin eline geçmeye başladı. Ak Hunlar, Kuşanlar ve Gupta İmparatorluğu'ndan Hindistan'ın büyük kısımlarını fethettiler. Gupta İmparatorluğu son Hindu devletiydi ve bundan sonra Hindistan'da Türk egemenliği dönemi başladı. Hindistan çoğunlukla küçük yerel yönetimler tarafından yönetilmiş, zaman zaman Türkler tarafından büyük devletler kurulmuştur. Kuşanlar konusunda tarihçiler iki gruba ayrılmışlardır. Bunlardan biri Kuşanları Türk olarak tanımlıyor, bir diğeri ise onları Türklerin komşusu olarak tanımlıyor. Zira Horasan'a göç ettikleri bölge Türklerin yaşadığı bir bölgeydi. Kuşanlar ve Ak Hunlar Horasanlılaşmışlardı. Tabii Kİ ilk önce Horasan'a geldiler ve uzun bir süre sonra Horasan ve Hindistan'da büyük devletler kurdular.)
Ben, yüreğimi yalnızca sana adayan sıcakkanlı şairim
Sen ise kalbimin gülümsemesini lekelediğin kişisin
Benzeri asla bulunamayan kişi
Gazelimin duygusunu sanatkâr bir ruhla kavrayabilir misin?
Aşk beni senle bölmüş olmasına rağmen, diğer yarım için kaçış yok mu?
Bir an düşün
Bu dünyada hiç kimse güzel ve iyilik konusunda aliyyülâlâ değildir
Eğer sen benim şansımsın, benim de senin şansın olduğumu anlamalısın
"Ben, hayatının sonunda Tanrısını senin saçlarında kaybeden o biçare şairim"
Eğer beni anlayabiliyorsan
Sasani coğrafyasının Arapların işgali altında olduğu bir dönemde Horasan'daki edebiyat sarayı yeni bir sayfa açmış, Horasan'da Farsça, Dari ismiyle Horasan Türkleri ve Farsları tarafından yeniden canlandırılmıştır. Bu dil Türk edebiyatının dili olmuştur. Bu dilin Sasani Farsçasından farkı, bu dildeki her 100 kelimeden 25'inin Farsça olması, geri kalan kelimelerin Eski Türkçe ve diğer dillerden gelmesidir. Türkler bu dili saray edebiyatında kullandıklarından, bu dile giren her kelime, bu dildeki kelimenin isminden türemiştir. Divan-ı Edebiyatı’n edebî antolojilerinin çoğu bu dilde yazılmıştır.
İslamiyet'ten sonra Dari dili edebiyat dili, Türkçe ise devletin ve Askeri'nin dili oldu.
MS 821 yılında İran coğrafyasını Arap işgalinden kurtaran Horasanlı bir hanedan olmuş ve bu tarihten itibaren Horasan Türklerinin İran coğrafyası üzerindeki hâkimiyeti başlamıştır. Bu hanedanın adı "Tahrilar" olup, başkentleri Belh, Merv ve Nişabur şehirleriydi.
Tahiriler ve Saffariler, Horasan ve İran'ı kısa bir süre yöneten iki Horasan devletiydi. Bu iki hanedanın soyu tartışmalı.
Horasan Türklerinin İran'daki hâkimiyeti 20. yüzyıla kadar devam etti. Bu dönemde İran'da Safeviler adı verilen bir İran ailesi iktidara geldi. Onlar da Türk'tü. Moğol işgaliyle yeni bir dönem başladı, ancak Moğol yönetimi Moğol ve Türklerin elindeydi ve kısa sürede bir Türk devleti haline geldi. İşte bu hükümete Moğol-Türk hükümeti denilebilir.
İranlılar bunların hepsine "İranlı" diyorlar zira onların mantığına göre Horasan medeniyeti ile İran medeniyeti tek bir medeniyettir. Şehname kitabının hikâyeleri Horasan hikâyeleri olduğu için Horasan'ın medeniyetine "İranlı" diyorlar ve alıcısı olduğu için "bazı ırkçı farslar bundan istifade ediyor."
Müslümanlığı kabul eden ve Araplarla komşu olan Türkler ve Farslar, yazı dillerini Arap alfabesine çevirdiler. Şimdi soru şu: Arapların kendi alfabeleri var mıydı? Cevap: Hayır! İslam Arabistan'da ortaya çıktığında Arapların modern bir alfabesi yoktu. Araplar arasında yazılı bir kültür bile yoktu. Olsaydı, o döneme ait tek bir yazı veya şiire rastlardık. Kur'an yazılarının çeşitli ıslah aşamalarından sonra bugünkü şekline ulaşmıştır. Arap alfabesi, nesnelerin çizimiyle başlayan Orta Doğu'nun antik coğrafya alfabesinden türemiştir.
Şimdi mutlu bir zaman, neden tat almıyoruz?
Boş kalmış kadehimiz, neden mey salmıyoruz?
Hayat tadını çıkar, Dünya acımasızdır
Gerçeği anlayalım, akıllı kalmıyoruz
28 harften oluşan bu alfabe Farsça ve Türkçe dilleri için yeterli değildi. Sorunu çözmek için alfabeye üç harf پی / پ) /pe ) (ژی / ژ /je ) ve (/ چ / چی çi ) eklendi. Bu hizmet Horasan'da "hâce Abdülmelek" tarafından gerçekleştirildi. Daha sonra alfabeye dördüncü harfin ( / گ / گافgaf) eklenmesiyle Farslar ve Türkler tarafından kabul edilen alfabe 32 harfe, Hemze ile birlikte 33 harfe ulaştı.
Bu gelişmelerin Horasan'da yaşandığını unutmayalım. Horasan'da bu iki halkın dilleri ve edebiyatları birbirine karıştığı için Türklerle Farsların kültürleri de birbirine karışmıştır. Horasan'da, özellikle Afganistan'ın kuzeyinde, Tacikistan ve Özbekistan'da iki millet birbirine o kadar yakın ki neredeyse aynı. Dari dilinin ortaya çıkmasında bu özelliği etkili olmuş, Farsların ve Türklerin yazı dili haline gelmiştir. Bu dilde Türklerin rolü Farslardan daha belirgindir. Bu da Dari dilini Türk tarihinin en iyi edebi dili haline getirmiştir. Bu olay Farsların ve Türklerin aynı alfabeyi kullanmasına neden oldu.
Göğsüme vur biraz mutlu et beni
Kalpımın sıcaklığı aklıma önder olsun
Bu alfabe ile Türk sultanlarının saraylarında edebi bir saray dil kültürü yaratılmış, Dari dili edebiyatta merkezi bir rol oynamıştır. Peki, Divan edebiyatının merkezine neden Türkçe yerleştirilmedi de Darice ve Urduca seçildi? Bu sorunun cevabını Türklerin tarihinde bulmak mümkündür. Türklerin tarihine baktığımızda, Türklerin yaptıkları savaşların yüzde 80'inin kendi aralarında olduğunu görürüz. Bu insanlar arasındaki rekabet göçün sebebi olmuştur.
Bulut göğe çıktı, yere verdi o bade
Dedi badesiz kalsa, yeşilliği nerde
Her yer oldu yeşillik, manzara bize oldu
Bizim yeşilliğimiz, gelecekte her yerde
(Not: Türklerin tarihinde olmayan iki eylem vardı. Biri "Allah Ekber" sloganıydı, diğeri ise "ırk düşmanlığıydı" çünkü Türkler liderlik yeteneğine sahipti, dolayısıyla hiçbir ırk ve din Türklerin düşmanı değildi. Yani "Türk'ün dostu yalnız Türk'tür" sloganı son yüzyılda bazı cahillerin ağzında beliren kara bir lekedir.)
Bu da Türklerin sürekli hareket halinde olduğunu ve coğrafya değiştirdiğini göstermektedir. Kavimler arası göçler ve siyasi olaylar Türk dilinin konuşulma biçiminde değişikliklere yol açtı. Ama Dari ve Urduca merkezdeydi ve bu iki dil Türklerin edebi dilleriydi. Yani coğrafyayı değiştiren herhangi bir Türk topluluğunun bu iki dili de değiştirmesine gerek kalmamıştır, kuşkusuz başka halklar bu dilleri konuşmuşlar ve coğrafyayı değiştirmemişlerdir. Farslar da Türkler gibi siyasi iktidarı ele geçirip birbirleriyle rekabet etselerdi, onların rekabetleri ve siyasi olayların etkisiyle coğrafya değişseydi, Dari dili değişmez miydi?
Şunu iyi anlamalıyız: Divan edebiyatı şiirleri her zaman Türkçe yazılmıştır. Şüphesiz Türk dilleri bu edebiyata uygundur. Bu kültürün Türkistan'daki Türk çadırlarında başlamış ve Horasan'da olgunluğa erişmiş olmasıdır. Olgunlaşma döneminde Türklerin siyasî olaylarının etkisiyle Dari dili merkezî bir rol üstlenmiş, Horasan üslubunun ilk şiir dizeleri Dari diliyle Türk sultanlarının saraylarında yazılmış ve Dari, edebiyatın merkezi seçilmiştir. Bu olay siyasi bir olaydı zira Türkler iktidarlarını sürdürebilmek için Dari edebiyatını seçmişlerdi. Dari dilinin Horasan ve İran coğrafyasındaki her ırk üzerinde etkisi olduğu şüphesizdir. Türkler arasında yaşanan siyasi olayların etkisiyle Türk dili de değişime uğramıştı ve bu değişim, Türk dilinde yazılmış her manzum divanın kendi döneminde geçerli olmasına neden olmuştu, ancak Dari ve Urdu dillerinde durum farklıydı. Örnek: Dari şiirlerimde Mevlana Celaleddin'in şiirlerinden kelime telaffuzunda en ufak bir farklılık yoktur. Elbette Türkler ve diğer milletler Dari diline çekinmeden hizmet etmişler ve onu daima edebiyatın merkezine yerleştirmişlerdir. Dari dilinde kelimelerin telaffuzu değişmediği gibi, bu gerçekle birlikte Afganistan Dari dili de değişmedi ama İran halkı arasında İran Farsçası değişti. Bu değişim, günümüz Türkiye Türkçesinin Osmanlıcadan türemesi kadar büyüktür.
Bu konu hakkında son sözler:
1. Yedi Arap şairi yedi gerçek dışı rüyadır. O dönemden günümüze tek bir şiir bile ulaşmamıştır.
2. Hükümdar olan Türk Sultan şairlerin sayısı bile, Fars şairlerden daha fazladır. Siyasi iktidara gelen her Türk hanedanı, hanedanının şairlerini tarihe kazandırmıştır. Çünkü Divan edebiyatı kültürü onların hayatının ayrılmaz bir parçasıydı. Persler, Araplar ve Hindular arasında şiir yazan tek bir Sultan yoktur.
3. Şiirlerin Dari diliyle yazıldığı Divan edebiyatında şairlerin yarısı Türk, diğer yarısı da başka ırklardan olan kişilerden oluşuyor. Örnek: Hafız Şirazi'nin etnik kökeni bilinmemektedir.
4. Divan edebiyatı kültürü bin yıllık bir süreçte ortaya çıkmıştır. Bu bin yıl boyunca siyasi iktidar Türklerin elindeydi. Bu bin yıl boyunca Arap, Fars, Hindu veya başka bir ırktan tek bir kral gelmedi. Bu dönemden önce ancak Sâmânîler döneminde Büyük Rudeki ve birkaç şair daha.
Saray edebiyatı şüphesiz Türk saray edebiyatıdır. Fakat bu şeref Fars kardeşlerimizi ve diğer ırkları da kapsamaktadır, Şüphesiz biz Türkler, Horasan, İran ve Hindistan'ın bütün ırklarıyla birlikte, bu büyük kültürü canlandırdık. Biz hiçbir zaman Persleri ve diğer ırkları görmezden gelmeyeceğiz tabii ki hepsi Doğu medeniyetinin çiçekleriydi ve öyle olmaya devam ediyor. Biz ırkçı Farslar gibi değildik, değiliz. Bakın İran adında bir Devlet var. Horasan Devletleri altı şekilde isimlendirilir. Bunların her birinin tarihi, o devletlerin coğrafyasının tarihidir. Tarihte olup bitenlerin geri kalanı hepimizindir ama Fars ırkçıları bütün bunları İran adına yayıyor ve öfkemizi körüklüyorlar. Bu bakımdan gerçeği bilen İran Türkleri ve İran Farsları'nın bu mantıksızlığa karşı çıkmaları gerekir.
5. İran'da şiir kültürü Selçuklular döneminde başlamıştır. Sasaniler dönemine ait en az bir belge yoktur. Arap dönemine ait tek bir belge yoktur. Arap kültüründe şiir, ahlaksız bir sanat olarak görüldüğü için yasaklanmıştı. Bu zihniyet, Orta Doğu edebiyatını bayağılığa sürüklemiştir. Örneğin, Orta Doğu'daki mevcut zihniyet, edebiyata ve şiire hiçbir değer vermez ve tutkulu ama mantıksız konuşmaları edebiyat olarak kabul eder.
6. Fars ırkçıları Dari isminden nefret ediyor ve bu ismi anmıyorlar. Bu ismin Türklere ait olduğunu kabul ediyorlar ama biz Türkler tarihin farkında mıyız?
Çaresizliğin içindeyim
Acı ve kaosun ortasındayım
Kucaklamana ihtiyacım var
Ah, senin kucağında, hayal denizinin huzurunu İstiyorum
Kollarına muhtacım
Ellerinin huzuruna inanıyorum
Bir kaotik ormanın içindeyim
Sıkıntılı ve uykusuzum
Her yerde mantıksızlık
Ah
Rüya gördüm
Tanrı'yı gördüm
Bahçede, evde, şehirde, her yerde
İki bakış arasında
Karaağacın susuzluğu ortasında
Gülde, yeşil tutkusunun ortasında
Şair olsam kollarında
Desem, Tanrı ki her yerde, arabulucuya ne hacet?
Şimdi soru şu: Doğu edebiyatına neden Divan edebiyat diyoruz?
Divan edebiyatı ne demektir? Cevap: Divan edebiyat terim olarak padişah sarayının edebiyatını ifade eder. O saraylarda Türk sultanlarının yanı sıra başka ırklardan sultanlar da var mıydı? HAYIR! Şiir kültürü, sultanların saray şiirleri biçimini aldığında, Siyasi iktidarda Persler, Araplar, Hindular ve başka ırklar yoktu. Divanların istisnasız hepsi Türk padişahlarının teşvikiyle yazılmıştır. Bu algıya sahip olmalıyız eskiden Doğu'da şiir basının rolünü oynuyordu. Türk padişahlarının saray kültürü popüler kültürde merkezi bir rol oynamıştır. Başka bir deyişle halkın yaşam biçimi Türk padişahlarının saray kültüründen etkilenmiştir. Her Türk padişahının iktidarını sürdürebilmesi için şair ve yazarlar basın görevini üstlenmişlerdir. Başka bir deyişle şairler ve yazarlar halk ile padişah arasında bir köprüydüler.
(Not: Şiir ve edebiyat, Afgan savaşında merkezi bir rol oynamıştır. NATO'yu yenmek için faaliyet gösteren Taliban ve meçhul güçler, Divan edebiyatının gücüyle zafer kazanmıştır. Muhteşem değil mi? Kitabımı bekleyin.)
Türklerin hayatında şiirin edebiyatta önemli bir yeri olması nedeniyle Toplumdaki önemli insanlar düşüncelerini şiir yoluyla anlatmaya çalışmıştır. Peki, Türk sultanlarının otoritesi göz önüne alındığında şiirin her şeyden daha değerli olmasının sebebi nedir? Bu sorunun cevabı Türklerin Orta Asya çadırlarındaki yaşam biçiminde gizlidir. İki gerçeği anlamamız gerekiyor: Birincisi: İnsan yaşam tarzı iklim ve coğrafya tarafından şekillendirilir. İnsan, iklim ve coğrafi şartlara uyum sağlamış, dünyanın en zeki canlısıdır. Orta Asya'nın sert, sıcak ve soğuk iklimine uyum sağlayan Türkler, bu iklim ve coğrafyadan koyun gibi küçükbaş hayvancılığı da öğrenmişlerdir. Hayvancılık Türklere göçebe yaşam kültürü kazandırmıştır. Göçebe kültürü Türklere sözlü hikâye anlatmayı öğretti. Bunu anlamalıyız Türkler çadırlarda yaşayarak sosyal hayatı öğrenmişlerdi ve hikâye anlatmak da bu insanların sosyal hayattaki faaliyetlerinden biriydi. Şüphesiz ki çadır yaşam tarzı, şehir evlerinde ve kerpiç kulübelerde yaşamaktan daha fazla özgürlük sunuyor ve ayrıca doğayla diğer insanlara göre daha fazla iç içe olmanızı sağlayarak sosyalleşmenizi kolaylaştırıyor. Hikâye anlatıcılığı bu insanlara şiir okumayı öğretti ve beyaz şiir bu insanların edebiyatında yaratıldı. Her hâlde hikâye anlatmak bir sanat haline gelmişti ve güzel konuşma yeteneği olan, dinleyiciyi konuşma üslubuyla etkileyebilen kişiler bu sanatın ustaları haline gelmişti; kuşkusuz hikâyeler şiir gibi anlatılıyordu. Bu sanat, halkı eğlendirmenin en iyi aracı, halkı birleştirmenin en iyi sanatı ve Türk hakanlarının otoritesini genişletmenin en iyi basınıydı. Yüzlerce yıl Türk çadırlarında olgunlaşan bu sanat, zamanla kendine özgü şiirsel kurallar ve yasalar geliştirmiştir. Bu kurallar ve yasalar doğal süreçler sonucu oluşur. Elbette hikâye anlatmak bir sanattı, şiir de bir sanat olmuştu. Sanatta kurallar kararnameyle yaratılamaz; Doğal bir süreçten geçmeleri gerekiyor. Horasan Türk sultanları dönemine kadar ulaşan bu sanat, bir saray edebi kültürü yaratmış, saray edebi kültürü, kadim dünyanın coğrafyasının yarısını Türk sultanlarının hizmetine sunmuştur. Şüphesiz ki edebiyatı kuvvetli olan her millet, büyük devletler kurabilir.
Birbirinden ayrı değil tat acı dünyada
Çiçek toplama zaman bahçıvan karşımızda
İkincisi: Hakikati anlamak için onun zıddının olması gerekir. Örnek: Güneş ışığı gerçek mi? Güneş ışığının gerçekliğini ancak karanlığın hayatımızda olumsuz etkileri olduğunda anlarız. Örnek: İklim ve coğrafya Türklere sosyal yaşamı öğretmiş, Türk insanına doğayı sevdirmiştir. Orta Asya'nın sıcak, soğuk ve sert iklimi buna sebep oldu. Yani zıtlıklar zıtlarını doğurur ve evrim yasası bu yasaya bağlıdır.
Türkler Mucizeler ve harikalar aracılığıyla Allah'tan af dilemediler. Onu doğada aradılar ve doğa da Tanrı'yı Türklere tanıttı. Bu hayat, inançlara saygıyı öğretti ve herkesin gönlünü Türklere çevirdi ve Türkler dünyaya laik hayatı öğrettiler.
Şunu anlamamız gerekir: İnsanlık tarihindeki her yaşam biçimi aşamalardan geçerek şekillenmiştir. Batı'da son yüzyıllarda ortaya çıkan laik sistem, Türklerin yüzlerce yıllık çadırlarında edindikleri deneyimlerle başlamış ve Türk sultanlarının saraylarında olgunluğa erişmiştir.
Şimdi bu yaşam sistemi doğal olarak Horasan ülkelerinde mevcuttur ve en sağlıklı laik yaşamdır. Laiklik sloganı yoktur ve bu sistem siyasetin kölesi değildir. Örneğin: Ortadoğu'da, Akdeniz bölgesinde yaşayanlar, Horasan ülkelerinin yaşam tarzından farklıdır çünkü o yaşam tarzı iklim ve coğrafya tarafından yaratılmıştır, ancak çoğu insanın zihninde bu iklim ve coğrafyanın yaşamı laiklik olarak tanıtılmaktadır. Yani iklim ve coğrafya bu insanlara bu iklim ve coğrafyaya özgü bir yaşam vermiştir, ancak onlar bu yaşam tarzını laiklik olarak kabul etmektedirler. Bu yaşam tarzı Horasan ülkelerinde yoktur, çünkü Akdeniz iklimi ve coğrafyası Horasan ülkelerinde yoktur. Horasan ülkelerinde iklim ve coğrafya yaşamı farklı şekilde şekillendirmiştir. Soru şu: Horasan halkı laik olamaz mı? Akdeniz halkı bu insanların yaşamını laiklik olarak kabul edebilir mi? Peki laiklik nedir? Bu, Avrupa halklarına benzer özgül bir yaşam tarzı mıdır? Yoksa laiklik "farklı inanç ve yaşam tarzlarına saygı" mıdır? Karakterlere değil, göstergelere bakmalıyız.
Rol oynarsa akıl bu yaşamın içinde
Her yazıda aşk olsa, içinde hakikat var
Türkler dinin kölesi değillerdi ama dinlere hizmet etmişlerdi. Mevlana Celaleddin'in "aşka" âşık olması gibi. Onun sevgisi her türlü iyiliği içeriyordu. İyi olana âşık oluyordu. Başkalarının inançları ya da tanrıları onun için önemli değildi; İnsanların iyiliğini severdi. O aşkı severdi. "Aşkı" seviyordu ama aşka teslim olmuyordu. Şüphesiz gerçek aşk insanı güçlü kılar ve onu hiçbir zaman mekâna ve zamana bağlamaz. Çadırlardaki özgür doğanın bu insanlara öğrettiği Türklerin hayat gerçeği buydu ve bu insanların edebiyatı bu hakikat üzerinden şekillenmiş ve Divan'ın edebiyatını yaratmıştı ve Divan edebiyatı şiirinde ise ilk nazım biçimi Horasan üslubu olmuştur.
İlk günden beri sana güvendim Allah'ım
Bazen yüreğim kırıldığında ağladım
Yalnız kalmayayım diye yanımda oldun
Hep bana bu duyguyu yaşattın
Görüyorsun ya, nefesim senin aşkına çekiliyor
Sana ruhumu, kalbimi ve duygularımı verdim
Hiçbir şey istemedim
Çünkü bedenimin her hissini biliyorsun
Adaletine inanıyorum Allah'ım
Her andığımda sevap istemedim
Zira her ibadetimi sana satacak tüccar değilim
Her şeyi benden daha iyi bilirsin Allah'ım
Peki, Divan edebiyatında Horasan üslubunun ilk üslup olduğuna dair elimizde hangi deliller var?
Cevap: Horasan üslubunda şairlerin ana dili kullanılırdı. Yani o dönemin kelime dağarcığı ve edebi eserleri kullanılırdı. Bu, bu dönemin şairlerinin yabancı eserlere başvurmadığı, hayatta ne varsa onu kullandıkları anlamına gelir. Bu dönemde Dari isminden Farsçanın yeniden canlanmasıyla birlikte Eski Sasani Farsçası çekiciliğini yitirmişti ve ayrıca o dönemde Horasan'da Arapça dili çok zayıftı. Bunun sebebi Arapçanın henüz Darice ve Türkçeye yansımamış olmasıdır. Horasan üslubu şiirinde Arapça veya Sasanı Farsçasından güçlü bir şey olsaydı, Divan edebiyatının Horasan üslubunda bu iki dilin etkisini görürdük. Bu dönemin şiirleri neşeli ve canlıdır, hoşgörüyü ve neşeyi teşvik eder, aristokrat ortamları, seyahatleri, eğlenceleri ve güzel zamanları anlatır. O zamandan kalma birçok şiirimiz var. Örneğin Ömer Hayyam'ın rubaileri bu tarzın sonraki yüzyıllardaki torunlarıdır. Bu dönemin nedenlerine tarihsel bir perspektiften bakalım. Horasan Arap fetihlerinden uzak kalmış, açık havadaki yaşamı şiirlerine yansıtmıştır. Bu üslup şiirde İslami öğretilere, hadislere ve Kurana yapılan atıflar azdır, olanlar da derinlikli değildir. Bu dönemde Türkler Ortadoğu'ya doğru hareket etmişler ve Türklerin ilerlemesiyle yeni kültürel birliktelikler ortaya çıkmıştır. Arap ve İslam kültürü yeni bir yaşam biçimi yaratmış, bu kültür edebiyata da yansımış ve Divan edebiyatı yeni bir şiir biçimi yaratmıştır. Bu stil daha sonra Irak üslubu olarak tanındı.
Dese Kıskanç bir birey, incitme dostlarını
De biraz sakin ol, dinlemem aptal sözünü
Irak üslubunda Divan edebiyatı şiirinde şiir nasıldır? Bu üslup, Horasan üslubundan sonra, Horasan kültürünün tecrübelerinin Arap kültürüyle birleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Moğol istilası ve toplumsal koşulların tamamen değişmesi Horasan üslubunu zayıflatmış, Irak üslubunu güçlendirmiştir. Bu üslupta şiir ve edebiyatta Arapça kelime ve ifadeler bolca kullanılmış, şiir tekniğine ve sanatlarına büyük önem verilmiştir. Şiir şüphesiz evrim geçirdi.
Şu gerçeği iyi kavramalıyız: Orta Asya Türk çadırlarında ortaya çıkan Divan edebiyatı şiiri, Horasan'da yeni bir gelişme göstererek saray şiiri haline gelmiştir. Bu dönemin deneyimi Irak üslubunda yeni yeniliklerin ortaya çıkmasına neden oldu.
Tarihin bize öğrettiği bir gerçeği daha anlamamız gerekir: Moğolların İran coğrafyası ve Ortadoğu'yu istila etmesiyle İslam'ın kayıpları artmış, ikiyüzlülük her yerde baş göstermiştir. İnsan toplumundaki evrim yasasına göre her toplumsal değişim kendi karşıtını yaratır. Moğol öncesi şairlerin şiirlerinde sevinç, coşku ve aydınlatıcı düşünceler vardır. Örneğin: Ömer Hayyam, Horasan üslubunda bir şairdir. Bu şairin her şiiri Türk yaşamının bir simgesidir. Ömer Hayyam Moğolların dehşetini görmemişti. Moğolların ahlakı yok etme korkusu Mevlana Celaleddin'i çok korkutuyordu ve bu korkuyu Mevlana'nın şiirlerinde görüyoruz. Bu, Mevlana'nın pek çok şiirinin ahlaki reform mesajları içerdiği anlamına geliyor. Daha sonra Hafız Şirazi'nin şiirleri yazıldı. Hafız Şirazi'nin şiirlerinde, Hafız Şirazi'nin eleştirdiği din âlimlerinin ikiyüzlülüğünü görürüz. Türklerin yaşam tarzının diğer ırkların yaşam tarzını etkilediğini hatırlatmalıyım çünkü kültürler birbirlerinden öğrenir. Örnek: Moğollar Türk yaşantısının etkisiyle değişmiş, kurdukları devletler Türk devletleri haline gelmiştir. Örneğin Horasan'da yaşayan Perslerin yaşam tarzı, Ortadoğu'da yaşayan Perslerin yaşam tarzından farklıydı ve bu durum günümüzde de devam etmektedir. Örneğin Tacikistan ve Özbekistan'daki Farsların zihniyeti, Ortadoğu'da yaşayan Farsların zihniyetinden farklıdır. Bu şiirsel üsluplar tarihçiler için en iyi tarih dersleridir. Yani tarih, padişahların kılıç dövüşlerinden ibaret değildir; Edebiyatta kalemin rengi en iyi tarihtir.
Nevruz esintisi yar kokudan geliyor
Gelin gibi süslüdür bu kalbin istekleri
Sevgilimin havası içime düştüğü andan beri
Her günüm bahar olmuş Sonbaharsız nevruz
Irak üslubunun iki önemli özelliği vardır: Birincisi, tasavvuf, ikincisi ise gazeldir.
Tasavvuf, 13. yüzyılda Attar ve Mevlana'nın eserleriyle zirveye ulaşmıştır. Irak üslubunda çok sayıda dini unsur ve terim bulunmaktadır. Metafor, benzetme, ironi ve roman tekniklerine büyük önem verilir. Bu üslubu benimseyen şairler arasında Hafız, Nizami Senaî, Hakanî, Sadi, Mevlana, Attar, Nivai gibi isimler yer almaktadır. Horasan ve Irak üsluplarının karşılaştırılması: Horasan üslubunda Arapça kelime ve terimler kullanılmazken, Irak üslubunda Arapça kelime ve terimler yaygın olarak kullanılmaktadır. Horasan üslubunda benzetme, Metafor ve ironiye zayıftır ve Sanki Türklerin çadırlarındaki özgür yaşantısı bu üslupla yansıtılıyordu. Ama Irak üslubu benzetmeler, Metaforlar ve ironilerle doludur. Horasan şiirinde dini davranış belirgin değildir, ancak Irak tarzı şiirde dini imalar ve terimler mevcuttur. Bu örnekler iki şiir tarzı arasındaki farkı ve bu iki tarzın şairlerinin düşünce ve tutum biçimlerini ortaya koymaktadır. Şairlerin divanlarından anladığımız kadarıyla her dönemde şiirin karakteri, o dönemin şartlarına göre değişmektedir. Irak üslubunda gazel, Divan şiirinin önde gelen biçimi olup çok meşhurdur. Gazel bir aşk şiiridir ve dünyadaki en zor ve karmaşık şiir biçimidir. Bu şiirde şairin yeteneği ve bilgisi ortaya çıkmaktadır. Şairlerin divanları bizim elimizdedir ve yazdıklarımın mantığını hiç kimse şairlerin divanlarının delilleriyle çürütemez. Eğer bu şiir kültürü önce Araplarda ortaya çıkıp sonra Farslara, sonra da Türklere ulaşsaydı, şairlerin divanlarındaki hakikatler tam tersine olurdu.
Eğitimli bir aptal, eğitimsiz bir aptaldan bin kat daha aptaldır.
Çiçek kabın dibinde yumuşak rüzgâr var
Gül parfümü esinti kokulu taze bahar
Acı ve ıstırabı bellek şuurdan sürelim
Şarap haramdır ama sevişmek nar suyu nar
Her şiiri mısra mısra aşk için yazabilsek
Havası Mesih nefes, aşktır rüzgârı Nigar
Gazelin her mısrası, ağzın saf şarabı
Neşe ve zevk mevsimi gülden parfümü Pazar
Lale fırını bahar rüzgârıyla kokuyor
Misk amber Tomurcuk, ter içinde Gülizar
Bölünme düşünceden, bütün olmaya çalış
Dost arası sevişmek emirdir bahardan yar
Sabah kuşundan geldi Nilüfer'in mesajı
Ensest konuşması gizemsiz olsun Nigar
Kâse başını örtme cübbeli gelme bana
İçelim ve içelim aşk için gelmiş bahar
Divan şiirinin en meşhur üsluplarından biri de Hin üslubudur. Öncelikle şunu iyi anlamak gerekir: Türkler, İslamiyet'ten önce de Hindistan'a göz koymuşlardı. Gittikleri her yere şiir okuma ve şiirsel sohbet kültürünü taşıdılar. Şüphesiz onların yaşam tarzında hikâye anlatmak hayatlarının bir parçasıydı. Türk yaşam tarzında hikâye anlatıcılığı şiirselliğe everilmiş, bu kültürle birlikte Türkler Dari dilini Hindistan'a getirmişlerdir. Bu insanlar Dari diliyle yaşadıkları deneyimlerden Urdu dilini oluşturmuşlardır. Örnek: Şu anda tüm Hint dillerinin konuşma dilinde ve Pakistan'ın resmi dili olan Urducada Türkçe ve Darice'den gelen ortak kelimeleri görebiliyoruz.
Türk milletinin büyük şairleri padişah saraylarında daima iyi bir yere sahip olmuşlar, saygı ve teşvik görmüşlerdir. Bu şairler farklı ırklardan olmalarına rağmen Divan'daki şiirlerin büyük çoğunluğu Dari dilinde yazılmıştır. Zira Dari edebiyatı Divan'ın edebi kültürünün merkezinde yer almaktadır. Hindistan'da bir Pers Sultanı olmadığını belirtmek gerekir; çünkü Persler, Hindular ve Araplar siyasi iktidarda değildi.
Bu Türkler Hindistan'da Urdu dilini oluşturdular. Bu dilin adı Türkçe bir kelimedir. Türkler yüzyıllarca bu dilin gelişmesine hizmet etmişlerdir.
Horasanlı ünlü Türk şair ve müzisyen Emir Hüsrev-İ Dihlevı Belhi, Hint müziğine ve Urdu diline pek çok katkılarda bulunmuştur. (MS 13. yüzyıl) Bu Horasanlı şair, Hint müziğine felsefe getirmiştir. Hint müziği de bu felsefeyle yaşamaya devam ediyor. Bu felsefe "Sa Ra Ga Ma Pa dhe Ni"dir.
Çok önemli bir noktaya değinmeliyim: 13. yüzyılda Hindistan'da Hint müziğinin temellerini atan Emir Hüsrev Balkhi, şiirleriyle şiir kültürünü güçlendirdi. O dönemde Batı'da, Divan edebiyatı kültürünün etkisi altında, Sicilya adasında ilk şiir biçimi yaratıldı. Bu, Horasan'da Horasan tarzında onlarca büyük Divan'ın var olduğu ve dört asır Horasan şiiri ve edebi kültürünün geçtiği bir zamandı.
Hint müziğinde Sa Re Ga Ma Pa Dha Ni nedir?
Sa, sağlam kararlılık. Re, güzel ahlakla hareket etmek. Ga, karar vermek, okumak ve daha fazlasını öğrenmek. Ma, gurur ve kibirden kurtulmak. Pa, maneviyatta saf ve temiz olmak. Dha, manevi değeri bilmek ve Ni, eğilmek, alçakgönüllü olmak. Bu kurallar 700 yıl önce bu Türk şairinin bir öğrencisi tarafından bir kitapta derlenmiş ve bugün Delhi Müzesi'nde saklanmaktadır.
Bu şair, Hint müziğine Horasan çalgısı Tabla'yı popüler hale getirmiştir. Hint müziği tabla etrafında şekilleniyor. Günümüz Afganistan'ında ataların mirası Horasan halkı tarafından yakından incelenmektedir. Hint müziğindeki bu yüz yılda, Kabil'den bir başka usta, Emir Hüsrev-İ Dihlevı Belhi 'nin mirasını yaşattı. Hindistan’a gelen bu usta Hindistan'ın " Müziğin tacı" unvanını aldı. Bu usta Hindistan'dan 16, Pakistan'dan 2 altın madalya kazandı. Hindistan, Pakistan ve Afganistan'da yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Bu öğretmenin bir hatırası: Afganistan'a gelen öğretmen, öğretmenin kız öğrencileri, öğretmen uçaktan inince saçlarını öğretmenin ayakları altında yerleştirmeye karar verirler, Öğretmen bu kararı öğrendiğinde bunu yapmamaları için mesaj gönderir. Öğretmen yanına Kuzey Afganistan bölgesine özgü çiçekler alıp Hindistan'a gidiyor ve uçaktan inince öğrencilerinin başlarına serpiyor ve şöyle diyor: Ben bu çiçekleri Emir Hüsrev‘nün memleketinden getirdim. Emeklerinizle Hindistan'ın ünlü sanatçıları olursanız, beni ve emır hüsrev yu mutlu edeceksiniz. Bu öğretmenin adı " Mohammad Hussain Sarahang ".
Her çiçeğin yaprağının söner bir gün rengi
Her günün yarınını unutma bu dünyada
Babür Türkleri döneminde Hindistan'da şiir zirveye ulaşmış ve Hindu üslubu adı verilen yeni bir üslup tarihe geçmiştir. Bu hanedanın kurucusu Zahiruddin Babür, Dari, Urdu ve Türkçe dilinde şair bir liderdi. O büyük bir şairdi. Babürîler şairlere büyük önem verirlerdi. Bu Türk padişahlarının saraylarında şairlere her türlü ikramda bulunuluyordu. Bu dönem, İran'daki Safevi Türklerinin Şiiliği resmi din olarak kabul ettiği döneme denk gelmektedir. Bu dönemde Osmanlı Türkleri ve Orta Asya ve Kuzey Afganistan'da Özbek Türkleri ile Safevi Türkleri arasındaki rekabet, dini bir rekabete dönüşmüştür.
(Not: Şah İsmail Safevi iki dilli bir şairdi. Şiirleri Türkçe ve Darice olarak mevcuttur.)
Arz Yazdım ben sana en iyi sultan yardım et
Teklifimi biliyorsın ey din iman yardım et
Şah İsmail'in şiiri
Bu gelişme İran, Horasan ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan çok sayıda şairin Babür sultanlarının sarayına gitmesine yol açtı. Bu şairlerin eserleriyle şiir yeniden evrimleşmiş, yeni bir üslup ortaya çıkmıştır. Bu tarzda dinin rolü zayıflatılmış, şiirde anlam önem kazanmıştır.
Bu dönemde yaygın olan şiir biçimi hicivli gazel tarzı olup, bu tarzı benimseyen şairler iki gruba ayrılmıştı. Birinci gruptaki şiirlerde şiirin her teması açık ve belirgindir, dil Irak üslubuna benzer kelimelerle karışıktır. İkinci grupta daha sıra dışı rivayetler yer alır ve her beytinde hayret verici manalar vardır.
Bu grubun şiirleri edebi değeri yüksek, insan zihnini bir hayal dünyasına hapseden, insan zihnine en yüksek zekâ düzeylerinin anlamlarını ifade eden şiirlerdir.
Bu şiir üslubunda toplumun farklı kesimleri şiire ilgi göstermiş, halkın ilgisiyle birlikte günlük dil de şiirin bir parçası haline gelmiştir. Başka bir deyişle, bu kez Divan edebiyatının şiir mucizesi, edebiyat diliyle halkın dilini birleştirerek bir köprü kurmuştur.
Bu şiir tarzı içerisinde Horasan'ın ünlü Türk şairi Bidel Dehlevi'nin çok önemli bir yeri vardır. Bu meşhur şairin her gazelinde, her beyittin manası insan zihnini büyüler. Şiir meclislerinde insanlar onun şiirlerinin anlamlarına hayran kalıyorlar. Sanki herkes şarap içmekten sarhoş olmuş gibi.
Şu gerçeği iyi kavramalıyız: Hindistan'ın kadim edebiyatı çok zengindir. Divan edebiyatı şairlerinin de bu zenginlikten yararlandığı şüphesizdir. Kültürler birbirini besler. Batı edebiyatını Hint saray edebiyatıyla karşılaştırdığımızda, bu edebiyatın sanatsal yönünün Batı edebiyatından çok daha üstün olduğu şüphesizdir.
Annem, cennetim, bütün mutlu anılarım senin sıcak kucağındadır
Anlamdan maddeye geçince, cennetin kollarına atıldım
Hayat seninle cennet oldu
Mutlu ve neşeli oldu
Hayatımın bütün duyguları senin sütünden geliyor
Anne kelimesi cennetin ta kendisidir
Bu, kalpteki şefkat ve ruhtaki tuz ananın ismindendir
İffet perdesini yırtanlar, çocukken anne sevgisini tatmayanlardır
Çünkü anne her şeydir.
Divan edebiyatının şiir kültürü, şiir üslubuyla birlikte gelişmiştir. Bu sanatın evrimi sırasında, üslupların içinde alt üsluplar ve yöntemler ortaya çıkmıştır. Bu algıya sahip olmalıyız şiir doğal seyrinde evrimleşmiştir. Türk çadırlarıyla başlayan bu yolculuk, Horasan saray edebiyatının kültürüne dönüşmüş ve adım adım gelişmiştir. Şimdi bu kıymetli cevherin tarihî döneminin hakikati, Şairler Divanı vasıtasıyla elimize ulaşmış bulunmaktadır. Bu kültür iki dünya edebiyatını karşı karşıya getirmiş, bu iki edebiyat birbirinden yararlanmıştır. Dolayısıyla insanlık tarihi boyunca kültürler birbirlerinin ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Bu kültürün etkisiyle İslamiyet'in doğuşundan sonra Horasan Türkleri, kendi çıkarları doğrultusunda tarihlerinin ikinci büyük dünya siyaset dalgasını yaratmışlar ve 19. yüzyıla kadar kurdukları büyük devletlerle Avrupa, Asya ve Afrika'da önemli roller üstlenmişlerdir. Unutmayalım ki insanlık tarihi boyunca dünyaya hükmeden tek güç edebiyat olmuştur. Moğollar gibi bir millet dünyayı fethettiğinde hemen başka bir milletin edebiyatı onu ele geçiriyordu. Örnek: Moğol devletleri, Türk edebiyatının etkisiyle Türk devletlerine dönüşmüşlerdir. İnsanlık tarihine baktığımızda büyük devletlerin kurulduğu her coğrafyada edebiyatın güçlü olduğunu görürüz. Örnek: Yunan edebiyatı Roma İmparatorluğu'nun kurulmasına yol açmıştır. Yunan edebiyatının bir medeniyetin doğuşunda etkili olduğu ve bu imparatorluğun medeniyetini inşa ettiği şüphesizdir. Örnek: Kur'an edebiyatı Araplara medeniyet getirmiş ve Arap devletinin kurulmasına yol açmıştır. Karl Marx'ın edebiyatı sosyalist devletlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Sicilya edebiyatı, Batı Avrupa'da Rönesans'ın doğuşuna öncülük etmiş, Batı medeniyetinin doğuşunda ve büyük devletlerin oluşumunda itici güç olmuştur. Çin'deki Kültür Devrimi yeni bir edebiyat yarattı ve bu yeni edebiyatla Çin dünyada büyük bir güç olma yolunda ilerliyor. Bir millet eğer büyük bir edebiyat yaratabilirse, aynı zamanda millî medeniyetini de inşa edebilir. Bir milletin millî edebiyatı yoksa medeniyetini satacak pazarlama aracı bulamaz. Unutmayalım ki, edebi maharet, bir milletin maddi ve manevi değerlerini başkalarına tanıtır. Edebiyat insanın temel özüdür, insan dilini ifade eder ve diğer insani değerlere öncülük eder.
Tenim, kokum, fiziğim, güzel ruhumla rağmen
Anlamadım ki Tanrım, beni yarattı neden?
Ebedi bu ressamın, gizemli bu dünyada
Sakladığı sır nedir? Kavramaz oldum ben, kimim ben?
Şimdi edebiyatı Çin'in kaderi ve tarihi bağlamında inceleyelim. Kuşkusuz her büyük millet edebiyatla yücelmiştir, bu yüzden Çin halkından bahsediyorsak, onların edebiyatını da anlamamız gerekir. Çin, dünya edebiyatının en önemli bölümünü oluşturur ve Çin metinlerinin tarihi 3.000 yıldan daha eskiye dayanır. Geçmişe duyulan saygı, Çin halkını kültürel kaynaklarını korumak için gayretle çalışmaya yöneltmiştir. Dahası, bu kaynakların korunması, 9. yüzyılda tahta baskının ve 12. yüzyılda kurşun baskının icat edilmesine yol açmıştır.
Kütüphanelerin derlenmesi ve çoğaltılması da Çin edebiyat geleneğinin aktarılmasında önemli bir rol oynamıştır. Nitekim Konfüçyüs ile başlayan klasik oluşum döneminden sonra Çin edebiyatının tarihi önemli ölçüde değişmiştir. Bu dönemden sonra Çin edebiyatı daha seçkinci bir hal almış ve zaman zaman tamamen yeni bir biçime bürünmüştür. Bu kitabın bu bölümünde, size Çin edebiyatının tarihsel yönlerini ve Çin'in ekonomik gelişiminin nedenlerini edebi bir bakış açısıyla tanıtacağım.
Ah sevgilim, ağlayan göze dönüştü hayatım
Harap etti el yazısı, viran oldu tahtım
Yüreğin kederinden, gelen özlem bin ateş
Besbelli bilmiyorsun, kışa dönüştü tadım
Ateşinle bu hayat, gül suyuna bağlıdır
Gelişin serap olmuş, geçersiz oldu hatım
Aklımın köşesinde, şeytan fısıltısı var
Kaşlarının hüneri le, bozuluyormuş sebatım
Kalbimin çaresizliğini, dudaklarına aktar
Ne olur sözlesin söz, aşksız olmasın bahtım
Ne oyun oynuyorsun, ey şuh neşeli dilbaz
Cömert ol oyunsuz gel, gül açsın bu hayatım
Çin edebiyatının Batı edebiyatından daha kadim ve zengin olduğu ve Batı edebiyatının gelişimine katkıda bulunduğu unutulmamalıdır. Örneğin, "Dao: Düşünce Yolu" adlı eser, özellikle İngilizce, Almanca ve Fransızca olmak üzere Batı dillerine 250 kez çevrilmiştir. Örneğin, "Konfüçyüs, Tao ve Budizm" adlı eser dünyanın ilgisini çekmiştir. Ancak tıpkı Türkler gibi Çinliler de edebiyatlarının mucizesi sayesinde emperyalist olamadılar veya ülkeleri fethedemediler. Kendi iç sorunlarıyla tek bir coğrafyayla sınırlı kaldılar. İnsanlık tarihinin en başarılı milleti, yüzyıllar boyunca saray edebiyatlarının mucizesiyle dünyaya hükmeden Türklerdir. Örneğin, Hint edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir, ancak önemli bir kısmı saray edebiyatıdır. Saray edebiyatı ile diğer edebiyatlar arasındaki fark şudur: Saray edebiyatı çoğunlukla şiirden oluşur ve teknik güzellik, içerik ve anlam zenginliği bakımından eşsizdir. Ancak Türklerin dikkatsizliği ve ekonomi ve siyasetteki geri kalmışlıkları nedeniyle, altın rengi, ünlü eserleri kadar canlı değildir.
İnsanlık tarihinde şiirsiz edebiyat olmadığını anlamalıyız. Şiirsiz toprakları fetheden tek edebiyat, Kuran ve Orta Doğu'nun diğer kadim dini metinleriydi. Hatta Belh ve Horasan'daki Zerdüştlerin dini metinleri ve Hint-Çin dinlerinin dini metinleri bile şiirsel bir üslupla yazılmıştır. Çin edebiyatı da şiirle başlamıştır. Çinliler ilk halk şarkılarına "Şi" ve "Şih" adını vermişlerdir ve düzenli beş kelimelik kıtalardaki ilk "şi" örnekleri MÖ 1. yüzyıla kadar uzanmaktadır. "şi", Han Hanedanlığı döneminde öne çıkmış ve 1200 yıl boyunca varlığını sürdürmüştür.
Kısa öykü Tang Hanedanlığı döneminde başlamış ve yazarlar bu dönemde kısa öyküler yazmaya başlamıştır. Bu öyküler başlangıçta tarihsel veya doğaüstü olaylara odaklanmıştır. Tarihsel kurgu Çin edebiyatında daha yaygındır, ancak daha yaratıcı bir biçimde başlamıştır ve bu unsurlar Çin'in en büyük romanı olan Kızıl Oda'nın Rüyası veya Taş Hikayesi'nde en belirgindir. Roman hem otobiyografik hem de gerçekçidir, ancak aynı zamanda yaratıcı ve mistiktir ve Rus edebiyatındaki Karamazov Kardeşler veya Fransız edebiyatındaki Kayıp Zamanın İzinde'nin Çin eşdeğeri olarak hizmet eder. Kızıl Oda'nın Rüyası, Çing Hanedanlığı dönemindeki Çin edebiyatının klasik başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Yazar, servetini ve konumunu kaybetmiş aristokrat bir aileden gelmektedir. Bir kurgu olmasına rağmen hikaye gerçekçi olarak kabul edilir ve aile üyelerinin karmaşık kuşaklar arası ilişkilerini kendi tarzına benzer bir şekilde tasvir eder. Hikaye, genç aşkın ve evliliğin iniş çıkışları etrafında dönerken, karakterlerin ruh halleri zamanın toplumsal çöküşünü yansıtır.
Kulaklarım flütün sözlerinde, aşktan mesajı var
Sensiz çiçek açmazmış, bana gelmezmiş bahar
Etrafımda çiçekler, avuçta cam şarap
Seni düşünüyorum, hayatımda aşk aşikar
Gözlerim her nefes de, dudakların dokunuşunda
Kadehin çalkalanmasında, aşktan bir sanat var
Bakarsan bana ey gül, şarap kadehin lütfuyla
Aşk çizgisinden gelir, gelirsen gelmez sonbahar
Hüznünü hazinesi, harabelerin kalbinde
İçindeyim üzüntü, üzüyor beni nar gülü nar
Gönlüm, gülün nergisinden, huzur istedi
Şeytanlı bakışla nergis, bahta vermedi ayar
Senin yanına gelsem, kader garip olmazdı
Aşık halime bakmadın, aşk camı kırıldı yar
(Nergis,göz)
Şimdi, Batı edebiyatının, özellikle de Alman edebiyatının Çin halkının kaderi üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu 20. yüzyıla gelelim. Karl Marx'ın ilgi çekici fikirleri Çin'e altın bir kapı açmıştır. 20. yüzyılın başlarında, Çin edebiyatını modernleştirme ve batılılaştırma hareketi büyük bir popülerlik kazanmıştır. O dönemde yalnızca yazılı metinlerde kalan ülkenin resmi klasik dili, yerel konuşma diliyle değiştirilmiştir. Serbest nazım ve sone biçimlerinde yazılmış yeni metinler, otobiyografik kısa öyküler ve senaryolar, Çin klasik geleneği yerine Batı modellerinin etkisi altında yazılmıştır. Klasik Çin edebiyatı genellikle beceri ve bilgi birikimiyle değerlendirilirken, 1919 sonrası Çin edebiyatı esas olarak sosyal ve politik bağlamı açısından değerlendirilmiştir.
1920'ler ve 1930'ların birçok Çin eseri, hem ulusal toplumsal sorunları ortaya koymuş hem de yazarların bu sorunlara uygun çözümler bulma konusundaki tereddütlerini göstermiştir.
1942'de Çinli bir politikacı, Marksist kuramcı ve devrimci şair olan Mao Zedong, "Edebiyat ve Sanat Üzerine Yanan Diyalogları" adlı kitabında komünist devrimcilere, edebiyatın amacının toplumun karanlık yüzünü yansıtmak veya yazarın kişisel duygularını veya sanatsal ilhamlarını ifade etmek olmadığını vurgulamıştı. (Not: Şair hükümdarlar tarihte Türk yaşamının bir parçasıdır ve Mao, Çin kökenli tek şair hükümdardır. Persler, Araplar ve Hindular'da tek bir şair hükümdar bile yoktur.) Bunun yerine, sosyalist kahramanlık ve idealizmin olumlu örneklerini sunmalı ve kitlelere ilham vermelidir. Ayrıca edebiyatın, seçkin aydınların değil, halkın, işçilerin, köylülerin ve askerlerin sesi olması gerektiğini vurgulamıştı. Başka bir deyişle, edebiyatı bir sınıftan kurtarıp popüler edebiyata dönüştürmüş ve edebiyatla Çin'in Kültür Devrimi Dönemi'ni başlatmıştır.
Kültür Devrimi (1966-1976) sırasında Mao'nun edebiyat ve sanatın halka hizmet etmesi ve sosyalizmi teşvik etmesi gerektiği ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalınmıştır. Batı edebiyatının bu başarısını önce Çin edebiyatına dönüştürmüş, Yani onu Batı ruhundan ve zihniyetinden ayırmış ve ona Çin kimliği vermiştir ardından edebiyatla Çin'in ilerlemesine altın bir kapı açmış ve bugün Çin de bu kapıdan geçmiştir.
Bu, Mao Zedong'un bir şair olması, yani bir şairin ruhuna ve revanine sahip olması olarak anlaşılmalıdır. Bu, Çin'in ekonomik ilerlemesinin edebiyatın gücü ve bir şair lider sayesinde mümkün olduğu anlamına gelir. Bu gerçeği Türk tarihi perspektifinden incelersek, tarihe iz bırakan büyük Türk liderleri ya Zahreddin Babür gibi kudretli şairler ya da Emir Timur, Gazneli Mahmut ve Kanuni Sultan Süleyman gibi şiire gönül veren kudretli liderlerdir. Edebiyatın Çin toplumundaki başarısı güneş kadar parlaktır ve bu ilerlemenin bir sonucu olarak insanlığın gelecekteki refahı hakkında büyüleyici hikayeler anlatılacaktır. Ruhlarını ve maneviyatlarını Batı'ya esir etmiş olanlara, bu kölelikten kurtulmak için Türk edebiyatını Türk tarihi merceğinden incelemeleri gerektiğini hatırlatmalıyım.
Edebiyatın mucizesini anlamak için şunu bilmek yeterlidir: "Mesnevi, Şems Divanı ve diğer eserleri Mevlana Celaleddin Rumi, din adamı olma onuruyla yazmamıştır. O, Divan edebiyatının değerli bir talebesiydi. Bunları Horasan Divan edebiyatının mucizesiyle yazmıştır."
Edebiyat edebiyat edebiyat
Gizli yüz güzelliğin, cazibesindeki şeytan
Beni benden almıştır, bırakmıyor sultan
Bir dost önünde, sanat sunmak kaba da olsa
Aşk sanatıyla geliyorum, bu aşkıma her an
Şimdi soru şu: Bütün zenginliklere sahip olan bir millet, yeni bir edebiyat ve yeni bir medeniyet yaratabilir mi? Bir diğer soru: Karanlık yoksa güneş ışığı yeni bir ışık bulabilir mi? Kendi geleceklerini kendi elleriyle köleleştiren milletlerin bu sorulara evet dediklerini anlamak gerekir.
Örnek: Bu köleleştirilmiş milletlerin zihninde Yunan edebiyatı şu şekilde tanımlanıyor: Yunan'da bir medeniyet vardı ve Yunan halkı her zaman entelektüel ve ileri bir halktı. Bu gelişmeler sonucunda Yunan aydın halkı yeni bir edebiyat yarattı. Bu dönem devam ederek Batılı milletlere kadar uzanmıştır. Batılı milletler, Yunanlılar gibi, her zaman entelektüel ve ileriydiler ve bunun sonucu olarak Batı medeniyetinin ayırt edici özelliğini yarattılar. Bu, bu milletlerin kendi elleriyle geleceklerine zindan inşa ettikleri ve köle olmaya hazır oldukları zihniyetidir.
Çim çiçeğin çöküntüsünü kaç itibarı var?
Eğer yakut olursan, kan taşından yaprak olma
Hayat insana düşman değildir; İnsanın en tehlikeli düşmanı insan zihnidir. Her insanın içinde bir "ben" vardır. İnsan aklı eğer bu "ben" tarafından yönlendirilmezse, o akıl başkaları tarafından ele geçirilir.
Gökyüzü dönene kadar ışıktan eksik
Sanatsız bilginin dolaşması olmaz beşik
Duyma gurur sevinçten, gelse eline
Her mutlulukta bin bir acı bitişik
Bu kölelerden Orta Doğu'da ünlü profesörler şöyle der: Avrupa hukuku, Roma İmparatorluğu hukukundan türemiştir. Bu bilgeliğe ne söylenmeli ah ah ah...
Şeyh kültürü hâkim olduğu için herkes bu mantıksızlığı kabul eder. Bu kültür her sınıfta, hatta ateistler arasında bile mevcuttur. Örneğin, ünlü bir bilim adamı ateistse ve Sofistike konuşuyorsa, kimse nedenini sormaz, çünkü adı ve şöhreti herkesin sofistikeliğini sorgusuz sualsiz kabul etmesini sağlar. Bir gün, Horasan'da olduğu gibi, Orta Doğu'da entelektüel kültür güçlenir ve insanlar o profesörlere sorarlarsa: "Ey profesörlük unvanına sahip ve yüksek Prestije sahip saygıdeğer profesör, elinizde belge var mı?" İnanın bana, bu kültür Orta Doğu'ya yayılırsa, profesörler arasındaki "Sofistikelik" azalacaktır. Şimdi soru şu: Avrupa hukuku, Roma İmparatorluğu hukukundan mı türemiştir?
Gerçek nedir?
Roma İmparatorluğu, İsa'nın doğumundan önce kurulmuş ve yüzlerce yıl varlığını sürdürmüştür. Bu süre zarfında onlarca siyasi değişime uğramıştır. Kuşkusuz her imparatorluk değişim ve devrim yaşamıştır, çünkü bu hayatın kanunudur. Şimdi, Orta Doğu zihniyetine sahip âlimlere soruyorum: Eğer bu hayatın kanunuysa, bir hukuk bir imparatorluğun ömrü boyunca imparatorluk hukuku olabilir mi? Başka bir soru: Roma İmparatorluğu'nun kanunları Orta Doğu âlimlerine nasıl ulaştı? Bir kitap aracılığıyla mı? O kitap nerede? Bu dünyanın tarihinde, iki bin yıl önce, yasalar kitapta yazılmış ve Orta Doğu profesörlerine ulaşılmış, Bu gerçek olabilir mi? Bu, Orta Doğu din çevrelerinde yaygın bir uygulamadır: Yalan söylerler ve yalanları Kuran mantığıyla çelişir ve bu yalana inandırıcılık kazandırmak için ona Peygamber'in hadisi derler. Ya da bu olayı rüyalarında görürler ve ak Sakallı bir şeyh onlara haber verir. Orta Doğu âlimleri rüyalarında Julius Sezar'a gidip ondan Roma İmparatorluğu'nun kanunlarını mı alırlar? Bu konuya başka bir açıdan bakalım. Batı tarihi, dinler tarihidir. Batı tarihinde "seküler" bir tarz yoktur. Örnek: Roma İmparatorluğu'nda Hz. İsa'nın düşüncelerini kabul etmediler ve onu en vahşi şekilde öldürdüler. Hz. İsa Orta Asya veya Hindistan'da olsaydı öldürülmezdi. Batı'da yaşam yasası tek bir düşünceydi ve o da şiddet içeren bir kültüre sahip tek bir düşünceydi. Örnek: Roma İmparatorluğu'nda, eğlence olsun diye köleler spor stadyumlarında vahşi hayvanlarla dövüştürülür ve köleleri öldürmekten zevk alırlardı. Bu kültür Doğu tarihi boyunca var olmamıştı. Şimdi Roma İmparatorluğu dönemindeki bu Batı yasasını Avrupa'nın laik yasalarıyla karşılaştırın. Bu iki yasa aynı olabilir mi?
Horasan zihniyetinde, biri "Bu Peygamber'in hadisidir" dediğinde, karşısındakinin yüzü donar ve bu solgun ifade şu anlama gelir: "Ey mantıksız! Herkesin Kuran'ı var ve her şeyi biliyor. Cevap ver: "Geçtiğimiz on dört asrın sözlerini nasıl anladın?" Birisi bu konuda bir Divan şairinden bir beyit alıntıladığında herkes gülümser. İşte bu iki düşünce ekolü arasındaki fark.
Saçlarının sevdasına düştüm başıma baştan yine
Vuruldum aşktan vuruldum bu karakaştan yine
Aşka hep zayıf oldum köle oldum yoluna
Bakmıyorsun taş kalpli, ağladım taştan yine
Şimdi soru şu: Batı'nın kendi edebiyatını tanımlamak ve başkalarına satmak için kullandığı Yunan edebiyatının hakikati nedir?
Bu edebiyat neden Yunanda ortaya çıktı da Türk, Hint veya diğer Doğu toplumlarında ortaya çıkmadı? Peki, Doğu edebiyatından farkı nedir?
Yukarıda söyledim gibi: Güneş ışığının kıymeti karanlıkla ölçülür, Zira karanlık, hayatın güneş ışığına ihtiyaç duyduğu yerdir.
Şimdi Yunan edebiyatının içeriğini inceleyelim ve bu edebiyatı daha net anlayabilmek için biraz düşünelim. Dünya evrim yasasıyla yaşıyor. Dünyada her şey değişiyor. Örnek: Bu kitabı yazdığımda, bir an sonra birkaç dakika önce olduğum yerde olmayacağım, Çünkü varoluşun hareketiyle birlikte benim yerim de değişti. Varlığımın her zerresinin ömrü bile bir an öncesine göre kısaldı.
Örnek: Işık hızının zihnimizde sabit bir yasası vardır. Işık hızını zamansal açıdan incelediğimizde hızının sürekli değiştiğini görürüz. Örnek: Yüz milyon yıl sonra...
İnsan hayatında her şey değiştiği gibi yaşam tarzı da değişiyor. Yaşamın bu değişim yasasında, her olgu zorunlu olarak kendi "rakibini ve karşıtını" yaratır. Örnek: Orta Asya'nın sert, sıcak ve soğuk iklimindeki Türklerin yaşantısını inceleyelim. Türkler için hayat rekabeti, direnişi ve zorlukları beraberinde getiriyordu. O iklim bu insanlara zorluklarla nasıl başa çıkacaklarını öğretti. Sosyal hayatı öğretti. Bu iklim, bu insanlara tek Tanrı'yı tanıttı. O da gökte onlardan çok uzaktaydı. Başka bir deyişle, bu insanlar tanrıların kölesi olmadılar. Şüphesiz bu iklim her Türk'e belirli bir tanrı vermemiş, onlar tek bir tanrıyla yaşamışlardır ve o tanrı da onlardan çok uzakta, gökteydi. Akıllarında tanrıların mucizesi yoktu. Bu insanların hayatlarında ne bir evliya ne de bir Hızır vardı, özgür doğada, doğanın zorluklarıyla karşı karşıyaydılar ve sorunlarla sadece kendileri mücadele ediyordu. Türklerin iklim ve yaşam koşulları büyük, otorite bakımından güçlü tapınakların inşasına uygun olmadığından Batı Kilisesi gibi dinî tapınaklar inşa edilememiştir. Bu yaşam tarzı bu insanlara laik bir yaşam kazandırdı. Herkesin zihninde evliya yoksa ve Tanrı ile iletişim kültürü yaygın değilse, Tanrı'nın işine kimse karışır mı?
Allah'ın işine karışılmazsa ve her insan gönülden Allah'a teslim olursa ve O gökteki Allah ise, Allah insanları yeni dinlere çağırıp onları ıslah edecek peygamberler gönderir mi?
İki dostu ayırır, gelse Kara gün
Karanlıkta Hızır İskender’den ayrıdır
Şimdi Yunan'ın coğrafi koşullarını, Ortadoğu coğrafyasını ve Hindistan coğrafyasını inceleyelim. Yunan dünyanın en güzel iklimine sahipti. Ortadoğu'da sıcak ve acımasız bir iklim vardı. Hindistan'ın sıcak bir iklimi, bol suyu ve verimli toprakları vardı. Yunan halkı sosyal hayat olmadan da yaşayabilirdi. İnsanlar Ortadoğu ve Hindistan'da da yaşayabiliyorlardı. Ancak Ortadoğu'da aşırı sıcak ve kurak hava insanların isyana yönelmesine neden oluyordu.
Sıcak ya ılıman bir iklimde her insanın bir tanrısı vardır ve olacaktı çünkü İklim istiyordu. Bu tanrı onunla birlikte var olabilirdi. Sıcak ve ılıman iklimin etkisi, her Yunanlının bir tanrısının olmasıydı. Ortadoğu'da herkesin bir tanrısı vardı, Hindistan'da da herkesin bir tanrısı vardı. Zira bu coğrafyalarda her tanrı her bireyin dostu ve yoldaşıydı ama Türkler için coğrafi iklim o kültürü sağlamamıştı.
Tanrı burada
Her güzel anda
Gülün kokusunda
Bülbülün sevdasında
Bir fakir çocuğun kahkahasında
Tomurcuğun terinde
Seninle benim aramızdaki sevinç gözyaşlarında
Nefretin kurban edildiği anda
Tanrı her yerde
Zühdün duasında
Bir delinin karmaşasında
Güneş doğarken evrenin doğuşunda
Tanrı her yerde
Söyle bana, neden uzaktasın?
Mesafeni kapatmak için neden başkalarının tutsağı oluyorsun?
Tanrı her yerde
Zihnini başkaları tarafından ele geçirildiğinde bile
Aklının ortasında
Eğer kendini tanıyabilirsen, masum gözlerinin içinde
Tanrı burada
Ortadoğu, Yunan ve Hindistan'da insan zihni tanrılara tutsaktı, Şüphesiz bu ülkelerdeki dinsel kültürlerde birden fazla tanrı vardı. Bu kültür kendi karşı kültürünü yarattı ve Ortadoğu'nun tevhit kültürü bu kültüre karşı ayaklandı. Hindistan'da kültür, tanrıların tek bir tanrı haline geldiği ve bu tanrının insanların yüzlerinde belirdiği yeni bir biçime büründü. Böylece her kutsal figürün heykeli, Tanrı'nın halk arasındaki varlığını simgeliyordu. Bu kültürde tapınaklarda kıbleyi gösteren bir heykel bulunurdu ve herkes heykelin önünde durup Tanrı'ya ibadet ederdi. Bu kültür Hindistan'da varlığını sürdürdü ve günümüzdeki din biçimini aldı.
Hindistan'da artık tek bir Tanrı vardır ve bu Tanrı, halk arasında heykel biçimindeki kutsal figürlerle yansıtılmaktadır. Bu ahlaki kültür, evliya tapınmasının doğmasına neden oldu ve bugün Hindistan'ın her yerinde Tanrı ile bağlantılı olduğunu iddia eden erkek ve kadın evliyalar var. Bu kültür, dünya basınında o kadar çok ilgi gördü ki, bu konuda en son çıkan haber Hintli dindar bir kadınla ilgiliydi. Kendini evliya ilan eden Hindistanlı bu kadın, Tanrı ile bir bağı olduğunu söylüyor. Bu haber BBC Farsçada yayınlandı.
Tanrı kula dost ise başkasıyla ne hacet?
Bir güce tapan biziz bin biriye bakmadan
Hindistan'daki evliyalık kültürü kendi karşıtını yaratmış olup, bugün Hindistan'da iki düşünce okulu bulunmaktadır. Bu iki ekolden biri, evliyalık kültürünü insan aldatmacası olarak kabul eder ve Hindu dininde ise Şirk olarak kabul edilip reddedilir. Bu iki düşünce birbiriyle çelişmektedir. Ortadoğu'nun evliya tapınma kültürü Hindistan'dakine benzemektedir ve İslam değerlerine aykırıdır.
Kırık kanatlı kuşum, cennet yolunu bilmem
Yalnızım bu dünyada, çaresizlikten gülmem
Hayatın divanından, güzel bir şey almadım
Cansız olmuş sözlere, ruhumla ben eğilmem
Merkezi Horasan olan Divan edebiyatı kültüründe Hindistan'ın siyasi yönetimi yüzyıllarca Horasan Türklerinin elinde kalmıştır. Hindistan'daki evliya tapınma kültürü bu insanları etkilemiş ve bu etki sonucu bu kültür halkın zihninde çok tanrıcılık ve putperestlik olarak kabul edilmiştir.
İslam mantığında Gaybın bilgisi Allah'ın elindedir. İslam'da her Müslüman mümin olmak için Allah'a ibadet ettiği için hiç kimse mümin olup olmadığını bilemez, ancak her Müslümanın mümin olup olmadığı ahirette ortaya çıkar. Kur’an-ı Kerim’in mantığında veli, Allah’ın razı olduğu kimsedir. Evliyaların ayrıcalığı Kur’an-ı Kerim’in mantığında ahirette ortaya çıkmaktadır. Bir kimse kendisine veya bir başkasına evliya veya mümin derse, bu uygulama Allah'ın hakkına tecavüzdür. İslam'da herkes kendisine Müslüman diyebilir, ama onu mümin ve evliya olarak tanıyan sadece Allah'tır.
İslam dininin Hindistan'daki evliya tapınma kültürüyle çatışması, Divan edebiyatı kültürünün var olduğu ülkelerde evliya tapınmasının reddedilmesine yol açmıştır. Bu reddedişle Divan edebiyatının var olduğu ülkelerde Şeyhlik kültürü ortaya çıkamamıştır.
Rana'nın mesajından, yan yana koymak gerek
Yaşam döngüsünde, yaşamın bahar, sonbaharını
Lisedeyken bir Hindu'ya sordum: Dininizde neden bu kadar çok tanrı var? Gülümseyerek şöyle dedi: "Eğer İslam, kıble için belirli bir adres belirtmeseydi, Hinduizm'deki gibi sayısız kıble olurdu ve dininizi incelemeyenler her kıbleyi Tanrı olarak tanırdı." Hinduizm'de Tanrı'ya ibadet için tek bir kıble yoktur. Bu özellik sayısız kıblenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu kıbleler Hindu dini kültüründe kutsal kabul edilen kutsal tapınaklardır. İslam dinini incelediğimizde, her toplumda Müslüman halkın şefaatçilerin varlığına inandığını görürüz. Bazen birinin kabrinden yardım isterler, bazen de Allah'a kısa yoldan ulaşmak için birini önder tayin ederler. Eğer bunların her biri İslam'da birer heykel olsaydı, her heykel bir kıble olsaydı, ibadet amacıyla her camiye onlarca heykel konulurdu.
Heykelperestliğin yasak olduğu İslam'da insanlar evliyalara taparlar. Yasaklanmasaydı durum ne olurdu? Hiç düşündünüz mü?
İslam dinini öğrenmeyenler ise her heykeli bir tanrı olarak görüyorlardı. İki din aynıdır, birinde heykeller tapınaklardadır, diğerinde ise akılların içindedir!
Öte yandan Müslümanların zihinlerinde, Tanrı'nın işinde ona yardım eden melekler ve Hızır gibi varlıklar vardır. Bu kültür Hinduizm'de de mevcuttur. Yani Hinduizm'de tek bir Tanrı ve onlarca yardımcı vardır ve İslam'da olduğu gibi evliyalar vardır. Birçok Hindu dininde bu evliyalar, Hinduların Tanrı'ya ulaşmasına yardım eden kişilerdir. İslam'daki çoğu Müslüman arasında bu kültür mevcut değil midir? Öyleyse fark nedir? Müslümanlar arasında İslam adı altında onlarca din yok mudur? Eğer İslam adında tek bir din varsa, Müslümanlar neden birbirlerine bu kadar karşıdırlar? Diyelim ki İslam'ın sayısız kıblesi vardı ve her grup melekler, Hızır ve evliyalar için tapınaklar inşa edebiliyordu. Hinduizm'de olduğu gibi sayısız tapınak ve heykel inşa edilmez miydi? Böyle bir durumda, düşünme ve araştırma kültüründen yoksun olanlar İslam'ı çok tanrılı bir din olarak görmez miydi? Bu dünya kültüründeki insanlar bir konuyu kabul etmeden önce ne kadar düşünür ve araştırırlar?
Not: Doğu tapınaklarının inceliklerini anlamak için Tayvan tapınaklarından bir örnek vereceğim. Örneğin, Tayvan tapınaklarında her biri Tanrı ile insanlık arasında belirli bir işlevi yerine getiren düzinelerce "heykel" bulunur. Örneğin, Sevgi ve Dostluk Heykeli, insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağlarını temsil eder. Yeterli bilgiye sahip olmayanlar, bunların her birini bir "tanrı" olarak hayal ederler. Tayvan dini mantığına göre, bunlar tanrı değildir. Bunlar, Tanrı'ya hizmet eden ve O'nun ilahi işlerinde iş birliği yapanların heykelleridir. Bu heykeller onları dünyada temsil eder. Öte yandan, Doğu'da barışçıl bir rol oynayan dinler söz konusu olduğunda, insan dinini ve dini yöntemini seçme konusunda mutlak özgürlüğe sahiptir. Yani, Orta Doğu ve Batı'da gördüğünüz her yöntemin Doğu'da bir karşıtı vardır. Bir diğer önemli konu ise “Cennet ve Müslümanlar” meselesidir. Çok basit bir şekilde ifade edeyim: Dünyada tek bir Tanrı vardır, bir Cennet ve bir Cehennem. Cennet ve Cehennem’in sahibi Allah’tır. Allah, ahirette kâfirlerin ve günahkârların Cehennem’e atılacağı, Müslümanların ise Cennet’te yaşayacağı bir yasa koymuştur. Allah bu yasayı her dinde belirtmiştir. Her dinden herkes bu yasanın sırrını bilir. Şimdi soru şu: Allah’ın ilahi mantığında “Müslüman” kimdir? Hz. Muhammed’in dinini takip edenlerden mi bahsediyorlar? Yoksa mantığın başka bir noktası mı var? Değerli dostlar, eğer İslam bir Arap’ı peygamber olarak seçmeseydi, “Müslüman” kelimesi kullanılmazdı. Bu kelime başka bir kelimeyle kullanılsaydı, mantık ve anlam değişmezdi. Kur’an literatürünün bu inceliğini anlarsak, hangi dine mensup olursa olsun, Allah’a inanan herkes kendisini “Müslüman”, yani Allah’a teslim olmuş biri olarak görür. O halde meseleye daha derinlemesine bakmamız ve "cennetin" herkese vaat edildiğini anlamamız gerekiyor.
Dünya acısı çoktur, bende tomurcuk yürek
Nasıl koyayım kumu, Saatimin camına?
Bu sözler beni düşünmeye sevk etti ve kendimi gece gündüz onların dinlerini anlamaya adadım ve insanların köle olma ve lider olma yeteneğine sahip olduğunu fark ettim. Tanrı bu iki zıt özellik le insan denen varlığı yaratmıştır. Allah, insan denen varlığı bu iki zıt özellikte yarattı. Anladım ki, eğer insan "ben “ini tanıyamazsa ve aklını onunla yönlendiremezse, aklı başkaları tarafından esir alınacak ve kendi aklının kölesi olacaktır. Bir insanın bu şartlar altında kendini rasyonel olarak görmesi ise bir trajedidir.
Dünya altın dolu çömleğe benzer canım
İçindeki şerbet değil acı tatlı sudur cananım
Merak etme uzun diye uzun yıllar var diye
Aksiyon olsa da hayat bitiş yakındır sultanım
Yunan edebiyatını anlamak için öncelikle Hindu dininin iklimini anlamamız gerekir. Hinduizm iklim ve coğrafyaya dayanmaktadır. Besbelli iklim ve coğrafya insan hayatında belirleyici faktörlerdir. Hindistan, Çin ve komşu ülkelerin iklimi Himalaya Dağları ve Hint Okyanusu tarafından şekillendiriliyor.
O coğrafyada bu ikisi o coğrafyanın kültürünün yaratıcılarıdır. Bu iki yaratıcı da yumuşak kalplidir. Bu iki yaratıcının yumuşak huylu ahlakı, bu coğrafyadaki düşünce ve yaşam biçimini yunan ve batı ve orta doğu ahlakına aykırı hale getirmiştir.
Hint Okyanusu'ndan Himalaya dağlarına gelen sıcak ve nemli hava geri dönerek bu ülkelere yağmur getirir. Yoğun yağışların etkisiyle bu ülkelerin coğrafyası verimli topraklar haline gelmiş, verimli topraklar da nüfusun artmasına yol açmıştır. Hinduizm, Budizm ve ortaya çıkan diğer dinler nüfus yoğunluğu elvermediği için bir tapınağa veya siyasi bir güce bağlı değildi. Ilıman iklim ve insan yoğunluğu bu bölgelerdeki dinlerin hoşgörülü olmasına yol açmıştır. Örnek: Hindistan'da yoksullar destekleniyordu. Hiç kimsenin onlara zulmetmesine izin verilmiyordu. Hinduizm'de toplumun en alt ve en yoksul kesimlerine baskı uygulayan zalim bir yönetici günahkâr kabul edilirdi. Bu kültür Hindistan'da hala yaygın olarak yaşanıyor. Örnek: Hindistan'da aç insanlar zenginlerin onlara yiyecek alabilmesi için her restoranın önünde oturuyorlar. Restoran sahibinin bu insanları restorandan uzak tutmaya hakkı yoktur. Yani Hindistan'da sınıflar arası bir efendi-köle kültürü yoktur.
İnsanlık tarihinin çok önemli ve hayati bir gerçeğini anlamak gerekiyor. Gerçek şu ki; Herhangi bir din, hükümetlerin veya zümrelerin eline geçtiği takdirde, hükümetlerin ve zümrelerin nitel yasaları o dine eklenir ve din gerçek yolundan sapar ve insanlar için bir işkence yeri haline gelir. Hinduizm'de yazılım boyutuna yeni tanımlar eklendi. Örneğin: Yoksullara ayrıcalıklı ayrıcalıklar tanıyan ve köleliği yasaklayan Hindu dininde, "kast" tanımı eklenmiş ve bu dinin tarihini bilmeyenlerin gözünde yoksullar "pis" insanlar olarak tanıtılmıştır. Bu tanım din tarafından yapılmamıştır, zamanla dine dışarıdan eklenmiş ve yeni bir kültür haline gelmiştir. Şu gerçeği anlamamız gerekir: En çirkin Hindu "kast" sistemi bile, en modern Batı ve Ortadoğu kölelik sistemlerinden daha onurluydu; Zira Batı ve Ortadoğu sistemlerinde, her kölenin hayatı zulüm nedeniyle tehlike altındaydı; Oysa Hindu din kültüründe fakir bir insanın hayatı garanti altına alınıyordu.
Not: Orta Doğu ve Batı kültürlerinde yetişmiş kişiler için "kast" kültürü algısı, entelektüel yapılarının bir yansımasıdır. Batı veya Orta Doğu'da yetişmiş kişiler içinse bu kültür, Batı ve Orta Doğu'daki sınıf baskısı tarihi ve bu kültürü Hinduizm merceğinden değil, Batılı ve Orta Doğulu entelektüellerin merceğinden görmeleri nedeniyle bir baskı biçimi olarak görünür.
Bu noktayı örneklendirmek gerekirse, örneğin: Her Müslüman Zerdüştlüğü ateşe tapan bir din olarak görür çünkü bunu Zerdüştlüğün mantığından değil, kendi dindarlıklarının mantığından bilir. Zerdüştlükte "ateş ışığı", "Tanrı'nın ışığı" için bir Metafordur ve Zerdüştlükte ışık, Tanrı'ya ibadet edilen bir yerdir. Bu dinin mantığı İslam'ın mantığına benzer. İslam'da bir ev, Müslümanların kıblesidir. Bunun nedeni, bu evi Tanrı'nın evi olarak görmeleri, hatta tarihini insanlığın başlangıcına kadar götürmeleri ve onu onurlandırmak için ellerinden gelen her şeyi yapmalarıdır. Zerdüştler Müslümanlara, "Ey Müslümanlar, siz Tanrı'ya değil, bir eve tapıyorsunuz" deselerdi, Müslümanlar bunu kabul eder miydi? Kabul etmezlerdi, ama aynı Müslümanlar Zerdüştleri ateşe tapmakla suçluyor. Biraz düşünmek daha iyi olmaz mıydı? Düşünebilseydik, zihnimizin içindeki dünya değişird
Hinduizm'in bu özelliği, dini kültürünü Orta Doğu ve Batı'nın dini kültüründen ayırmıştır. Örneğin: Orta Doğu ve Batı'nın dini kültüründe, siyasi güce ulaşmış her grup kendini dindar ve kutsal olarak tanımlamış ve diğerlerini dinden asi olarak tanıtmıştır.
Örneğin: Katolik’te bir lider vardır ve bu lider yüz milyonlarca Katolik'in gözünde "kutsal" bir kişidir, ancak bu kültür Hinduizm'de imkânsızdır. Hinduizm'de herkes başka bir dindarlık biçimini sunmakta özgürdür. Örneğin: Herhangi bir erkek veya kadın kendisini Tanrı'nın dostu ilan edebilir, yani kendisini "evliya" ilan edebilir ve kendisini diğerlerinden üstün görebilir. Katolikler arasında herhangi biri kendisini "papa" ilan edebilir mi? Veya Orta Doğu'nun dini kültüründe, siyasi güce ulaşmış her dini grup diğer grupların dinlerini özgürce uygulamalarına izin vermez. Kendilerini dinin ve Tanrı'nın tek temsilcisi olarak tanıtırlar. Bu kültür Hinduizm tarihinde var mıydı? Her toplumun şiiri ve edebiyatı, her toplumun bu özelliğinden yararlanır. Bu deneyim ve edebiyat yıllıklarından elde ettiğimiz kanıtlarla biliyoruz ki; Yunan edebiyatında renk yoktu, ya siyahtı ya da beyazdı. Ancak Hint edebiyatında belirli bir renk yoktu, siyah ya da beyaz. Yani bu edebiyat renkliydi, anlamlıydı ve güzellikle doluydu.
Aşkının tutkusu yüreğimde
Gülümsemelerinin sıcaklığı aklımda
Şefkatin her zaman içimde akıyor
Cennet kokusunu veriyorsun, baba
Sesin benimle
Sevginle doluyum
Hayat senin kollarında uçmaktır
Sözlerimi sana yazıyorum
Sen benim her şeyimsin canım babam
Bu özellik Hint edebiyatını etkilemiştir. Hindistan'da hayat şüphesiz renkliydi. Siyah ve beyaz diye bir şey yoktu. Ama Yunanistan'da, Batı'da, Ortadoğu'da siyah ve beyaz görünür oldu ve bu görünürlük farklı bir edebiyatın doğmasına yol açtı.
Bu coğrafyada, Batı ve Ortadoğu'nun tarihsel aşamalarından farklı olarak dinin müdahalesi, insanlık tarihinin tarihsel aşamalarına barışçıl bir biçimde damgasını vurmuştur. Örnek: Batı'da ve Ortadoğu'da görülen kölelik, bu coğrafyalarda görülmedi. Bu coğrafyalarda dinî kurallar, yoksulları korumak için insanları sınıflara ayırmış, her sınıfa sorumluluklar yüklemiş ve her sınıfın kendi arasında barış ve huzur içinde yaşayabileceği bir ortam yaratmıştır. Hindu dini kültüründe bir sınıftan diğerine geçiş, Batı ve Orta Doğu kültürlerinde olduğu kadar zor değildi. Bir kişi maddi imkânlara sahipse daha yüksek bir sınıfta yaşayabilirdi, ancak Batı'da zordu ve 20. yüzyıla kadar Amerika'daki siyah ayaklanmalar tarihe geçti.
Dinin yumuşak tavrı, edebi yöntemi de barışçıl hale getirmiş ve içeriğinde değerli "anlamlar" barındıran zengin bir edebiyat yaratmıştır. Binlerce yıllık zengin bir tarihe sahip olan Hint edebiyatı, her zaman dünyanın en üretken ve etkili edebiyatlarından biri olarak kabul edilmiştir. Kökleri Hindistan'ın çeşitli ve karmaşık medeniyet ve kültürüne dayanan bu edebiyat, antik destanlardan ve mistik şiirlerden çağdaş romanlara ve kısa öykülere kadar çok çeşitli tür ve üslupları kapsar. Türkler tarafından Hindistan'a getirilen Divan edebiyatı, Hindistan'ın zengin edebiyatından etkilenmiş, İki edebiyatın dostluğuyla Divan edebiyatı, "anlamın" değer kazandığı bir zirveye ulaşmıştır. Ama Batı'da ve Ortadoğu'da hiçbir şey barışçıl değildi. Çok zalim ve baskıcıydı. Diktatörlük yetkileri vardı. Bu yaşam Yunanistan'da siyah ve beyazın öne çıktığı yeni bir edebiyatın doğmasına yol açtı. Yani karanlığın karşısında bir beyazlığın olması gerekiyordu. İşte bu edebiyata realist edebiyat deniyordu. Siyahlığa karşıt bir beyazlığın olması gerektiği düşüncesi yunan felsefenin oluşmasına yardımcı oldu ve felsefe, tarihinin zirvesine Yunan'da ulaştı.
Ömür yürü yalan bu dünya
Göçer senden konan bu hava
Bu hayat ekin misali
Biçer bir gün durmaz bu neva
Yunan edebiyatı, batıdaki komşusu Roma'yı etkilemiştir. Bu etki büyük bir devletin oluşmasına yol açtı. Şu gerçeği iyi kavramalıyız: İnsanlık tarihinde ilerleme yolunda kazanılan her zafer, edebiyatın etkisiyle kazanılmıştır. Bu mucizenin önemini kavrayamayan milletler esarete mahkûmdurlar. Dijital dünyada edebiyat yine başrolde olacak. Yani hiçbir milletin sorunları edebiyat olmadan çözülemez.
Köleliğin bittiğini sanmayın. Bu facia her asırda vardır. Mesela zihnini "beniyle" yönetemeyenler, modern insan yüzüyle başkalarının kölesi haline gelmişlerdir. Şüphesiz zihinlerinin yönetimini başkalarına bırakıyorlar.
Batı Avrupa'da Rönesans edebiyatının ortaya çıkmasıyla birlikte Yunan edebiyatı ve Roma İmparatorluğu'nun mirası onların yolunu aydınlatan iki güneş oldu. Ancak Batı edebiyatı ilk olarak Divan edebiyatından etkilenmiştir, çünkü Batı edebiyatı İtalya'nın Sicilya adasında başlamıştır ve Sicilya edebiyatı Divan edebiyatı deneyiminden ortaya çıkmıştır. Benzer üslupta, kardeş şiirlerimiz var. Yani biri diğerinden türemiştir, bu mantığın tersi ise mantıksızdır, çünkü ikisi de şu anda mevcuttur. Batı edebiyatı ilk olarak Sicilya edebiyatıyla başlamış ve daha sonra Yunan edebiyatını keşfetmiş ve tanımıştır.
Yunan yazarlar şiir, trajedi, komedi ve felsefesi gibi önemli edebi türlerin öncüleriydi. Elbette Yunan olmak, bu yazarların Yunan topraklarında doğdukları anlamına gelmiyordu; daha ziyade, coğrafi kapsamı Küçük Asya'daki İyonya'dan (İyonya Anadolu'da bugünkü İzmir ve Aydın illerinin sahil şeridine Antik Çağ'da verilen addır. ) Ege Denizi adalarına, Sicilya'ya ve Güney İtalya'ya kadar uzanan Helenistik kültürden ortaya çıktıkları anlamına geliyordu.
Divan edebiyatının Batı edebiyatı üzerindeki etkisinin en önemli örneklerinden biri, Yunan ve Sicilya edebiyatlarının şiirsel üsluplarındaki farklılıktır. Bu iki edebiyat, şiirsel biçim açısından önemli farklılıklara sahiptir. Ancak Divan edebiyatı ile Batı edebiyatının şiirsel üslupları dikkat çekici derecede benzerdir. 9. ve 10. yüzyıllarda Horasan'da ortaya çıkan bu şiirsel ağın, o dönemde Batı'da bir şiir ve edebiyat kültürü olarak var olmadığını unutmayalım.
Yunanlılar tutku ve duygu dolu bir halktı ve bu tutku edebiyatlarında açıkça görülmektedir. Yunan edebiyatını o coğrafyanın iklimiyle incelersek, o iklimde başka bir edebiyatın var olması imkânsızdır. Ama bu coğrafyanın iki komşusu, biri Ortadoğu, diğeri Batı Avrupa, iklimin şekillendirdiği çok sert ve vahşi hayatlara sahipti. Elbette bu iki coğrafyanın etkisini Yunan edebiyatında görüyoruz. Yunan edebiyatına olan etkileri iki özellik yaratmıştır: Birincisi: Renkler Yunan edebiyatında görülür, gördüğümüz renkler arasında beyaz ve siyah vardır. Bu özelliğin yanı sıra Yunan edebiyatında trajik hikâyelerle de karşılaşıyoruz.
Tarihleri, hem savaş hem de barış zamanlarının zengin ve ayrıntılı bir portresini sunarken, kültür ve insanlar üzerindeki silinmez etkilerini de ortaya koymaktadır. Yazar ve tarihçi Edith Hamilton'a göre yaşam ruhu Yunan tarihinin her yerinde mevcuttur. Yunan Yolu adlı kitabında şöyle yazar: Yunan edebiyatı gri veya soluk değildir. Her şey parlak siyah-beyaz ya da siyah-kırmızı-altındır. Yunanlılar, insan hayatının geçiciliği ve ölümün yıldırım hızıyla geldiği gerçeğinin keskin, korkutucu bir farkındalığına sahiptiler. İnsan hayatının kısa olduğunu ve her türlü çabanın boşa gideceğini defalarca vurgulamışlardır, ama hayatın ve insan çabalarının geçiciliği her şeyi bu kadar güzel ve neşeli kılmaktadır. [...] Sevinç ve üzüntü, onur ve trajedi Yunan edebiyatında el ele var olur, ama ikisinin bir arada var olması çelişkili değildir. (Edith Hamilton, Yunan Yolu, s. 26)
Dünya neşesi pişmanlık yarası la arkadaş
Şarap içmemiz bin bir damla gözyaşı
Şimdi soru şu: Yunanlılar insan hayatının geçiciliğinin ve ölümün yıldırım hızıyla gerçekleşen gerçekliğinin neden bu kadar keskin ve korkutucu bir şekilde farkındaydılar ve neden insan hayatının kısalığını ve her türlü çabanın boşuna olduğunu tekrar tekrar vurguladılar?
Peki, bu düşünce Doğu edebiyatında neden yoktu? Doğu edebiyatında renkler neden belirsizdir ve siyah ile beyazı bulmak için neden "düşünmemiz" gerekir?
Cevap: İnsanlar iklimin, coğrafyanın ve dinsel inançların etkilerinden uzak yaşayamazlar. Ortadoğu'da iklim ve coğrafya insanları isyana sürüklemişti. Bu insanların dini inançları kolayca değişiyordu. Bu coğrafyada dinler hoşgörülü değildi, dinsel yasalar barışçıl değildi. Böylece halk baskı altına alınmış ve en ufak bir özgürlükten bile mahrum bırakılmıştır. Ilıman iklimden etkilenen Yunanlılar, Ortadoğu ülkelerine yakın olmaları nedeniyle bu ülkelerin kültüründen de etkilenmişlerdir. Batı Avrupa'daki yaşam, Ortadoğu'daki yaşamın bir başka yönüydü.
Merhaba şarkım
Sen benim hüznüm sün, sen benim sevincimsin
Canım vatan, Türkiye'm
Özgürlük tomurcuklar yüreğinde yaşıyor
Hayatımın kokusu parfümünden geliyor
Sen benim yaşamımsın
Sen benim sebebimsin
Canım vatan, Türkiye'm
İlkbahar kokusunu
Hep toprağından aldım
Dilediğim her şeyi hep esintinden aldım
Bedendeki ruhumsun
Bir sepet çiçeğimsin
Canım vatan, Türkiye'm
Her iki bölgede de huzurlu bir yaşam yoktu. Çok tanrılı dinlerin baskısı altındaydılar ve çok tanrılı dinlerden farklı olarak, tek tanrılı dinler de vardı. Bu iki tip çatışma halindeydi ve halk onların baskısı altındaydı. Doğu'da dinler herkese merhamet gösteriyordu, hatta hayvanlar bile dinin sevgi dolu kucağında yaşıyordu. Doğu dinlerinde hayvanları öldürmek günah sayılıyordu, ancak Batı dinlerinde Tanrı'yı memnun etmek için insanlar kurban ediliyordu. Yunanlılar arasında edebi kültürün gelişmesiyle birlikte insan dinlerinin acımasızlığı ve dehşeti yerini yeni düşüncelere bıraktı ve iki inanç oluştu: Biri ölümden sonra yaşama inanç, diğeri bu dünyada görülebilen her şeye inanç. Bu iki düşünce felsefeyi, felsefe de birçok düşünceyi doğurdu. Yunan edebiyatında renkler siyah ve beyazdı. Siyah-beyaz taraftarlar inançlarını kanıtlamaya çalışıyordu. Eğer insan kendi mantığıyla Tanrı'nın varlığını ispat etmeye çalışsaydı, karşı taraf tam tersini ispatlayacaktı. Doğu yaşamında böyle tartışmalara gerek yoktu, çünkü dinler ahlaki ve barışçıl davranışları uyguluyordu. Şunu iyi anlamalıyız: Adaletin ve demokrasinin istendiği toplumlarda, baskı da vardır. Zulüm de vardır Örnek: Kuveyt ve Katar gibi zengin Arap ülkelerine demokrasi ve adalet getirmek için çalışan var mı? Diyelim ki bu ülkeler fakirleşti, zulüm ve adaletsizlik ortaya çıktı. Adalet ve demokrasi değer kazanmaz mı? Bunlarda her türlü yaşam imkânı mevcuttur. Bunlar arasında, bu ülkelerde hükümet koltuğunda oturan bir aile üyesi ile halkı temsil eden bir kişi arasında anlamlı bir fark var mıdır? Yunan edebiyatına bu açıdan baktığımızda onu daha iyi anlayabiliriz. Batılı bir tanımla bakarsak, aklın iradesini Batılılara teslim etmiş köleleriz.
Utanç perdesi engeldir benimle dost arası
Ayırır mumdan fener, kelebek yarasını
Yunan edebiyatını tam olarak anlayabilmek için, onun bölümlerini anlamamız gerekir. Sözlü destanı, trajediden ve komediden, tarihi, felsefi yazılardan ayırmak gerekir. Yunan edebiyatı da kendi içinde belirli tarihsel dönemlere ayrılabilir: "arkaik", "klasik" ve "Helenistik".
Yunan edebiyatında trajedinin özel bir yeri vardır. Bu edebi eser, o coğrafyadaki insan yaşamının acımasız yüzünü yansıtmaktadır. Komşularının çatışan dinleri ve düşmanca inançları Yunanlıların zihninde karışıklığa yol açtı ve bu edebiyat ortaya çıktı. Şunu iyi anlamalıyız: Edebiyatın enerjisi gerçek hayattan gelir.
Adlarını bildiğimiz Yunan tragedya yazarları arasında yapıtları büyük ölçüde günümüze ulaşan yalnızca üç yazar vardır: Aiskhylos, Sofokles ve Euripides. Ama ilginç olan şu ki, üçü de dünyanın en büyük trajedi oyun yazarları arasında sayılıyor. Hamilton şöyle yazmış: Dünyanın en büyük dört tragedya yazarı vardır ve bunların üçü Yunan'dır. Bu bakımdan Yunanlıların trajedi alanındaki üstünlüğü açıkça ortadadır.
Şimdi soru şu: Doğu edebiyatı, hikâye yazma ve "anlam" aktarma konusunda Yunan edebiyatından daha güzel ve güçlüydü, peki Yunanlılar neden trajedide daha iyiydi? Bu soruyu iki edebiyatı karşılaştırarak cevaplayabilirsek, edebiyatı doğayla birlikte inceleyebilirsek edebiyatın önemini anlayabiliriz. Kur'an-ı Kerim'i inceleyenler bilir ki, elimizdeki Kur'an-ı Kerim küçük bir Kur'an'dır ve büyük Kur'an'ı anlamamız için bize bir rehberdir. Bu rehber kitabın mantığında Yüce Kur’an’ın ilkesi “tabiattır”. "Doğayı" bilmezsek, insanı bilemeyiz. İnsanlık tarihini bilemeyiz. Edebiyatı tanıyamayız. İklimin ve coğrafyanın her insan faaliyetinde rol oynadığını söyledim. Eğer bu gerçeği bilmezsek insan kendi aklının esiri olur ve aklı başkalarının eline geçer. O durumda herkes milli varlıklarını en iyi fiyata o kişiye satar. Örneğin: Batı edebiyatını sadece Batı tanımıyla anlarsak, zekâmızın yanlışlığını Batılılara sunan köleler oluruz. Batı söyleminin gerçekliğinden şüphe edip onu Doğu edebiyatıyla karşılaştırdığımızda Doğu edebiyatının ne kadar güçlü, güzel ve anlamlı olduğunu fark ederiz.
Farhad gibi değilsen, dileğin nedir söyle?
Eylem ölçeğinde canım hareketsiz kalma
Ortadoğu'da ortaya çıkan dinlerin Doğu dünyasıyla ilişkili olduğunu ve bu dinlerin Doğu'da kültürel bir etkiye sahip olduğunu kabul edersek, şu soru akla gelir: Ortadoğu dinlerinden farklı olarak, Hindiçin ve Orta Asya dinleri neden barışçıl bir görünüme sahip? Hangi Ortadoğu dininin ahlakı Doğu'ya yayılmıştır? Türklerin İslamiyet’le olan tarihi ilişkisini düşündüğümüzde şunu fark etmemiz gerekir: 9. yüzyıldan sonra Ortadoğu’da iktidara gelen Türkler, Arap İslamiyet’ini Türk İslamiyet’ine dönüştürmüşlerdir. Yani Arap din kültürünün savaşçı yüzüne barışçıl bir yüz kattılar. Şimdi bazı arkadaşlar İslam'ın barışçıl doğası hakkında bir şeyler söyleyebilirler. Evet, Kur'an-ı Kerim'in anlattığı İslam'ın barışçıl bir yüzü var. Çünkü Ortadoğu'nun çetin coğrafyasında bu ahlaka ihtiyaç vardı. İslam'ın gelişinden sonra Arapların İslam kültüründe barışçıl bir ahlak var mıydı? Yoktu, Böyle bir şey yoktu ve şimdi de yok. Ortadoğu zihniyetinde Tanrı'ya karşı açık bir mücadele var. Örneğin: Ortadoğu'daki her din grubunda, Tanrı'nın kitabı dindar olmak için yeterli değildir. Başka kitaplar da olmalı. Kitapların iç içeriği Tanrı'nın kitabının iç içeriğiyle çelişse bile önemli değil, kendi nedenleri var. Ancak kitapları Tanrı'nın kitabındaki düzenle karşılaştırmazlar Çünkü düşünce kültürü zayıf. Şimdi soru şu: Allah Müslümanlara yol göstermek için bir kitap gönderdi; her grup kendi kitabını eklerse, dindarlık zorlaşmaz mı? Öte yandan, bu kültür Allah'ın yol göstermesine karşı bir isyan değil midir?
Aldı boğazımdan hakikat, dedi o
Ne istersen benden? Dedim bu eylem
Hakikat dışı eylem cehennem kendisi
Ya gerçek adam ol ya hakikate teslim ol
Bu gerçeği anlamamız lazım, Yunan tarihinde ve Batılı ülkelerin halklarının tarihinde Ortadoğu dinleri egemen olmuş, bu egemenlik bu üç coğrafyada renklerin beyaz ve siyah olmak üzere iki renge ayrılmasına neden olmuştur. Örnek: Eğer kilise bir rengin beyaz olduğunu söyleseydi, her yönetici kilisenin bu söylemini halka zorla kabul ettirirdi. Orta Asya Türklerinin yaşamında bu özellik yoktu. Bu özellik Hindiçin ülkelerinde mevcut değildi kuşkusuz o coğrafyalardaki dinler barışçıl ve insanlarla uyumluydu. Sebebi ise dinlerin uzlaşmasıydı. İnsanın ve coğrafyanın dinlerle bir sorunu yoktu ama Ortadoğu ve Batı dinlerinde insanlar dinlerin kölesiydi ve insanın dinle bir problemi vardı ve bu problem şu anda da mevcuttur. Örneğin: Horasan ülkelerinde hiç kimsenin Kur'an-ı Kerim'deki İslam ile bir sorunu yoktur, Kur'an-ı Kerim'in dini onlara yeterlidir. Örnek: Afganistan'daki yarım asırlık savaşlar sırasında, Afganistan dışından gelen çeşitli gruplar halk arasında kendi grup dinlerini yaymaya çalıştılar, ancak başarılı olamadılar. Şimdi son grup Taliban'dır. Ya bu grup değişecek ya da siyasal ve toplumsal sahneden uzaklaşacak. Ama Ortadoğu'da Kuran'da anlatılan İslam hiçbir kesim için yeterli değil. Her grubun kendine has bir İslam'ı var. Her topluluğun kendine özgü bir İslam'ı varsa, o toplumda insanın Tanrı ile ilişkisi doğru çerçevede var olabilir mi? Gruplar arasında barış sağlanabilir mi? Her grup kendi İslam'ını uygulamaya çalışırsa Horasan halkı onlara saygı gösterir mi? Din halka ait olmalı, hükümetler ve gruplar dini yönetmekten uzak durmalıdır. Bu herkesin teyit edebileceği bir gerçektir.
Dudaklar köşesinden, misk amber akıyor
Güzel koku bu aşktan, sevda ateş yakıyor
Rüzgâr getirir verir, sabah akşam kokuyu
Sen benim şifam oldun, kalbim sana bakıyor
Biliyorsun sen beni, cana ey can sevgilim
Tatlı gülümsemeler, bu aşk için akıyor
Meyve vermeyen fidan, kıymetli zer olur mu?
Mücevher aşkla dolu, zer ziynet takıyor
Gel, sen ve ben baş başa, aşk için oturalım
Kalbim bu Pervin için, hep bu aşka bakıyor
Artık Batı edebiyatını doğru anlamak zorundayız. Batı edebiyatını bütün ayrıntılarıyla incelediğimizde Batı tarihinin karanlık dönemini anlayabiliriz. Bana göre her tarihçi edebiyattan başlamalı. Hiç şüphesiz herhangi bir coğrafyanın edebiyatı, o coğrafyanın tarihinin gerçek ruhunu yansıtır. Zira herhangi bir coğrafyadaki gerçek olaylar yazıya ve şiire konu olabilir. Batı edebiyatı Sicilya adasında başladı. Peki, şimdi soru şu; neden Fransa'da, Almanya'da veya İngiltere'de başlamadı? O coğrafyalarda edebiyat yok muydu? Neden Sicilya? İnsanlar yaşadıkları her coğrafyada kendilerine özgü bir edebiyat yaratırlar. Ama Batı edebiyatı ve Batı medeniyeti neden Sicilya adasında başladı? Bu sorunun cevabını Sicilya coğrafyasında bulabiliriz. Şu gerçeği iyi kavramalıyız: Batı edebiyatı ve Batı medeniyeti, Yunan edebiyatıyla, Roma edebiyatıyla, Roma medeniyetiyle başlamamıştır; Yunan edebiyatı, Yunan ve Roma uygarlığı Batı Avrupa'nın her köşesine ulaşmadığı için Batı'da Orta Çağ başlamış ve bu dönem Bizans da dâhil olmak üzere tüm Avrupa'yı kapsamıştır. Sicilya'da başlayan Batı edebiyatı ve medeniyeti, Sicilya'nın Müslümanlar tarafından işgali, Müslümanlar ile Bizans arasındaki kanlı savaşlar ve Türklerin Bizans topraklarına yönelik saldırıları gibi olaylardan etkilenmiştir. Bir gerçeği daha anlamamız gerekir: Anadolu'yu istila eden Horasan Türkleri, Horasan'da Türk edebiyatının ve medeniyetinin merkezi olmuştur. Örnek: Divan edebiyatı Horasan'da doğmuş ve Horasan Türkleri aracılığıyla Doğu'ya ve Batı'ya aktarılmış, ancak bu edebiyatın çekirdeği Horasan'da kalmıştır. Örnek: Çağdaş Türk dili, Emir Ali Şir navai tarafından Horasan'ın Herat kentinde (Afganistan'da) yaratılmış ve bu dilin ana nüvesi Horasan'da oluşmuştur. Bizans topraklarına giren Horasanlılar saraylarında edebiyata büyük önem vermişler ve şiire büyük itibar ve Prestij vermişlerdir. Türk padişahlarının saraylarında ortaya çıkan şiir ve edebiyat eserleri saray kültürünü şekillendirmiş, bu kültür bu coğrafyada insan hayatının her alanını etkilemiştir. Bu gerçeği Osmanlı sarayında da görebiliriz. Osmanlı padişahları arasında şiir divanından uzak olan hiçbir padişah yoktur, hatta şair padişahlarımız da vardır, bu şairler: Sultan II. Bayezid Han
Sultan IV. Murad Han
Sultan I. Mahmud Han
Sultan III. Selim Han
Sultan II. Mahmud Han
Sultan Abdülaziz Han
Sultan IV. Mehmed Vahideddin Han.
Tezimi kanıtlamak için bile, şu anda İstanbul'un ve Türkiye'nin diğer şehirlerinin her köşesinde yazılı belgeler var. Örneğin, tarihi eserlerdeki Osmanlı dönemine ait her yazıtta, yazıtlar "Divan edebiyatı şiiri"dir. Türkler dışında hiçbir millet bu onura sahip değildir. İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan vb.'deki tarihi anıtları ziyaret ederseniz, bunlar yalnızca Türklere aittir. Benzer şekilde Ortadoğu ve Balkan ülkelerinde yazılardaki her şiir Türklere atfediliyor. Dünya tarihinde rakibimiz var mı?
Bu gerçeği iyi anlamamız gerekir, İnsanlık tarihinde, ister Doğu'da ister Batı'da olsun, kralları arasında en az iki veya üç şair bulunan hiçbir ırk olmadığını anlamalıyız. Farslarda yoktur. Hindularda, Ruslarda, Çinlilerde, Araplarda ve Batılılarda yoktur.
Bu inci, Divan edebiyatıdır ve bu edebiyat Türklere aittir ve bu edebiyatın iç içeriği Batı edebiyatından çok daha yüksektir. Örneğin: Batı edebiyatında her şey çok basit ve siyah beyazdır, ama Divan edebiyatında "şair" şeytanın zekâsıyla oynar. Örneğin: Amerika'da, Hollywood'da harika fantastik filmler vardır. Filmlerinin olay örgüsünde ilginç sahneler vardır. Bu sahnelerin hiçbiri bu dünyanın özünde değildir. Her sahne insan zekâsını düşünmeye çeker ve onu sürprizlerle dolu yeni bir sahne beklemeye zorlar. Divan edebiyatının bu özelliği vardır. Yani Divan edebiyatının her beytinde, her şiirinde insan zekası harekete geçer, çünkü kelimelerin dansı insan zekasına anlam verir, şeytandan bir zeka olsa bile düşünceye dalar. Örneğin: Sözcük dansındaki ustalığıyla ünlü Türk şair "Mirza Muhammed Ali Saib Tebrizi" şiirinin her bir mısrasındaki sözcükleri öyle bir düzenlemiştir ki, her edebiyat ustası bu büyük Türk şairinin şiirlerini kendi bilgisine göre tanımlar ve bu tanımdan ün kazanır. Yani, "doktor" ve "profesör" gibi unvanların bir kişinin ismine prestij kazandırdığı Batı ve Orta Doğu kültürlerinde, saray edebiyatı ülkelerinin insanları arasında, saray şairlerinin şiirlerinin çözümlenmesi prestij kazandırır. Bu özellik Batı edebiyatında görülüyor mu? Şimdi soru şu: 21. yüzyılda pek çok kardeşimiz atalarının tarihini bilmiyor. Bazen Divan edebiyatının Araplara, bazen de Farslara ait olduğunu düşünürler. Bunların zekâsına gülelim mi, ağlayalım mı?
Yüreğimden söylerim, beni bir sarhoş yap
Bülbül olsun dilim, hep doğruyu söylesin
Öte yandan Horasan Türkleri 9. yüzyıldan sonra Ortadoğu'da giderek siyasi ve askeri güç kazanmaya başladı. Ayrıca Divan edebiyatı kültürü Araplar arasında da yayıldı. Bu kültürü tanıtmak için "Aruz İlmi" Arapça olarak yazıldı.
Sicilya adası, Sicilya Emirliği adı altında bir İslam krallığıydı. Müslümanlar Sicilya adasına 831'den 1091'e kadar hükmettiler. Başkenti Palermo olan ada, bu dönemde İslam dünyasının en önemli kültürel ve politik merkezlerinden biri haline geldi. Bu dönemde ada halkının Müslümanlarla çok fazla teması olmuştur. Divan edebiyatının bu adaya Müslümanlarla birlikte geldiğine şüphe yoktur.
Sicilya adasında Müslümanlar ile Bizanslılar arasında kanlı bir savaş dönemi yaşandı. Türklerin Bizans topraklarına gelişi Sicilyalar için büyük bir şok oldu ve onları Avrupa'nın geri kalanından daha uyanık hale getirdi.
Bu tarihi gelişmeler Horasan saray edebiyatı şiirinin Sicilya'da yankı bulmasına sebep olmuş, Sicilya'da gazel şiiri türü yeni bir üslupla ortaya çıkmış ve bu şiir türü Batı edebiyatının başlangıcı olmuştur.
Neden Gazel?
Cevap: Divan edebiyatı sürekli olarak gelişmektedir. 13. yüzyılda bu şiir biçimi, Divan edebiyatının Irak şiir tarzında zirveye ulaşmış ve çok ünlü olmuştur. Güzelliği ve aşkı yansıtan bu şiir biçimi, her şiir severin kalbini fethetmiş ve bugün bile ünlüdür. Örnek: Günümüzde, Gazel'in güzelliğiyle taşları dans ettiren Kuzey Afganistan'dan kadın şairlerimiz var. Şiirin içeriği her zihni düşündürür. Bu özellik, bu şiir biçiminin Sicilya'da yeni bir yüzle ortaya çıkmasının nedeni olmuştur.
Gitti can ve cihan aşkın yüzünden
Ne işim var cihanda? Aşkın cihan olmuş
Şiir ve edebiyat Horasan yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğundan, bu kültür Türklerin gelişiyle birlikte dalgalar halinde Anadolu'ya ulaşmıştır. Örnek: Horasan'da Türk dilinin Rönesans’ını yaratan Ali Şir Nevai önderliğinde Osmanlı Devleti'nde şiir ve edebiyat hayatı devam etmiş, Nevai'nin hizmetlerinin etkisiyle Çağatay Türkçesi 20. yüzyıla kadar dünya Türklerinin edebi dili haline gelmiştir.
Bu dönem Türklerin Avrupa tarihinde ikinci kez fetihlere başladığı dönemdir. Avrupa tarihine Avrupa perspektifinden baktığımızda Türklerin Avrupa tarihinde unutulmayacak, baskıcı ve saldırgan bir halk olduğunu görürüz. MS 3. Yüzyıldan sonra Türklerin Avrupa'yı istila etmesiyle Avrupa tarihinde karanlık bir döneme girilmiş ve bu dönem İstanbul'un Horasan Türkleri tarafından fethine kadar devam etmiştir. Bu düşünce her Avrupalı tarihçinin zihninde mevcuttur. Edebiyatta güçlü, medeniyet tarihi uzun olan bir milletin, insanlık tarihinde saldırgan bir millet haline geldiğini iyi anlamalıyız. Hiçbir istisna yok. Örnek: Cengiz Han, Orta Asya medeniyetiyle dünyanın büyük bir bölümünü fethetti. Fakir bir milletten geliyordu ama zekâsı ve nüktedanlığı ona yardımcı olmuştu, Türk medeniyetinin tecrübesinden yararlanmıştı ve fetihlerini Türklerle işbirliği yaparak gerçekleştirmişti. Horasan Türkleri Anadolu'yu istila ederek muhteşem Osmanlı İmparatorluğu'nu kurdular. Avrupa açısından bakıldığında, Osmanlı'nın Avrupa topraklarına ayak basması, Avrupa tarihindeki ikinci Türk istilası anlamına geliyordu ve Avrupa'yı bir kez daha korku sardı. O tarihten itibaren Avrupa'nın geleceği Türk korkusuyla şekillendi.
Anadolu'nun siyasi fetihlerinden en çok etkilenen coğrafya ise Sicilya adası olmuştur.
İnsanın tabiatında düşman ne kadar güçlü ve acımasızsa, o kişi o düşmandan her türlü sanatı öğrenir Örnek: Türklerin Orta Asya tarihinde, Türklere en güçlü düşman "kurt “tu. Kurt Türklerin hayvanlarına hiç acımıyordu. Türklerin kurtla savaşı Türk yaşamının bir parçasıydı. Bu düşman Türklere birçok sanatı öğretmiş, Türk halk hikâyelerinde Türklerin rehberi ve anası olmuştur. Dikkat edilirse "eşek" Türklerin en yakın dostuydu, çünkü her Türk işinde hizmetçiydi, ama yırtıcı bir hayvan olmadığı için Türk halk masallarında adı geçmezdi. Şimdi Sicilya adasının haritasına baktığımızda bu adanın stratejik açıdan değerli bir noktada yer aldığını görüyoruz. Eğer Türkler bu adayı fethetmiş olsaydı, Avrupa tarihini farklı şekilde şekillendireceklerdi. Ama ada kendi kimliğiyle varlığını sürdürdü ve Batı edebiyatının ve Batı medeniyetinin başlangıç noktası oldu.
Dolaşmış saçlarını bırak üstüme
Gecenin havasını istiyor yürek
Şiirde Gazele benzer bir şiir türü de Sicilya adasında ortaya çıkmıştır. Bu şiir tarzının otantik bir belgesi elimizde bulunmaktadır. Bu şiirsel üslup Sicilya'da ortaya çıkmasaydı, tarih farklı yazılırdı.
Adı "Sonnet"tir ve Türkiye'de "Sone" adıyla bilinir.
Sonnet kelimesi İtalyanca "sonnetto" kökünden gelir ve "küçük şarkı" anlamına gelir. Bu şiirsel biçim Sicilya'da ortaya çıkmış ve Fransa'ya ulaşmış, Fransa'dan İngiltere'ye ulaşmış ve William Shakespeare ile birlikte dünya çapında ün kazanmıştır. Bu şiir biçimi, William Shakespeare ile birlikte İngiliz şiirinin kalbi haline geldiğinden, bugün İngilizce konuşan toplumlarda oldukça popülerdir.
Petrarca'nın soneleri olarak da bilinen İtalyan soneleri, Sicilya sonelerinin gelişmiş bir biçimiydi; Sicilya stilinin monoton, dönüşümlü ritmi yerine, uyak ve ritimde ince değişiklikler kullanılıyordu. Lirik tarzı şiirlerinde ilk kullanan kişi Dante Alighieri'dir. Ancak lirik kompozisyonda Francesco Petrarca'nın etkisi nedeniyle İtalyan stili onun adıyla anılmaya başlandı.
İtalyan sonesinden türetilen Fransız sonesi, zincir kafiyeden çok beyitlere yakın bir üsluba sahiptir. İtalyan üslubunun bir evrimi olan İngiliz sone üslubu, büyük ölçüde İtalyan alternatif uyak ve Fransız beyit üslubunun birleşimidir. İngiliz sone üslubunun en büyük temsilcileri Shakespeare'in soneleridir. Bu sonelerin etkisi o kadar büyüktü ki İngiliz sone stiline "Shakespeare stili" denildi. İtalyan stilinden uyarlanan soneler üzerinde Edmund Spenser'in de büyük etkisi olmuştur; Hatta bu Sonelerin formatına "Spinner tarzı" denilmiştir.
Sone şiiri ile gazel şiirini yan yana düşündüğümüzde, bu iki şiir türünün adeta kardeş olduğunu görürüz. Sicilya adasının coğrafyasını ele alıp adanın Müslümanlarla ilişkilerini incelediğimizde, bu iki kardeşin sanki ortak bir anne ve babaları varmış gibi, ortak bir başlangıç noktasına sahip olduklarını görürüz. Şimdi soru şu: Bunlardan hangileri büyük, hangileri küçük?
Baba!
Oğlunun söylediklerini dinle
Varlığımın doğuşumun sebebi
Adının mucizesiyle huzurluyum
İsmin, varlığın dayanağıdır
Anemon gibi kokuyorsun, sevenlere sevgiyi öğretiyorsun
Yeşilim, bahar çiçeğiyim, bana ne verildiyse, babalık armağanındır
Gazel formatının tarihçesini bilen herkes bu soruya cevap verebilir. Sonnet şiirinin biçimini Avrupa perspektifinden incelediğimizde, bir Avrupalı Horasan şairlerinin şiir edebiyatını inceleyip bir cevap verebilir mi?
Hayır, bu mümkün değil. Her Avrupalı, Avrupalı zihniyetiyle karşılık verecektir. Kendimizi tanıtmadığımız için bu hata bizimdir.
Avrupa'da 'pazarlama' zihniyeti var ve Güçlüdür. Kendi kafalarına göre her şeyi dünyaya satıyorlar. Şüphesiz insanlık tarihinin gerçeği budur. O halde güç sizin elinizdeyse ve reklamınızın alıcısı varsa, bu dünyadaki her yeniliğin başlangıcı sizindir.
Sicilya edebiyatı, Divan edebiyatındaki Irak üslubuyla çağdaştır. Divan edebiyatında Horasan üslubundan sonra Irak üslubu ortaya çıkmıştır. Bu dönem Türklerin Ortadoğu ve Mısır'da siyasi ve askeri güç sahibi olduğu, Moğol istilasının dünyayı sarstığı bir dönemdi. Hindistan'da Urdu dili ve Hint müziğinin temelleri bu dönemde Türkler tarafından atılmıştır.
Horasan üslubu MS 9. 10. yüzyılda zirveye ulaşmıştır. Bu tarzdaki meşhur divanlardan biri, Sultan Mesud Gaznevi döneminde, ünlü şair Ebu Necam Manuçehrî tarafından Türk sultanı için yazılmıştır. Bu divan Müseddes'in şiir tarzındadır. Benzer bir örüntüyü Sicilya edebiyatında da görüyoruz.
Gazne ve Sicilya'da bu şiir biçiminin varlığı geçerli bir belgedir, çünkü bu biçim MS 9. ve 10. yüzyıllarda Horasan saray edebiyatı üslubuyla zirveye ulaşmıştır ve o dönemde Avrupa'da şiir kültürü yoktu. Sicilya'da şiir kültürü yoktu. MS 13. yüzyılda başlayan Sicilya şiir kültürü, bu biçimin popüler hale geldiği yerdir. Şimdi soru şu: Eğer saray edebiyatı Sicilya'daki Batı edebiyatının gelişimini etkilemediyse, bu biçim nereden geldi? Bir diğer soru da şu: Biz Türkler ulusal tarihimizi ve edebiyatımızı korumazsak, Avrupalılar ve Farslar tarihi gururumuzu koruyacak mı?
Ünlü Türk şairi Muhammed Fuzuli bu formatta iki dilde şiirler yazmıştır.
Batı'da yaşayan Farsların edebiyatta güçlü bir varlığı vardır. İnsanlık tarihi göstermiştir ki, edebiyatın kıymetini bilen bir millet, çok sayıda insanın zihnini fethedebilir. Edebiyat en etkili silahtır; Herhangi bir güçlü düşmanı dize getirebilir. İran Persleri, edebiyat sanatıyla "İran" isminden büyük bir sahte tarih yaratmışlardır. Şimdi mantıksal olarak düşünelim, Persler İran coğrafyasında iki kez iktidara geldiler. Sasanilerin Pers olduğunu varsayarsak, üç defa siyasi iktidara gelmişlerdir. Bu coğrafyanın tarihinde Türklerin hâkimiyeti yüzde yetmişin üzerindedir ama Avrupalıların ve bizim dostlarımızın zihninde Farslar 2500 yıl İran'a hükmetmiş bir ırktır ve Divan edebiyatı da bu ırktandır. Bu düşünce tarzı Fars ırkçılarının fantezilerini yansıtmaktadır. Bu sadece bir hayal ama bunu herkese çok iyi pazarlamışlar. Peki, biz Türkler bu trajediden ders çıkarabilir miyiz?
Sicilya edebiyatı ile Divan edebiyatı arasındaki ilişkiyi ayrıntılı olarak inceleyerek " Yeni Tatlı Üslup" adlı bir kitap yazdılar. Bilimsel çalışmaları saygındır, ancak bu kitapta sözü edilen bütün tarihi onurlar Perslere aittir. Kendi Türklerimize sormalıyız: Tarihini ve edebiyatını bilmeyen bir millet, Farsları suçlu sayabilir mi? Avrupalıları suçlayabilirler mi?
Annem, ruhum ve yüreğim
Ey Allah'ın sevgisinin en bol olduğu kişi!
Senin bol sevgin, insanın ömrü boyunca ibadet ettiği cennetten esen esinti gibidir
Allah'ın lütfunu herkesten çok kazanan kişi, sensin canım annem
Sen Allah'ın cennetinin bir sembolüsün, şüphesiz sana özel nitelikler vermiş
Coşkun bir pınar gibi bir gönülde sevgi verilmişse, şefkati ana kucağındandır
Dünyada senin gibisi yok canım annem
En iyi tomurcuk sana bir gülümseme vermiş
Çünkü sen bir güldün ve bir çiçeksin
Şüphesiz, Horasan Divanı edebiyatından etkilenen Avrupa edebiyatı Sicilya adasında başladı. Hiçbir mantık bu iddiayı çürütemez çünkü her gerçek güneş kadar görünürdür.
MS 13. yüzyılda Avrupa'da güçlü bir edebiyat ve toplumsal ilerleme yoktu. O zamanlar Avrupa cehaletin ve kendi tarihsel çelişkilerinin esiriydi. Örnek: İtalya'nın tek bir devleti yoktu Yerel yönetimlerin bir karışımı vardı. Almanlar küçük eyaletlere bölünmüştü. Paris küçük bir şehirdi ve hiçbir siyasi nüfuzu yoktu. Yani o zamanlar Avrupa'yı Doğu ile karşılaştırmanın bir yolu yoktu. O koşullarda, Sicilya adasında Divan edebiyatının etkisiyle yeni bir edebiyat doğdu ve oradan Avrupa medeniyeti yavaş yavaş şekillendi. Bu edebiyat Batı Rönesans edebiyatının lokomotifi oldu. Deneyim kazanıldı, olgunluğa erişildi ve Rönesans dönemi başladı.
Şu gerçek: Edebiyat, döneminin modern dünyasının bir ürünü değildir; tam tersidir. Edebiyat, çalkantılı bir coğrafyada ortaya çıkar ve medeniyete bir pencere açar. Örnek: Divan edebiyatı Türklerin göçebe olarak yaşadığı dönemde Türk çadırlarında ortaya çıkmıştır. Örnek: Türklerden önce Persler şehirleşmiş ve gelişmiş bir coğrafyada yaşıyorlardı; ancak Pers yaşamının bu yönü yeni gelişmelere izin vermediği için şiir ve edebiyattan uzak kalmışlar ve çoğunlukla dinsel kurallara tutsak olmuşlardır. Bunu iyi anlamalıyız: Şiir ve edebi kültür Selçuklular döneminde İran coğrafyasının her yerine yayılmıştı. Irkçı Persler Selçuklu öncesi şiir ve edebiyattan bahsediyorlarsa yalan söylüyorlar. Çünkü Selçuklu öncesi şiir ve edebiyat İran'dan değil Horasan'dan gelmiştir.
Mutlu olmak istersen düşmeyi öğren
Yaylalar su kıtlığına mahkûmdur
Sicilya adasının çalkantılı bir tarihi olmuş ve bu dönemde Doğu edebiyatından etkilenmiştir. O dönemde Yunan ve Roma edebiyatından etkilenme söz konusu değildi, Batı Avrupa Yunan ve Roma edebiyatını daha sonra öğrendi. Sicilya'dan uzak diyarlara yayılan bu edebiyat, başkalarının dilleri ve edebiyatlarıyla birleşerek birçok üslup ve düşünce ortaya çıkarmıştır. İstanbul'un fethinden sonra yeni bir döneme giren Avrupa, kargaşalar, savaşlar ve acılar içinde Batı edebiyatını geliştirmiş, edebiyatın daha geniş alanlarına yayılmıştır.
Batı Avrupa'da Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle birlikte toplumun kültürel, siyasal ve sosyal yapısı da değişim ve dönüşümlere uğradı. Bu yapı daha sonra Hıristiyanlıkla daha uyumlu hale gelecek şekilde gelişti. MS 6. 7. ve 8. yüzyıllarda toplumda sanat, müzik ve edebiyat büyük ölçüde geriledi; Bunun sebebi Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne ve tabii ki insanların parasının, servetinin ve onu elde etme yollarının azalmasına dayanır. Neredeyse sanatçıların eserlerini yalnızca zenginlerin satın aldığı, sanatçıların da bir şekilde onlara bağımlı olduğu söylenebilir. Orta Çağ'ın başlarında, zengin ve soylu sayılan kişiler artık sanatla uğraşma imkânına sahip değillerdi ve kilise bu kişilerin koruyucu azizi haline gelmişti. Kilise, para ve servete sahip tek kurum olmasına rağmen klasik sanatı kabul etmiyor, dini sanatı tercih ediyordu. Sanatın, resim, heykel, demir işçiliği vb. alanların ortadan kalkmasının bir başka nedeni de, insanların genel prensipleri bile bilmemeleri ve âlimler ve seçkinler tarafından eğitilerek beceri edinme gereksinimi duymalarıydı ancak bu mümkün olmuyordu. Bunun dışında bu öğretmenlerin kim olduğu, nerede oldukları bile bilinmiyordu ve tam da bir neslin ölümüyle o dönemin sanatı unutuldu. Bütün bunların yanı sıra okuma, yazma ve hesaplama konusunda da zorluk çekiyordu. İnsanlar bunları yapma imkânına sahip değildi ve umurlarında da değildi. Krallar bu olayları görmezden geldiler ve duyarsız kaldılar. Bu dönemde halk Yunancadan habersiz kalmıştır. Yunan felsefesini akıl ve dünya hayatının zevkleri üzerine kurmuşlardı; Mesih ortaya çıktığında bu dünyadaki yaşam sona erecekti ve eskatoloji onlar için daha önemliydi. Kilise, dini inançları yaymak için okullar kurmaya çalıştı. Bu okullara "hazırlık okulları" ve "dinî eğitim okulları" adı veriliyordu. Hazırlık okulları, bireyleri dine hazırlamak için kurulmuştur. Bu okullarda dini ilahiler ve İncil öğretiliyordu. Sadece dindar kesimin ve gönüllülerin katılmasına izin veriliyordu, diğerlerinin ders çalışmasına izin verilmiyordu. Batı'daki Hıristiyanlar, Yunan bilim ve felsefesini yeterli düzeyde bilmedikleri ve bunları putperest döneme ait saydıkları için Batı 1000 yıl boyunca karanlığa gömüldü. Bu bağlamda Avrupa tarihinin bu dönemini doğru anlayabilmek için buharlı makine döneminde Horasan ve Türkistan'ın sorunlarını incelemek gerekir. Buhar makinesinin icadından önce Horasan, dünya ticaretinin merkeziydi ve zengin bir bölge sayılıyordu. Buhar makinesinin bulunmasıyla deniz yoluyla ticaret başladı ve Horasan ve Türkistan'da ekonomi zayıfladı. Ekonominin zayıflaması ve Horasan halkının sıkıntıya düşmesiyle görkemli dönem sona erdi.
Siyah saçları hafifçe beyazlamıştı
Sanki gecenin ufkundan şafak sökmüştü
Her gecenin ortasında sakin yaklaşıyordu
Yumuşak ipeksi elini başıma koyuyordu
Saçlarımı hafif bir esinti gibi okşuyordu
Uyuyor sanıyordu ama uyanıktım
Her gece melekler uyandırıp çocukluğumu hissettiriyordu belki
Ben çocuktum, o benim babamdı
Edebiyatın önemini anlamak istiyorsak öncelikle modern insanın başlangıcına bakmamız gerekir. İnsan, diğer canlılardan uzaklaşarak yaratılışın en üst düzeyine ulaşmış ve bu zaferi edebiyat yoluyla elde etmiştir. Havayı içine çekerken ağzından çıkan her sese bir anlam yüklerken, aynı zamanda içinde bulunduğu kültürel topluluk içindeki konuşmalara da anlam yüklemiş ve bu konuşmalar insanlığın refahı için yeniliklere yol açmıştır.
Deneyim bana dünyanın en güçlü ve etkili gücünün edebiyat olduğunu gösterdi ve bu güce bizzat tanık oldum. Afganistan coğrafyası her büyük gücün kendisine âşık olduğu değerli bir mücevherdir. Bu coğrafyanın görünüşü hiçbir çekiciliğe sahip olmasa da stratejik konumu uzun zamandır her büyük gücün kendisine âşık olmasını sağlamıştır. Bu coğrafyanın siyasi önemini bilmeyen ve bu coğrafyanın dünya siyasetini şekillendirmedeki tarihi etkilerini anlamayanlar, büyük ülkelerin yeraltı zenginlikleri için Horasan'ın bu kalbini arzuladığı ve Orta Doğu Türklerinin böyle yargılara sahip olmasının ne kadar acı verici. Şüphesiz atalarının tarihini bilmiyorlar.
Pers İmparatorluğu'nda, o imparatorluğun büyük sultanı bu coğrafyaya âşık olmuş, içine girmiş, kafasını kaybetmiş ve öldürülmüştür. Araplar onu fethetmek için can atıyorlardı, geldiler ve yenildiler ve yenilgilerinin etkisi hanedanlarını değiştirdi. İngilizler geldi ve imparatorluklarını kaybettiler. Sovyetler Birliği geldi, tarih sahnesinden silindi ve sonunda Amerika ve NATO işgal etti. İkisinin de dünya siyasetinin sahnesinden silineceğinden eminim. Şimdi soru şu: Sovyetler Birliği'nin yenilgisine tanık oldum ve Amerika ve NATO'nun yenilgisini gördüm. Bu iki güç neden başarısız oldu? Başarısızlıkları Afgan savaş sanatından mıydı? Yoksa saray edebiyatı tarafından mı yenildiler? Eğer Divani edebiyatı bu iki dünya gücünü yendi dersem, bu mucizeye kimse inanır mı? Eğer bu anlayışa sahip olsalardı ve Afganistan halkını tanısalardı, asla yenilmezlerdi. Afganistan'daki savaşlar hakkında bir kitap yazacağım ve bu gerçeğin mantığını yazacağım. Edebiyat, Edebiyat, Edebiyat, eğer herhangi bir millet güçlü bir ulusal edebiyata sahip değilse, bir medeniyet inşa edemez. Örnek: Amerika Birleşik Devletleri sinemasıyla ünlü oldu ve sinemasına Batı edebiyatı öncülük etti.
Yaşam sevinci pişmanlık yarasıyla kirlenmiş
Şarap içmemiz kadeh kırmamız gibi
Sicilya adasında edebiyatın gelişmesi Avrupa'yı modernleşmeye doğru götürmüştür. Bu edebiyatın etkilerinden biri de Barok dönemidir. 16. yüzyılın sonlarında İtalya'da başlayan ve 18. yüzyılın sonlarına doğru tüm Avrupa'ya yayılan, daha sonra Orta ve Güney Amerika'da ilgi gören mimari, resim, müzik ve heykel alanındaki bir harekettir. Tasarımda özgürlük, şekillerin ve bunların kombinasyonlarının bolluğu bu tarzın ayırt edici özellikleridir. Kelime, cilalanmamış inci anlamına gelen Portekizce barroco kelimesinden türemiştir. Bazıları da bu kelimenin anlamının saçma, çirkin, gülünç ve sapkın olduğuna inanıyorlar. Bu terim aslında bu yöntemi alaya almak için kullanılıyordu; Zira eleştirmenler, Yunan ve Roma yapılarının ilke ve unsurlarına uymayan bir yapının asla inşa edilmemesi gerektiğine inanıyorlardı; Klasik yapıların bu ilkelere göre inşa edilmesi gerekiyordu ve bunlardan sapmak "kötü ve kınanacak bir zevk" olarak görülüyordu. Ancak bu yöntem ilgi gördükten sonra görkemli ve lüks bir şekilde kullanılmaya başlandı.
Buklelerin tuzağında, Yüreğim mustariptir
Gülümseyen aşk çiçek, kendi isteğiyledir
Barok sanatı gibi, tarihin her döneminde ve her coğrafyada insanlığın ilerlemesinin simgesi olmuştur. Örneğin: İster Eski Mısır'a gidelim, ister Güney Asya ülkelerine, ister Horasan ülkelerine gidelim, her yerde o coğrafyanın zevkine göre, insanlığın siyasi gücünü ve zenginliğini yansıtan muhteşem yapılar görürüz. Yani ilerleme güneşinin her coğrafyada, her milletin kaderinde doğduğu bir çağda, bu sanatın bir örneğini görmek mümkündür.
Herkes bu edebi sanata kendi bakış açısına göre anlam yükleyebilir. Batı edebiyatını Doğu edebiyatıyla karşılaştırdığımda, Doğu edebiyatını Batı edebiyatıyla incelediğimde, bu iki coğrafyanın tarihini incelemeden, bu iki coğrafyanın dinlerini incelemeden doğru bir anlayışa ulaşamayacağımız kanaatindeyim.
Ne kadar yakınsın
Ne kadar da uzağız birbirimizden!
Yalnız sen
En kırmızı şiirim oldun
Yağmurlu bir ruh halindeyim
İşte buradayım
En renksiz saniyelerde Kalbimin rengiyle Aşkını yazıyorum
Sensiz rüyadayım
Ama sen her saniye rüyalarımdasın
Konuyu derinlemesine incelediğimizde, Batı Avrupa'da ortaya çıkan Rönesans, Barok vb. edebiyat ekollerinin hepsinin kiliseyle ve siyasi diktatörlerle barış yaparak hedeflerine doğru ilerlediğini görürüz. Yani modernleşme döneminde Batı'ya baktığımızda demokrasiden uzak olduklarını görüyoruz. Aslında, laik bir yaşam tarzı yoktu. Modernleşme döneminde Batıdaki din anlayışı, Doğudaki barışçıl din anlayışından çok farklıydı. Türklerin laik yaşam tarzında Tanrı'nın her yerde olduğu, Tanrı'nın işine kimsenin karışmadığı, dünyada Tanrı'yı kimsenin temsil etmediği anlayışı hâkimken, Batı'da durum tam tersiydi. Ortadoğu din kültürünün devamı niteliğinde olan Batı din kültürü, dünyada Tanrı'yı temsil eden kiliseydi. Allah'ın her işine karışıyordu. Tanrı'nın dünyada evliyaları olduğu Ortadoğu'da, Batı'daki insan, dünyada günahları bağışlama yetkisine sahip olan kilisenin tutsağıydı. Öte yandan Doğu'da padişahlara kamuoyu desteği ön planda iken, Batı'da padişahlar dinin desteğiyle güçlüydüler. Batı'daki bu yaşam koşullarında, kilisenin fikirleriyle diktatörlerin fikirlerine karşı çıkmak mümkün müdür? Bu mümkün olmadı. Batı yaşamının bu gerçekliği, her entelektüel hareketin bu iki güçlü otoriteyi tatmin edecek şekilde faaliyet göstermesini gerektiriyordu. Barok sanatı bunu yaptı.
17. yüzyılda Barok mimarisinin temelinde yatan iki amaç, kullanışlı mekânlar yaratmak ve düşünmeye olanak veren mekânlar yaratmaktı. Barok kiliseler her iki amaca da hizmet ediyordu. Bu şekilde hem kalabalık toplantılara uygun, hem de toplu dini törenler veya bireysel ibadetler için görkemli bir mekân sağlayan bütünleşik iç mekânlar elde ediliyordu ve tek koridorlu, geniş bir merkezi avluya sahip dikdörtgen planlı bir kilise en iyi çözüm olarak düşünülüyordu. Bu türün güzel ve yerinde bir örneği Il Gesu kilisesidir.
Barok dönemdeki kiliseler olağanüstü ihtişama sahipti. Sultanların sarayları kralların kudretini yansıtıyordu ama bu krallar Doğu'nun sultanları kadar güçlü değildi. Bu nedenle sanatçılardan kiliseleri lüks ve görkemli yapmaları isteniyordu. Bağımsızlık ve iktidarlarının istikrarını arayan Avrupa kralları, görkemli saraylarıyla herkese güçlerini göstermek istiyorlardı. Sanatçılar Rönesans sanat üslubuna, onun düzenliliğine ve durağanlığına karşı çıkmışlar ve sanatsal yaratımda özgür olmak istemişlerdir. Barok üslubunu 17. yüzyıldaki bilimsel bulgular ışığında incelemek de yararlı olacaktır. Galileo ve Newton'un başarıları bilime yeni bir yaklaşımı temsil ediyordu; Matematik ve deneyimin birlikteliğine dayanan bir akım. İkisi hareket eden cisimleri yöneten matematiksel yasaları keşfettiler. Bu keşifler, Barok dönemde yeni icatların ve tıp, madencilik, denizcilik ve endüstrinin giderek ilerlemesinin önünü açtı. Barok üslubu akılcılıkla egoizmin, maddecilikle maneviyatın karışımıdır ve düşünce edebiyatının mucizesinden düşünceyi yaratıyordu.
Soğukluk yüzünden, ayrılan dostlar olur
Sonbahar rüzgârları, yaprakları ayırıyor
Şimdi edebiyatın yeni bir medeniyet yaratmadaki gücünü anlamak için Batılı bilginlerin şöhrete nasıl ulaştığını anlamak gerekir. Örnek: Pisalı İtalyan astronom, fizikçi ve mühendis Galileo’yu Doğu edebiyatı perspektifinden anlamak gerekir. Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketini keşfeden ilk bilim adamı mıydı, yoksa 17. yüzyıl Avrupa'sında hüküm süren cehalet ve kilisenin onu idam etme kararı mı ona bu şöhreti kazandırdı?
Gerçek nedir?
Doğuluların gerçeği anlayabilmeleri için "zihinlerindeki putları kırmaları" gerekir. Her insan için zafer Tanrısı yalnızca insanın emeğidir.
Öğrenmek için, okumanız yeterli
Anlamak isterseniz, dinlemek ön şarttır
Galileo'dan yüzyıllar önce Ebu Reyhan Biruni, Dünya'nın küresel olduğunu fark etmişti. Rönesans öncesinde Avrupalılar, İslam medeniyetinde ve Müslümanlar tarafından keşfedilen ve geliştirilen bilimlere karşı direnç ve muhalefet gösteriyorlardı. Rönesans'tan sonra sözde bilimsel bir hareket başlatmaya karar verdiklerinde, Müslümanların aynı keşiflerinden yararlandılar, ama Müslümanlardan en ufak bir isim, unvan veya referans almadılar. Tarihi acımasızca çarpıttılar, Müslümanlardan elde ettikleri her şeyi kendi adlarına haksız yere pazarladılar ve bunları kendi bilimsel çaba ve faaliyetlerinin bir parçası olarak gördüler. Profesör Rahim Pour Azghadi bunu şöyle açıklıyor: "...Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü kimin keşfettiğini söylüyorlar?" Dünya'nın küresel olduğu ve Güneş'in etrafında döndüğü mü? Batılılar iki-üç asırdır bu keşfi bir Avrupalı bilim adamının yaptığını söylüyorlar! Devamını okuyun, bin yıl önce Ebu Reyhan Biruni'nin İbnü'l-Cevzî ile çeşitli felsefi, fizik ve matematik konularında yaptığı yazılı bir tartışmayı anlatır. Dünyanın küresel olduğunu ve Güneş etrafında döndüğünü ispatlayan bir alet icat ettiğini yazıyor. Dünya ile Güneş arasındaki mesafeyi hesapladığını söylüyor. Dünyanın yüzey alanını, alanını ve çevresini eksiksiz hesapladı. Cümlenin tamamı şöyledir: "Güneş'in Dünya'ya uyguladığı kuvveti hesapladım." Sonra Ebu Reyhan diyor ki: "Yalnızca Yunanca eserleri tercüme eden bazıları Dünya'nın sabit olduğuna inanıyorlar, ama ben böyle bir şeye inanmıyorum ve bunu hem felsefi olarak hem de astronomi, fizik ve hareket kanunları açısından savunuyorum ve Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü ispat ediyorum."
Bunlar 1100 yıl önce düşünürlerimizin eserlerinde kayıtlıdır; Dünya'nın yer çekimi, Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketi, hareket yasaları, vb.
Bunları kim biliyor? Bunları kim okuyor? "Bunları kim söylüyor?"
Ünlü İtalyan araştırmacı ve tarihçi Carlo Alfonso Nallino'nun yazdığı ve Ahmed Aram'ın tercüme ettiği "İslam Astronomi Tarihi" adlı kitapta, Ebu Reyhan el-Biruni gibi bilim adamlarının Dünya'nın koordinatlarını elde etme çabaları şöyle anlatılmaktadır:
“... Bu derslerin konusu bilimin ilerlemesinin tarihi olduğundan, burada Ebu Rayhan el-Biruni'nin Dünya çevresinin yaklaşık boyutunu bulmak için önerdiği basit teorik yöntemi açıklayayım. Bu büyük bilim adamı, "Astrolabe" adlı kitabının sonuna Dünya çevresinin boyutunu bilmeyle ilgili bir bölüm ekledi ve bu ölçümün geleneksel ve doğru yöntemini açıkladıktan sonra şunları yazdı: "Ve bunu bilmenin, kanıtla kanıtlanmış zihinsel bir yöntemi var, ancak usturlabın küçük boyutu ve dayandığı şeyin küçük miktarı nedeniyle uygulanması zordur." Çözüm, denize bakan düz bir ovaya tırmanmak ve gün batımını izlemektir; bu şekilde bahsettiğimiz varyans miktarını elde edersiniz ve..."
...ve ayrıca Biruni'nin söz konusu yöntemi aslında "Usturlap" adlı kitabını yazdıktan sonra kullandığını da belirtmek gerekir. "El-Kanun el-Mes'udi" adlı kitabında şöyle yazmıştır: "Hindistan topraklarında, düz bir çöle bakan ve yüzeyi deniz seviyesine eşit olan bir dağ buldum. Zirvesinde, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki görünür temas noktasını, doğu ve batı çizgilerinden üçte bir buçuk dereceden biraz daha az olan ufuk dairesini ölçtüm ve 34 dakika olarak hesapladım. Sonra, zirvesini bu zirvenin aynı eğim çizgisi üzerindeki iki noktadan gözlemleyerek, dağın yüksekliğini ölçtüm, bu da altı yüz elli iki yardaya eşitti... Ve hesapladığımda sonuç yaklaşık 58 mil idi ve oradan ölçümün doğru olduğuna emin oldum... "
Aşkı kolayca tattım, onu ben bilmiyordum
Yüzlerce ateş denizi, zararından hüveyda
Dünya'nın Güneş etrafında mı, yoksa kendi etrafında mı döndüğü sorusu, antik çağlardan günümüze astronominin en çok tartışılan konularından biri olmuş ve Batlamyus ve benzeri düşünürlerin yer merkezli teorisinin çok ötesine geçmiş gibi görünmektedir. Kesin olan bir şey var: Batlamyus'tan Kepler'e ve Kopernik'e kadar bilim adamlarının yeni bir astronomik teoriye ulaşmasını sağlayan süreç çok uzun ve karmaşıktı. Mesela Kopernik'in birdenbire Dünya'nın kendi etrafında ve Güneş etrafında döndüğü fikrini ortaya atması söz konusu değil. Bu arada Hâce Nasıruddin Tusi, el-Battani, İbnü'ş-Şâtır, Cabir bin Eflah, Ebû Said Saczi, Kutbüddin Şirazi gibi pek çok Müslüman âlim, Batlamyus'un teorilerini giderek daha fazla eleştirdiler, sonunda onları tamamen reddettiler ve Dünya'nın, Güneş'in ve güneş sistemindeki diğer gezegenlerin dönüşü hakkında yeni fikirler öne sürdüler.
Tasavvuf nedir? Dedi ki dinle benden
Ezinti geldiğinde, kalbe sevinç bulmaktır
Not: Biruni, Gazneli Mahmut'un sarayının alimlerinden biriydi. Başkenti Gazne şehriydi. Gazne, Afganistan'ın güneyinde yer alır. O dönemde Hindistan'ın büyük bir kısmı Gaznelilerin yönetimi altındaydı. Biruni, Gazneli Mahmut ile birlikte Hindistan'a seyahat etti ve oradaki deneyimlerini yazdı. Gazneli döneminin ünlü şairleri arasında Firdevsi, Farruhi, Manuçehri, Ensari, Libi, Horasanı yüksek rütbeli şairlerdi.
Bu dönemin ünlü âlimleri arasında Ebu Reyhan - Ebu Ali Sina - Ali ibn Abbas Mecusi - Ebu Ali Miskeveyh - Koşiyar Gilani - Ebul Hasan Bahmanyar sayılabilir.
Bu dönemin ünlü tarihçileri arasında Ebu Nasr Muhammed Atbi, Abdul Hay Gardizi, Ebulfazl Muhammed ibn Hasan Bayhaki sayılabilir. Bu âlimlerin dışında pek çok âlim, şair, bilim adamı ve tarihçi de bu Türk sultanının sarayında bulunmuştur. Yani bir Türk Horasan'ı bilmiyorsa, Türk kimliğini anlayamaz. Türk sultanlarının saray kültürünü araştırmayan, Türk tarihinin büyüklüğünü anlayamaz. Gazneliler dönemini bilmeyen, tarihten ve dünyadan bihaberdir.
Yüreğim sıkışık
Seni görme ihtirasla bin denizi ters yüzerek geçebilirim
O kadar acımasız ki…
Sanki ellerinle bedenime balta darbeleri indirilmiş gibi
Kendimi garip hissediyorum
Bir arada olabileceğimize o kadar iyimserim ki, yaralarımdan filizlenen filizleri görebiliyorum, ama bir o kadar da umutsuzum
Hayat garip!
Dallarımda kalan son yaprağın tabirini kışın gelişinin bir sebebi olarak yorumluyorsam, söyle bana, daha derin yaralarım seni bana daha çok hatırlatırken seni nasıl unutabilirim?
Söyle bana
Kışın içimde çiçek açmışken, nasıl bahara inanayım?
Batı toplumlarında edebiyatla başlayan gelişmeler, medeniyet inşasında yeni kapılar açmıştır. Batı toplumunun kendine has özellikleri vardı. Bu toplumda din adamları Tanrı'nın temsilcisi rolünü oynuyorlardı. Bu kültür Ortadoğu'dan Batı'ya geçmiştir. Ortadoğu'nun iklimi ve coğrafyası dini Allah'ın eline bırakmamıştır; Allah'ın dini halk tarafından şekillendirilmiş ve düzenlenmiş, her grup kendi dinini yaratmıştır. Örnek: Şu anda Orta Doğu'da yüzlerce İslam var çünkü her grubun kendi İslam'ı var. Yani Allah'ın işine karışıyorlardı ve Allah bu insanları ıslah etmek için yeni bir din gönderiyordu. Bu kültür, Tanrı'nın işine insan katılımıyla ilgiliydi ve Batı dinleri şüphesiz Ortadoğu'dan ithal edilmişti.
Charles Darwin evrim teorisini Batı'ya tanıttığında kilise, Darwin'in fikirlerinin kiliseye zarar verdiğini düşünerek isyan etti. O dönemde kilise kendi yasalarını yapıp Batılılara satıyordu. Batılılar evrim teorisini kabul edemiyorlardı ama bu teori, Batı'da yeni edebiyatın da yardımıyla mümkün olan yeni medeniyetin meyvelerinden biriydi. Kilisenin muhalefeti Charles Darwin'i unutulmaz bir bilim adamı yaptı ve ona bu teorinin bütün faydalarını sağladı. Unutmayalım ki, ışık karanlığın önemini ifade eder, karanlık ise ışığın değerini yaratır. Yani çelişkiler evrime yol açar.
Darwin'in evrim teorisinin kökeni nedir? Bu teoriyi insan toplumuna sunan ilk bilim adamı o muydu?
Peki, bu hikâyenin gerçeği neydi?
Gazneli Sultan Mahmut bin yıl önce sarayında pek çok âlim ve şairi ağırlamıştı. Bu padişahın teşvikiyle Gazne'ye gelen Biruni, padişahın yoldaşı olarak Hindistan'ın değişik coğrafyalarındaki yaşam kanunlarını uygulamalı olarak anlama imkânı buldu. 13 yıllık emek ve gayretin sonucunda Darwin'in deneylerine benzer kalıcı etkiler bıraktı. Evrim mantığından hayat kanununu ortaya koyan İslam âlimlerindendir. Şimdi soru şu: Gazneli Sultan Mahmut'un sarayında sayısız âlim varken, Biruni'yi neden kimse tekfir etmedi? Cevap birdir: Türk tarihinde, Türklerin milli dininde, insanın Allah'ın işine karışmadığı, yeryüzünde Allah'ı temsil eden kimsenin bulunmadığı. Başka bir deyişle, Tanrı, Tanrı'nın işiyle meşguldü ve insan O'nun yeryüzündeki kuluydu. Bu din kültürü Türklere laik yaşam tarzı getirmişti ve bu yaşam tarzı Türk dünyasında kilisenin radikal zihniyetine sahip kimsenin olmamasının sebebiydi. Çinhindi ülkelerinde dinler barışçıl olduğundan, bu ülkelerde kilise gibi güçlü tapınaklar inşa edilememiştir. Çinhindi ülkelerinde kilise kadar güçlü bir dinsel yönetici yoktu ve hiç kimse bir tapınağın veya yöneticinin önünde eğilmek zorunda değildi. Çünkü tapınak inşa etmek ve tapınakta özgür olmak barışçıl dinlerin bir özelliğiydi. Bu durum, hiç kimsenin onlara (Birunilere) kâfir dememesi anlamına geliyordu. Bir gerçeği anlamamız gerekir: Eğer bir kimse kendini bilim adamı olarak görüyorsa, insanın bilim yoluyla Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu kanıtlayamayacağını bilir. Bir bilim adamı, bilimsel uygulamayla Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu ispat ederse yalancıdır. Çünkü Tanrı dünyanın maddesinden yapılmamıştır. Eğer dünyanın maddesinden yapılmış olsaydı Tanrı olamazdı. Dünyanın maddesinden yapılmamış olanı insanlar hangi mantıkla görebilirler? Şimdi soru şu: Eğer Tanrı dünyanın maddesinden yapılmamışsa hangi mantıkla bize yakındır? Tanrı'nın bilgisinin gücü bize yakındır ve biz O'nun kudretini anlayabiliriz. Bunu anlamak için güneş ışığını düşünün. Güneşin ışığını görebilir miyiz? Cevap hayır! Çünkü ışık renksizdir, ancak ışığın önüne bir nesne koyarsanız, yansımasını gördüğümüz için o nesne aracılığıyla güneşi anlayabiliriz. Bu mantıkla Tanrı'yı göremeyiz ve bunu bilimsel faaliyetlerle kanıtlayamayız veya çürütemeyiz, ancak nesnelerin bedenlerinde O'nun kudretinin yansımasını hissedebiliriz.
Diyelim ki bir bilgisayar oyunu oynuyorsunuz, bu oyunun bir yaratıcısı var çünkü biri onu yaratmış. Bu yaratıcı bilgisayarın materyalinden değil, bilgisayarın dışında ve başka bir materyalden. Oyunu yapan kişi oyunun her detayını biliyor. Yani yaprak onun isteği dışında düşmüyor ama o kişi oyunda yok ve siz o kişinin kim olduğunu bilmiyorsunuz. Oyuna başladığınızda yaptığınız her hareket tamamen sizin kontrolünüz altındadır. Oyunun kaderi sizin elinizde, onu yapan kişinin elinde değil. Bu oyunu oynarken yaratıcısını tanıyabilir misiniz? Onu görebilir misiniz? Elbette hayır, çünkü onu görmeniz imkânsızdır. Bu yüzden oyunda ilerlemenin tek yolu onu kendiniz oynamanızdır. Ancak oyunda yalnız değilsiniz, rakipleriniz var. Yani, her oyunu siz yönetiyorsunuz, ancak rakiplerinizin faaliyetleri oyunun sonucunu etkiliyor. Örneğin: iklim, coğrafya, aile üyelerinin faaliyetleri, çevre ve… Çünkü büyük bir zincirin üyesisiniz. Çözüm şudur: Aklınıza ister istemez bir fikir gelir ve bu fikir sizi büyüler. Şimdi soru şu: Bu gerçeği her bilim adamının aklı bilir ama yıllarca doğayı inceleyen ve deneyimlerine dayanarak hayatın yasası için bir teori geliştiren biri, Tanrı'nın varlığı veya yokluğu hakkında herhangi bir iddiada bulunabilir mi?
Ne Darwin, ne Biruni, ne de diğer İslam bilim adamları Tanrı'yı kanıtlamak veya çürütmek yönünde pratik bir girişimde bulunmamışlardır. Kilise Darwin'in çalışmalarına onun bakış açısıyla bakmıyordu. Ortadoğu'daki Müslümanlar Darwin ve Biruni'nin bilimsel eserlerine Darwin ve Biruni'nin bakış açısıyla değil, Kur'an-ı Kerim'in bakış açısıyla değil, Kendi bakış açılarından bakıyorlardı. Şimdi soru şu: Allah, Ankebut Suresi 20. ayette şöyle diyor: Ey Peygamber! De ki: "Yeryüzünde gezin de bakın, yaratmayı nasıl başlattı. Sonra Allah, ahireti de aynı şekilde yaratacaktır. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir."
Bu ayetin mantığını dikkatlice düşünmeliyiz ve görüyoruz ki: İnsana evrenin yaratılışını yakından görmesi emredilmiş ve izin verilmiştir. Bu ayetin mantığında evrenin yapısı tamamlanmamış ve inşa edilmektedir. Bu ayetin mantığında ahiret evreni şu anda mevcut değildir. Yani cennet ve cehennem henüz inşa edilmemiştir. Bu ayetin mantığında ahiret evreni, bu evrenin tamamlanması ve yıkılmasından sonra inşa edilecektir. Bu ayetin mantığında ahiret evreni, bu evren gibi ve bu evrenin mantığıyla inşa edilecektir.
Yani her insan evreni inceleyerek ahiret evreninin yaratılış ilmini bilebilir.
Kuran-ı Kerim'de Allah, İslam Peygamberine şöyle emretmiştir: "Darwinistlere ve Birunilere söyle, yeryüzünü dolaşıp incelesinler. İncelediklerinden yaratılışın sırrını anlasınlar ve ölümden sonraki dünyanın bu kanunlara göre yaratılacağını anlasınlar." Allah, Kur'an'da Darwinistlere ve Birunilere bir emir vermiştir, ancak Ortadoğu'daki Müslümanlar ve 19. yüzyıl kilisesi Allah'ın bu emrini küfür olarak değerlendirmektedirler. İşte Ortadoğu, Batı ve Doğu'daki dindarlar arasındaki fark. Bu gerçeği anlıyor muyuz?
Gittikçe artan güzellikten gelen tatlı hava
Bir gülün kucaklaması oluyor anlamlı deva
Eğer ayağına kırmızı gül serpilmiş çiçek
Bir aşkın davasıdır eylemli bu sevda
Tatlı söz hoş geliyor zarif çiçek söylerse
Kusursuz her bir bakış söylüyor sessiz neva
Şefkatle yüzünü imkânsız görmek olsa
Çiçek toplayacak elim var, serper misk hava
Sözlerimin hafızasında gül varsa yalnız sensin
Dudaklarının elması tat verir güzel sevda
Öncelikle bu iki bilim adamının faaliyetlerinin içeriğini ve yaptıkları işi bilmemiz gerekir. Buradan başlayacağım: Kuran-ı Kerim, Peygamberimize insanlara şunu söylemesini emreder: Ey Âdemoğlu insan, bu dünyanın ve ahiretin sırrını öğrenmek için, tabiatın kalbine in ve tabiatı incele ki, bu dünyada hayatın nasıl var olduğunun sırrını anlayabilesin. Ahiretin de bu dünyanın yaratıldığı gibi yaratılacağını anla. Diyelim ki bu emir MS 10. yüzyılda Biruni'ye ve MS 19. yüzyılda Darwin'e verildi ve ikisi de tabiatın kalbine inip bu dünyadaki hayatın sırrını incelediler ve çalışmalarının sonuçlarına dayanarak görüşlerini yazdılar ve hayatın belirli bir noktadan başladığını ve bugüne kadar evrimleştiğini söylediler.
Diyelim ki dediler: Deneyin sonuçlarından biliyoruz ki, Tanrı bu dünyadaki hayatı bu mantıkla yarattı. Bu iki bilim adamı bu mantığı ortaya koydular Suçlu mu oldular?
Bu kişiler Tanrı'nın işine karışmadılar ve söyledikleri sadece "teori" olup kesin değil, o zaman hata nerede? Şimdi soru şu: Ortadoğu zihniyetine sahip insanlar bu gerçeği ne kadar biliyor?
Bizim için Darwin ve Biruni'nin dini inançlarının hiçbir değeri veya önemi yoktur, çünkü insanların inançları insanlarla Tanrı arasındadır. Bizim için ne önemi var? Onların inançlarına karışırsak, Tanrı'nın işine karışmış olmuyor muyuz? İslam dininin mantığını görmezden geliyoruz. Sadece düşünerek anlayabileceğimiz birçok ince mantık var.
Eğer evrim teorisine karşı olanlar, Biruni gibi Kuran-ı Kerim'in emrini uygulasalardı, doğanın kalbine girselerdi ve dünyadaki insan topluluğuna yeni gelişmeler sunsalardı, biz onların faaliyetlerine tüm kalbimizle ve ruhumuzla saygı duyar ve bu faaliyetleri incelerdik, ama onlar bunu yapmıyorlar.
Kıyamet eteğinde, temizlenmez kanım
Hemen burada yıka, temizlensin hesabım
Ortadoğu zihniyetinde şöyle bir düşünce vardır: "İnsan maymundan yaratılmıştır." Bu zihniyet iki gruba ayrılır, biri ateisttir bu ifadeyi inançlarını genişletmek için kullanır, diğeri Tanrı'ya inanır. Bu söyleme karşı çıkıyorlar ve evrim teorisine kötü bir şöhret kazandırmak için bu ifadeyi evrim teorisinin merkezine yerleştirip karşı propaganda yapıyorlar. Ancak hiçbiri Biruni ve Darwin'in teorilerini bilmez. Bildikleri şey, maymunun nasıl insana dönüştüğünün hikâyesidir, hata yapmıyorlar mı?
Şimdi soru şu: Bir konu o konunun derinliklerinden incelenmezse bir şey anlayabilir miyiz? Şimdi soru şu: Biruni ve Darwin hangi kitapta veya makalede insanın maymundan geldiğini söylemişlerdir? Herhangi bir kanıt var mıdır? Elbette kanıt yoktur, çünkü: Ortadoğu zihniyetinde okuma ve anlama kültürü ve düşünme kültürü zayıftır zira "ezberleme" kültürü vardır.
Zayıf olmasalardı o zamanlar şöyle düşünürlerdi: Bir bilim adamı yıllarca doğanın kalbine inebilir, hayatın içeriğini inceleyebilir ve diyebilir mi: Doğanın kalbinden anladım ki Tanrı insanı yaratmadı, o bir maymundu ve insan oldu?
Başkaların’ gözünde, halkını utandırma
Yay elinde olsa, Cahilce bir ok atma
Bu hikâyenin gerçeği nedir?
Ortadoğu zihniyetinde ve 19. yüzyıl kilisesinin zihniyetinde Tanrı her olguyu bugün var olduğu haliyle yaratmıştır. Örneğin: Tanrı Himalayaları olduğu haliyle yaratmıştır. Kuran'a bakarsak, "Dağlar durağan değildir, hareket halindedir." Eğer hareket halindeyseler, sürekli değişmektedirler. Yani Kuran mantığında durağan ve ebedi olan tek güç "Tanrı’dır". Kuran'a bakarsak, Tanrı yaratılışı ilahi mantıkla yaratmıştır. Şimdi soru şu: İlahi mantığı anlayabilir miyiz?
Bilgiyi bilmek bu devirde bilgi değil
Anlamak gerekir o bilgi, bilgi olsun
Charles Darwin (1809-1882) evrim teorisini "Türlerin Kökeni" (1859) adlı eserinde yayımladı. Bu teorinin iki ana bileşeni vardır; Birinci bileşen “ortak kökendir”. Ortak ata teorisi, Dünya üzerindeki tüm canlıların tek bir canlıdan evrimleştiğini ileri sürer. Evrimsel ve biyokimyasal çalışmalar, tüm canlıların ortak bir ilkel yaşam formunun soyundan geldiğini ortaya koymuştur.
Yani bu mantığa göre Tanrı hayatı tek bir noktadan başlatmış ve oradan zincirleme bir şekilde hayatı sürdürmüştür.
Evrim teorisinin ikinci kısmı “doğal seçilimdir”. Doğal seçilim, ortak atalardan bu yana evrimin başlıca nedeni veya başlıca nedenlerinden biridir. Bu gelişmeler iki ana kategoriye ayrılıyor: Birincisi, türlerin çoğalması; Yani tek bir canlıdan birçok tür evrimleşmişken, bir diğeri tür içi özellikler, özellikle adaptasyonlardır.
Evrim teorisinin mantığına göre; hayat bir noktadan başlamış ve zincirleme olarak devam etmiş, iklim ve coğrafya da etki etmiş, zayıflar doğanın etkisiyle yok olmuş, güçlüler yaşamaya devam etmiş, bir başka deyişle doğanın iklimine ve coğrafyasına uyum sağlamış, yerleşmiş ve değişmiştir. Örnek: Bir meyve ağacı dikiyorsunuz, ağaçtaki zayıf meyveler iklim ve coğrafyanın etkilerine dayanamayıp ölüyor, ancak güçlü meyveler yaşamaya devam ediyor. Örnek: Bu ağacı farklı iklime sahip başka bir coğrafyaya dikiyorsunuz, o coğrafyanın meyveleri ilk coğrafyadaki gibi büyümez, ya ağaç zayıf kalır ve yavaş büyür, ya da meyvesinin tadı değişir ve ağaç coğrafyanın iklimine uyum sağlar, yıllar sonra o ağacın meyvesinin tadı yavaş yavaş değişir ve başka bir meyveye dönüşür. Bu herkesin gözlemleyebileceği bir aşamadır.
"Türlerin Kökeni" kitabının yayınlanmasından 80 yıl sonra, biyologların çoğu doğal seçilime karşı çıktı. Darwin'in teorisinin genetikle birleşmesi ve 1930'lu ve 1940'lı yıllarda kombinatoryal teorinin ortaya çıkmasıyla doğal seçilim birincil neden olarak ortaya çıktı.
Ya kadehi şarapla doldur Yahut münzevi ol
Tevazu İle atılma, her hasis ayağına
Belki de Darwin'den önce Müslümanlara böyle bir bakış açısı atfeden ilk kişi, Darwin'in kitabından tam 19 yıl sonra, 1878'de yayınlanan "Din ve Bilim Arasındaki Çatışmanın Tarihi" adlı kitabıyla John William Draper (1811-1882) olmuştur. Kitabının dördüncü bölümünde İslam ile bilim arasındaki ilişkiyi ele alıyor ve bunu Hıristiyanlıkla karşılaştırıyor. Bölümün sonunda Batı'ya ve sonraki yüzyıllara atfedilen bazı fikirlerin Müslümanlar ve onların okulları arasında öğretildiğini söylüyor. Müslümanların canlı organizmaların ötesine geçip mineralleri de kapsadığına inandıkları evrim teorisi buna bir örnektir. 12. yüzyılda Hazani'den alıntı yaparak, tıpkı en mükemmel mineral olan altının, daha düşük birincil minerallerin kademeli dönüşümünden ortaya çıktığı gibi, en mükemmel canlı varlık olan insanın da daha düşük birincil canlıların kademeli dönüşümünden ortaya çıktığını söyler. Kitabın yedinci bölümünde, evrenin yaşını ve onu genişletme girişimlerine Hıristiyan otoritelerin direncini ele alırken, insanın daha aşağı hayvanlardan kademeli olarak evrimleştiğini ileri süren teoriye "Muhammedî evrim teorisi" adını veriyor.
Lale bahçe kırmızıya boyandığında
Gül açılır kuş öter bahar rüzgârında
Bülbülün ötüşünden hafif yel eser
Mesih nefestir hava aşk mevsiminde
"Yapay seçilim" kavramını ilk ortaya atan kişi Ebu Reyhan'dır; Darwin'den 860 yıl önce.
Doğaya dışarıdan bakmak Darwin'in doğal seçilim teorisine benziyor. Biruni, Hindistan'da kaldığı 13 yıl boyunca Hindistan'ın geçmişini ve kültürünü ele alan Studies in India adlı eserinin 47. bölümünde, evrimle ilgili biyolojik fikirler de dâhil olmak üzere doğal süreçleri bir doğa bilimcinin bakış açısıyla anlatıyor.
Ebu Reyhan burada da "yapay seçilim “den bahsediyor; "Doğal seçilim" kavramının tam tersi olan ve yetiştiricilerin insan bakış açısına göre arzu edilen özelliklere sahip hayvan ve bitkileri seçerek üremelerini sağlama sürecini ifade eden bir kavramdır. Biruni bu süreç hakkında şunları yazdı: "...çiftçi tarlasını seçer ve istediği kadar eker, ekmediklerini söker. Ormancı en iyi olduğunu düşündüğü dalları tutar ve gerisini keser. "Arılar, tek başlarına yemek yiyen ancak kovanları için hiçbir şey yapmayan gruptaki bireyleri öldürür..." Daha sonra doğaya ilişkin görüşünü şu şekilde ifade eder: “... Doğa benzer şekilde hareket eder, ancak her durumda yaklaşımı herkes için aynıdır. Yaprakların ve meyvelerin solmasına izin verir, böylece nihai amaçlarına uygun meyve vermelerini engeller. "Doğa, başkalarına yer açmak için onları yok eder..."
Bu dışsal ifadelerin, Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabında özetlediği doğal seçilim teorisiyle benzerlikler taşıdığına kuşku yoktur. Ebu Reyhan'ın Darwin'den yaklaşık 860 yıl önce "Hindistan Üzerine Çalışmalar" adlı eserinde doğaya ilişkin teorilerini dile getirdiği görülmektedir.
Eğer hata yaparsak, lütfu sınırsızdır
Ümitsiz insan olmak hatamızın sınırı
Evrim teorisini bilimsel bir tartışmada sunmak istiyorsak, bu noktadan başlamak mantıklı değil midir? Bu nokta: Dünyadaki yaşam nasıl yaratıldı ve devam etti? Bugün yaşayan her canlının sahip olduğu formu Tanrı bu şekilde mi yarattı? Yoksa yaşam tek bir noktadan mı başladı ve dünyanın iklim ve coğrafi şartlarına göre sürekli değişerek bugüne mi ulaştı ve sonuna kadar değişmeye devam mı edecek?
Biruni ve Darwin'in evrim teorisinde, maymunun insana dönüşüm hikâyesi başkaları tarafından eklenmiştir. Biruni ve Darwin, yaşamın bir noktada başladığını ve evrim yasasıyla günümüze ulaştığını kabul eder. Ancak 19. yüzyıldaki Batı Kilisesi'nin zihniyeti ve Ortadoğu zihniyeti bunu reddeder ve onlara göre her canlıdaki yaşam, şu anki haliyle yaratılmıştır. Örneğin: Afrika insanları siyah ve buğday renkleriyle, Kuzey Kutbu'na yakın yerlerdeki insanlar beyaz renklerle yaratılmıştır. Örneğin: Kırmızı elmalar ve sarı elmalar bugünkü şekliyle yaratılmıştır. Yani bu iki zihniyete göre iklim ve coğrafya elmanın rengini etkilememiştir. Örneğin: Türkiye'nin Amasya şehrinden bir elma fidanı alıp dünyanın herhangi bir coğrafi noktasına dikersek, bu elmanın rengini ve tadını verecektir. Ancak Biruni ve Darwin bu görüşü reddeder. Kendi deneyimlerine dayanarak bu mantığın imkânsız olduğunu belirtir ve "bu dünyadaki her olgunun değiştiğine" inanırlar. Evrim teorisindeki Argüman bu mantıktır, Tanrının varlığı veya yokluğu konusunda bir tartışma yoktur. Peki, insanların kaç yüzdesi mantık ilkesinden haberdardır? Sorun bu!
Acımıyor dünya kimseye, anlamak gerek
Rahatın hazinesi, kendi elimizdedir
Diyelim ki ilk mantığı yani Batı Kilisesi'nin zihniyeti ve Ortadoğu zihniyeti kabul ediyoruz, o zaman bu mantığın Kuran ayetleriyle nasıl çeliştiğine dair onlarca soruyla karşı karşıya kalacağız, örneğin: dağların hareketi!
Örnek: Dünyadaki tek değişmeyen güç Allah'tır, gerisi değişir. Bu iki örnekten başka Kuran'da yüzlerce başka örnekte mevcuttur. Eğer ilk mantığa deneyim ve bilim perspektifinden bakarsak, insan zihninin bu mantığı kabul etmesini engelleyen binlerce soru ortaya çıkar.
Diyelim ki ikinci mantığı kabul ediyoruz, ikinci mantıkta "Âdem’in çocukları, insan" hikâyesi karşımıza çıkıyor, buna bir cevap bulmalıyız.
Eğer hayat tek bir noktadan başlamışsa, o zaman insanlar da bu zincire dâhil edilmelidir. Eğer insanları bu zincire dâhil etmezsek, soru şudur: İnsanlar nereden geldi? Dünyanın dışından mı? Cennetten mi? Cennet nerede? Cennet şu anda var mı? Kuran'ın bu sorulara cevabı nedir? Kuran'dan sormamız gerekmez mi?
Kuran mantığına göre şu anda cennet yoktur. Şu anda cehennem yoktur. Şu anda herkes ölüdür. İlk Âdem’den bu güne kadar doğmuş ve ölmüş olan herkes şu anda ölüdür. Ruhları bedenlerinden ayrılmış ve ruh Tanrı'nın mülkiyetindedir ve beden toza dönüşmüştür. Kimsenin kaderi kimseye bilinmemektedir çünkü ölümden sonraki dünya henüz yaratılmamıştır.
Kuran mantığına göre cennet ve cehennem ahirette yaratılacak ve cennet ve cehennem yaratıldıktan sonra ölüler diriltilecek ve o dünyada herkesin kaderi bilinecektir. Bu ifade Kuran ile ilgilidir ve kimse bunu inkâr edemez.
Şimdi soru şu: Cennet yoksa Âdem nerede yaratıldı? Çünkü Kuran mantığında insana ahirette vaat edilen cennet Hz. Âdem zamanında yoktu. Şu anda da yoktur. İşte Kur'an-ı Kerim'in kesin mantığı budur ve Kur'an-ı Kerim herkesin elinde mevcuttur.
Bu soruyu cevaplamak için öncelikle cennet ve cehennem kelimelerinin mantığını anlamamız gerekir. Cennet ve cehennem iki şehir, iki ülke veya iki dünya mıdır, cennet bir kapıda cehennem diğer kapıda mı yazılıdır? Kuran'ın mantığı nedir? Diyelim ki bir mucize oldu, bin yıl geriye gittiniz ve o zamanın insanlarıyla tanıştınız ve size geldiğiniz dünyayı sordular ve onlara cep telefonları, uçaklar ve bilgisayarlar hakkında bilgi verdiniz, eğer onlara kendi zihninizden bilgi verirseniz, o insanlar sizin bilginizin mantığını anlarlar mı?
Asla!
Bilgileri onların dünyasından örneklerle sunmanız gerekir. Bu, telefonu, uçağı ve bilgisayarı bildikleri nesneleri kullanarak tanıtabileceğiniz anlamına gelir. Şimdi soru şu: Telefonun, uçağın ve bilgisayarın gerçekliğini bu şekilde %100 açıklayabilir misiniz?
Hayır!
Cehennem ve cennet meselesinin de bu mantıkla Kuran'da bir tanımı vardır. Yani, bu kelimeler İslam öncesi Arap kültüründe vardı ve Tanrı bunları ölümden sonraki yaşamı tanıtmak için kullandı. Yani bu dünyada sayısız cennetler vardır ve Âdem bu yeryüzü cennetinde Allah'tan bir ruh almış, canlı bir varlıktan Adem'e dönüşmüş ve insan mertebesine ulaşmıştır. İşte Kur'an-ı Kerim'in kesin mantığı budur, yani Allah "seçmiştir." İnsanı çamurdan yaratıp sonra ona ruh veren bir mantık yoktur.
Allah Kuran'da hayatın yaratılışı hakkında çok detaylı bilgiler vermiştir. Bu bilginin merkezine "Âdemi yerleştirmiştir çünkü onu en yüce varlık olarak seçmiştir. Kuran'da, yaşamın yaratılışında defalarca "Toprak", "su" ve "çamurdan" bahseder ve bu yaratılışı bizim için "Âdem" olarak zikreder, ancak "Toprağı suyla karıştırdım ve o çamurdan "Âdemi" yarattım" demez. Aksine, bu bir "seçim" meselesidir. Yani, Âdem’i seçti ve ona kendi ruhundan ruh üfledi.
Bu mantık Kuran'da mevcuttur. Şimdi soru şu, bu mantık mümkün müdür? Mantık: Tanrı yaşamı bir noktadan başlattı ve iklimsel ve coğrafi değişikliklerin etkisiyle devam ettirdi. Bu yol uzun bir yoldu. Yolun ortasında, "Âdemi" dünyadaki en asil kişi olarak seçmeye karar verdi. Canlılar arasından birini seçti ve ona kendi ruhundan ruh üfledi. O ruhla, o canlı değişti ve "insan" statüsüne ulaştı.
Diyelim ki bir bilgisayar oyununda yeni bir program yaratıyorsunuz ve bunu o oyunun içeriğini değiştirmek için kullanıyorsunuz. Yani bir insan bunu yapabilir, Tanrı canlı bir varlıktan bir "insan" yaratamaz mı?
Eğer Tanrı tüm bilginin sahibiyse ve Tanrı'nın her şeyi bildiğine inanıyorsak, Tanrı bu mantıkla "hayat" yaratamaz mı?
Şunu açıkça anlamalıyız: Hiçbir bilim insanı Tanrı'nın varlığını kanıtlamak veya çürütmek için bilimsel araştırma yapmaz; bu felsefi bir meseledir. Bu konu şu anda Ortadoğu zihniyetinde tartışıldığında, bu tartışmadan ateistler sorumlu tutulmalıdır; ancak bilimsel bilgi eksiklikleri nedeniyle evrim teorisini kendilerine rakip olarak kabul etmişlerdir. Bu yanlıştır. Bu konuya önemli bir nokta ekleyelim: Diyelim ki evrim teorisini suiistimal eden ve yaşamın belirli bir noktada başladığını, evrim yasasına göre insanların maymunlardan evrimleştiğini iddia eden, zihnin evrimde hiçbir rolü olmadığını; maddenin insanları maymunlardan yarattığını, dolayısıyla Tanrı'nın olmadığını iddia eden bir grup ateist var. Bu iddiaya bir cevabımız var mı? Elbette var: Eğer zihnin hiçbir rolü yoksa neden on milyonlarca canlıdan sadece biri insan aşamasına ulaştı? Böyle büyük bir tesadüf olabilir mi? Bu imkânsız, çünkü insanlar on milyonlarca diğer canlıyla aynı dünyada yaşıyor. Şüphesiz, insanlarla birlikte onlarca başka canlı da evrimleşebilirdi, ama evrimleşmediler. Ancak içinde yaşadığımız dünyada, insanlar diğer canlılardan milyonlarca kat daha farklıdır. Yani, evrim aşamasında akıl her zaman merkezi bir rol oynamıştır ve oynamaya devam edecektir. O, "Tanrı’dır.
Tecellinden başka şey yok bu dünyada
Binlerce gizli şeyde, o mücevher peyda
Senden güzel bir yüzü, kimse görmedi bur’da
Göster bana yüzünü, ondan nur hüveyda
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, dünya yaratıldığı günden beri Tanrı onun dışındadır, bu yüzden kimse O'nu göremez. Şimdi soru şu: Eğer dünyanın dışındaysa, neden varlığını etrafımızda ve dünyanın her yerinde hissediyoruz? Bu iki mantık çelişmiyor mu? Cevap: Bir aynanın karşısına geçip gördüğünüz yüze baktığınızda, aynadaki tezahürünüzün yansımasını fark edeceksiniz. Şimdi, bu deneyimden iki soru ortaya çıkıyor. Soru 1: Tezahürünüz sizi görebilir mi? Bu imkânsız. Fakat siz tezahürünüzü görebilirsiniz çünkü siz bir gerçekliksiniz ve aynada görülen yüz sizin tezahürünüzdür. Başka bir deyişle, Tanrı dünyadaki her şeyi ve her değişen olguyu görebilir çünkü dünya Tanrı'nın kudretinin bir tecellisidir. Tanrı'nın kudreti, her istikrarda meydana gelen her değişimi algılayabilir. Bu, Tanrı'nın her yerde olduğu anlamına gelir. Dünyadaki her değişen olgu, kendi iradesinin bir olgusudur. Bu irade, Tanrı'nın mimarı olduğu büyük planda etkindir. Dolayısıyla, herkes kendi iradesiyle etkindir ve başka bir deyişle, hiçbir olgunun kaderi veya alın yazısı sonsuzluktan önceden belirlenmemiştir. Şimdi, bu sorunun ortasında başka bir soru ortaya çıkıyor: Bu mantığa göre, insan istediğini yapmak için tam bir iradeye sahip midir? Hayır! Bu imkânsızdır, çünkü insan etkinliği, yeryüzündeki yaşamı bölen zincirlerden biridir; Örneğin iklim, coğrafya, zaman, medeniyet, başkalarının çevresi vb. Dolayısıyla insan kendi iradesiyle etkindir, ama aynı zamanda başkalarıyla paylaştığı hayatta da eylemde bulunur.
Bir aşk şiiri, Gazel tarzındaki Divan edebiyatından
Gözlerinin aldatmacası, yüz fitne cam şarap
Mizahı ondan gördüm, yoluna kalbim Kebap
Tomurcuklarla dolu, bu aşkın meziyeti
Atfettiğim bu aşka, her tomurcuk bir sevap
Sürgünlerimin davasını, şur’da bur’da atmayın
Ebedî parçam değil, sürgünlük olmaz ahbap
Zaman çemberi daralıyor, bu aşk kadehimdir
Yüreğimle oynama, bu ahlak harap
Üzerime yağan aşk yağmuru, bir kelebek emsaldir
Tanıdık aşk yaban değil, mutluluğa o kap
Zihnimin aşk evi, aşk ateşiyle dolu
Kalbimin kadehi yap, bu gözler cam şarap
İkinci soru: Bir aynanın "rengi" varsa, yüzünüzün gerçekliğini yansıtabilir mi? Örneğin, kırmızı veya sarı bir ayna gerçek yüzünüzü yansıtabilir mi? Hayır! Yansıması kırmızı veya sarı olacaktır. Ayna renksiz ve nötr olmalıdır. Bu deneyimden çıkarılabilecek ders şudur: Dünyadaki her insan kendi bağımsız zihniyle düşünebilir ve gerçekliği kendi zihni aracılığıyla algılayabilir. Şüphesiz dünyanın aynası renksizdir. Eğer hakikat bu mantıkla dünyaya yansıyorsa, insan zihni neden başkalarının kölesi olsun? Ve neden gerçeği başkalarının temsilleri aracılığıyla görsün?
Akıl, insanlığın hem dostu hem de düşmanıdır. Aklın dostluğu dünyanın kapılarını insanlığa açarken, düşmanlığı insanı başkalarının zekâsının kölesi yapabilir.
Şimdi soru şu: Belirli bir mekân ve zamana tabi olan insan, insan zihni mekânı ve zamanı biliyor mu? Onların tutsağı mı? Hayır! Akıl, mekân ve zamanın tutsağı olan maddi bir olgu değildir; aksine, sınırları olmayan bir dünyaya sahiptir. İmkânsızı mümkün kılabilir ve her an, her yerde seyahat edebilir. Başka bir deyişle, insanın "aklını" "ben"inin iradesiyle yönlendirebilmesi ve tüm nimetlerinden yararlanabilmesi en büyük mucizedir. İnsan aklına teslim olursa, aklı kuşkusuz başkalarının eline geçecektir, çünkü doğası gereği birinin ona rehberlik etmesi gerekir. Bu hassas nokta, bilge ile cahil arasındaki sınırı belirler.
Gömleğindeki kokunla, bağdaşmıyor olsan diken
Kucağının kokusunu, serpiştirmek olur şen
Kanayan derin altında, katı bir kalbin var
Kimse bilmez derdimi, Yalnızca bilen ben sen
Sicilya edebiyatı tüm Batı Avrupa'nın üzerinde sisli bir bulut gibiydi; Yağmur yağıyordu ve fikirlerin yeşermesi için mükemmel bir ortam yaratıyordu. Batı Avrupa'da meyve vermeye başlayan coğrafyaların her biri, birbiri ardına ortaya çıkan küresel medeniyetlerden yararlandı. Yaşlanmaya yaklaşan her medeniyet, dünyanın bir yerinde yeni bir medeniyetin doğmasına sebep olur. Örneğin: Batı medeniyeti Sicilya edebiyatıyla başlamış, Doğu saray edebiyatı da bu edebiyatta etkili olmuştur. Şimdi uzak Asya'da yeni bir medeniyet şekilleniyor. Bu medeniyet Batı medeniyetinin varlıklarını kullanarak varlığını sürdürüyor, çünkü dünyanın kanunu bu. Batılılar, Batı medeniyetini Yunan ve Roma medeniyetinin devamı olarak adlandırmışlardır, bu yanlıştır ve bu düşünce Batılıların dünyaya satmaya çalıştığı bir iş türüdür yani bir üründür. Şüphesiz Yunan ve Roma medeniyetleri bütün medeniyetlerin su kaynağı olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Zira bunlar (Yunan ve Roma) Mısır, Sümer, Antik Hint, Zerdüşt vb. medeniyetlerden esinlenmişlerdi; Ama Batı medeniyeti içinde İslam medeniyeti diğer bütün medeniyetlerden daha etkili olmuştur.
Biz Türkler biraz Zerdüşt medeniyeti üzerinde düşünmeliyiz. Bunun sebebini biliyor musunuz? Avesta, Arap istilasından kaçıp Hindistan'a sığınan Zerdüştlerin elindeydi. 19. yüzyıldan sonra bir kopyası Avrupa'ya getirildi. Bu kitap Avesta dilinde yazılmış ve çevrilmişti ama bu kitapta başka bir dil daha vardı. O dil yakın yıllarda çevrildi ve o dilin çevirisinden yeni bir gerçek ortaya çıktı: Bu dil Zerdüşt dilidir. Bu dil 3500-4000 yıl önce Belh'te vardı. Zerdüşt dininin kutsal ayetleri bu dilde yazılmıştır. Örneğin: Avesta'yı bir hadis kitabı olarak düşünün ve bu kitaptan bilinen yeni dilin Kuran dili olduğunu varsayalım. Yani bu bilgiyi Zerdüşt kendisi vermiştir. Bu bilgide Zerdüşt, Horasan'ın Belh şehrinde yaşamıştır. Yani Zerdüşt medeniyetinin merkezi Horasan'dadır. Öte yandan Yunan filozoflarının yazılarında Yunanlıların Zerdüşt medeniyetini kullandıklarına dair bilgiler vardır. Dolayısıyla Zerdüştlük bir medeniyeti temsil ediyorsa o medeniyet Türkistan'daydı.
Batı medeniyetinde edebiyat her coğrafyada yeniden canlanmış, coğrafyanın kendine has özellikleri Batı medeniyetinin zenginliğini artırmıştır. Coğrafyalar arasındaki farklılıkları her coğrafyanın edebiyatından anlayabiliriz. Aslında her coğrafyanın kendine özgü bir yaşam biçimi vardır, dolayısıyla o coğrafyanın tarihini daha iyi anlayabilmek için öncelikle edebiyatını incelemek gerekir. Edebiyatın medeniyet inşasında yeni kapılar açtığını söyledim.
Immanuel Kant (1724-1804) Aydınlanma Çağı'nın Alman düşünürü olup tüm zamanların en önemli filozoflarından biri olarak kabul edilir. Ancak Immanuel Kant'ı tartışmadan önce çok önemli bir gerçeği hatırlamalıyız. "Bundan sonra Avrupa'nın ve Batı ekonomisinin geleceğini tahmin etmek istiyorsak, Güney Asya ve Uzak Asya halklarının düşüncelerini ve yeteneklerini incelemeliyiz. Üretim kültürünü ele geçirdiler."
Kafesten güle bakmak, cebirdir bülbüle
Zindandan güneş kaçar, depresif hale gelir
Kant'ın Felsefi eleştiri alanındaki ünlü eseri Saf Aklın Eleştirisidir. Bu çalışmasında Aydınlanma Çağı'nın egemen düşünsel çerçeveleri olarak kabul edilen deneycilik ve akılcılığa meydan okumuş, felsefenin merceğini genel kavram ve kategorilere çevirmiştir.
Kant'ın ününün büyük bir kısmı, rasyonalizm ve Ampirizm (deneycilik) olmak üzere iki düşünce okulunu uzlaştırmasından kaynaklanmaktadır. Kant'a göre akıl ve duygu, dünyayı anlama ve bilmede birbirlerine gerekli ve zorunludurlar ve birbirlerini tamamlarlar. Ahlak felsefesinde, bir eylemin doğruluğunu ya da yanlışlığını belirlemek için o eylemin evrensel bir yasa olarak ele alınması ve küresel ölçekte sonuçlarının incelenmesi gerektiğini savunur. Kant, siyaset felsefesi, din felsefesi, estetik ve metafizik alanlarında da pek çok Argüman ortaya koydu. Kant'ın en önemli eserleri arasında ünlü üçlemesi "Saf Aklın Eleştirisi", "Pratik Aklın Eleştirisi" ve "Yargı Yeteneğinin Eleştirisi" yer alır.
Hedef akıldan düşerse, yay etkili olmaz
Gökyüzü güneş olsa da, omuzdaki yük ağır
Kant'ın etiği ve bilgi felsefesinde önemli noktalar; Buna göre Kant’ın görüş kümesi şu şekilde özetlenebilir:
- Dünyayı anlayabilmek için hem zihnimize hem de duyularımıza ihtiyacımız vardır ve bunların hiçbiri tek başına dünyayı anlamamıza yardımcı olamaz.
- Aklımızın ve duyularımızın sınırları vardır ve bu nedenle dünyaya dair bilgimiz deneyimleyebildiklerimiz ile sınırlıdır, şeylerin gerçek doğasına dair bilgimiz ile değil.
- İnsan özgür bir varlıktır ve hayatında aklına göre hareket ve davranışta bulunmalıdır.
- Bireyler yaptıkları işlerden sorumludurlar ve bu nedenle etik ilkelere uygun hareket etmelidirler.
- Bir eylemin doğruluğunu veya yanlışlığını belirlemede uygun ölçüt, onu istisna kabul etmeyen genel bir yasa (mutlak yasa) olarak kabul etmektir.
- Kişinin davranışları kişisel istek ve çıkarlarına göre belirlenmemelidir; Herkes sadece kendi menfaati için iyilik yapmamalıdır.
Kant, yaşamının ikinci yarısında özellikle ahlak felsefesi ve epistemoloji alanlarında çok sayıda kitap ve makale yazdı. Kant'ın etik alanındaki Argümanları ve Kantçı bilgi kuramı, sonraki yüzyılların filozof ve düşünürlerinin bakış açısını ve düşünce yapısını değiştirmiş, "idealizm" ve "varoluşçuluk" bakış açılarının oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Uykusuz uykusundan, gül kokuyla uyandı
Utanç içinde kaldı, aşk maceradan gül
Kant'ın dine bakışı; Çok dindar bir ailede doğmuş olmasına rağmen, inanç ile aklın iki ayrı kategori olduğuna ve karıştırılmaması gerektiğine inanıyordu. İlginç olan, Kant'ın ahlak felsefesinin de tamamen mantığa dayalı olmasıdır.
Elbette, dinin toplumdaki insanların yaşam sorunlarına karşı direncini artırdığını her zaman kabul etmiştir; ancak eldeki kanıtlara dayanarak Immanuel Kant'ın dindar bir insan olduğu söylenemez.
Şanlı ülkem Türkiye'm, gönlümün rüyası
Sevginle sarmalanmış bir kuşum
Sana âşık, sana bağlı
Yanında Yüreğim, aşkından ders almış biriyim
Aşkım için ölürüm
Talihsiz dikenler yüreği ayakta tutmaya yeter
Ayağına diken batmasın
Çiçeklerle, lalelerle, Selvilerle dolu bahçemsin
Sensiz çiçek açmıyor çimenim
Sen benim her şeyimsin
Vücudumun inlemesini duyarsan üzülme
Aşağılık insanların ahlaksızlığından koruyacağım seni
Eğer sevmiyorsam kanım gömleğimi lekelesin
Çünkü hayatımsın, Türkiye'm
Immanuel Kant, 1781'de en ünlü eseri Saf Aklın Eleştirisini yayınladı ve bu eser günümüzde Batı düşüncesinin en önemli kaynaklarından ve eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Kant bu kitapta akıl ve deneyimin dünyayı anlamamıza yardımcı olmak için nasıl birlikte çalıştığını açıklıyor. Bu görüş, insan zihninin çevresel deneyimleri nasıl düzenlediğini ve dünyayı anlamamıza ve kavramamıza nasıl yardımcı olduğunu açıklıyor.
Felsefede Mutlak Yasanın Tanıtılması!
Kant, yaşamının son yıllarında etiğe ve ahlaki eylem felsefesine odaklanmış, ahlakın akıldan kaynaklandığını ve tüm ahlaki yargıların mantıksal olarak savunulabilir olduğunu belirten "mutlak zorunluluk" yasasını ortaya atmıştır. Yanlış yanlıştır, doğru doğrudur ve bu ikisinin arasında gri alan veya orta yol yoktur.
Ayrıca insanın hiçbir şarta veya bahaneye bağlı kalmadan hayatta mutlak olanı takip etmesi gerektiğini, ancak mutlak olanın yasasına tam olarak uymakla insanın gerçek anlamda ahlaklı sayılabileceğini vurgular.
Sorun çözücüler, işlerinin ortasında çaresiz
Uzun saçları çözemeyen, bir tarak gibi
Kant'ın felsefesi nedir?
Kant yaşamı boyunca felsefe alanında çok sayıda kuram ve tartışma ortaya koymuştur; Bunların en önemlileri ahlak felsefesi, epistemolojik (Bilgiye giriş) felsefe ve siyaset felsefesidir.
Ahlak felsefesi: Eylemlerin doğruluğu veya yanlışlığı, iyi ve kötü gibi ahlakın temel kavramlarının ardındaki akıl yürütmeyi inceleyen felsefe dalı.
Epistemoloji: (Bilgiye giriş) İnsan bilgisinin sınırlarını ve insanların çevrelerindeki dünyayı nasıl anladıklarını tartışır ve savunur.
Siyaset felsefesi: Bu felsefe, hükümetin, yasa koyucuların ve kamu kurumlarının meşruluğuna ilişkin önemli sorulara cevap bulmaya ve özgürlük, adalet, haklar ve mülkiyet gibi kavramların kesin açıklamalarını sağlamaya çalışır.
Deontoloji (Görev bilinci) temelinde işleyen Kant felsefesinin en önemlisi ve en ünlüsü Immanuel Kant'ın ahlak felsefesidir. Kant'ın ahlak felsefesi bu önemli soruyu cevaplamaya çalışmıştır: İnsanlar din olmadan birbirlerine karşı nasıl nazik ve iyi olabilirler? Bakalım Kant bu soruya nasıl cevap veriyor? Ödevsel etik felsefesinde, bir eylemin çevresel koşullarının ya da sonuçlarının onun ahlaki olup olmadığını belirlemediğini, her eylemin doğası gereği ya iyi ya da kötü olduğunu ileri sürer. Sonuççuluk tam tersi bir görüş. Sonuççulukta bir eylemin ahlakını belirleyen şey, o eylemin sonucudur. Kant'ın ahlak felsefesinde, insanlar olarak ahlaki görevimiz iyi ve doğru şeyleri yapmak ve kötü şeylerden kaçınmaktır. Çünkü Kant'a göre: Bütün insanlar iyi ile kötüyü tanıyıp ayırt edebilen mantıksal ve rasyonel bir akla sahiptir. Kant'ın "Aydınlanma Çağında" doğduğunu ve yaşadığını unutmayalım. 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa'da şekillenen büyük bir düşünsel ve felsefi hareket. Aydınlanma hareketinin düşünürleri ve taraftarları, Voltaire, Jean-Jacques Rousseau ve John Locke, monarşilerin ve Katolik Kilisesi'nin mutlak gücüne ve otoritesine meydan okudular. Onlar, bütün insanların kendi akıl ve mantık yetenekleriyle etraflarındaki dünyayı anlayabileceklerine ve dinin yardımına ya da hükümetin rehberliğine ihtiyaç duymadıklarına inanıyorlardı. Bu insanlar toplumun sorunlarını bilim ve mantık yardımıyla çözmeye çalıştılar. Bu hareket en sonunda Amerikan ve Fransız devrimlerine yol açmış ve Karl Marx'ın düşüncesinin nihai dersi olmuştur. Bu hareketin etkili ve devam ettirici isimlerinden Kant, "Aydınlanma Nedir" sorusuna şöyle cevap veriyor: "İnsanlar, korku veya tembellik nedeniyle, rasyonel düşünce için gerekli olan kararlılık ve cesaretten yoksundurlar ve bu nedenle başkalarının rehberliğine güvenirler ve bu da onlara bir tür olgunlaşmamışlık yükler." O yazdı; Oysa insan ancak aklın yardımıyla aydınlanmaya ulaşabilir. Bu nedenle Kant, aydınlanmayı, insanın kendi akılsal düşüncesini kullanarak olgunlaşmamışlıktan kurtulması olarak tanımlar. Şöyle diyor: Biz insanlar, hayvanlardan farklı olarak doğruyu yanlıştan ayırabildiğimiz için içgüdülerimize aykırı davransak bile ahlaklı bir şekilde yaşamak bizim görevimizdir.
Aşk şiiri gazel, Divan edebiyatı
Buyur aşkı kabul et şefkatinle çevir
Istırabı çevirsin bir tutam çiçeği ver
Tatlı gülümsemeler mutlu ediyor beni
Sevginin kudret ile aşktan anlamlar savur
Hayatımın ışığı sönmez olsun bu aşktan
Esprili sevimli aşk mevsimi bu devir
Ah, bir gün dudaklarım saygısızlık yaptı mı?
Sevgi akıyor benden lütfen inadı sındır
Bu var'luş rüyasında başka bir şey görmedim
Tek şey gülümsemedir hayatı buna çevir
Rüyamın tabirini başka yandan sormadım
Dudaklarında kahkah’ lütfen güzel hah’ı ver
Kant'ın etik felsefesinde mutlak olan nedir?
Şimdi bu noktada ortaya çıkan soru, iyiyi kötüden nasıl ayırt edebileceğimizdir. İnsanlar sadece kendi akıllarına güvenerek doğruyu yanlıştan ayırt edebilir mi? Kant, etik felsefesinde bu soruyu "mutlak" ilkesine dayanarak yanıtlar. Bu ilkenin anlamı, bir eylemin iyi mi kötü mü olduğunu ayırt etmek için onu dünyadaki tüm insanlara atfetmemiz ve dünyadaki tüm insanlar aynı şekilde davransaydı dünyanın nasıl olacağını görmemiz gerektiğidir. Kant'ın "mutlak" anahtar ifadesiyle tanımladığı ilkedir. Bu, eyleminizi dünyadaki tüm insanlar için genel bir yasa olarak düşünüp düşünemeyeceğinizi düşünmeniz anlamına gelir.
Örneğin, başkalarından çalmanın ahlaki olarak yanlış olduğunu hepimiz biliyoruz. Şimdi zenginlerden çaldıklarını fakirlere veren bir hırsızı düşünün. Muhtemelen bunu yaparak fakirlere yardım ettiğini düşünüyor ve birçok insan bu görüşe katılıyor. Herkesin birbirinden çaldığı bir dünyayı hayal edin. Daha fazla Kaos ve güvensizlik olmaz mıydı? Özel mülkiyete saygı yok olmaz mıydı? İnsanlar arasındaki güven yok olmaz mıydı? Toplum sonunda çökmez miydi?
Kantçı etik ayrıca hepimizin birbirimizin hedeflerine ve öz saygısına saygı gösterme görevimiz olduğunu, tüm insan etkileşimlerinin kazanç ve kayıptan uzak olması gerektiğini ve hiçbir insanın kendi hedeflerine ulaşmak için bir başkasını kullanma hakkına sahip olmadığını belirtir. Immanuel Kant'ın etiğine göre, doğru şeyi yalnızca doğru şeyi yapma veya doğru davranma Motivasyonuyla yapmalıyız ve doğru şeyi yapmak için başka hiçbir gizli veya açık nedenimiz olmamalıdır. Örnek: Örneğin, dindar bir kişi sadece cennete gitmek ve cehennemden korkmak için doğru şeyi yaparsa, Kant'ın felsefesine göre, o kişi faydacıdır ve işi etik değildir. Yukarıdaki örnekleri göz önünde bulundurarak, Kant'ın etik felsefesinin insanların eylemlerinin neredeyse çoğunu ahlaksız olarak gördüğünü anlamış olmalısınız çünkü insanların doğru şeyi yapma Motivasyonu ve niyetinin çoğu zaman doğru Motivasyon olmadığına ve bunun arkasında faydacılık olduğuna inanıyor. Bu görüş ayrıca din ve doğruluk arasındaki ilişkiye de atfedilebilir ve şöyle denebilir: Bir kişi yalnızca dürüstlük ve iyi işler yapma Motivasyonu için doğru etiğe sahip olmalıdır, sadece dine ve dine olan inancı nedeniyle değil. Kant, ahlaki ilkeleri istisnasız kurallar olarak görür ve bunların uygulanmasında çok katıdır. Örneğin, herhangi bir koşulda yalan söylemek, Kant'ın felsefesinin bakış açısına göre ahlaksızdır. Öte yandan, Kantçı etiğin eleştirmenleri, gerçek hayatta bir kişinin yalan söyleyerek kendi hayatını veya bir başkasının hayatını kurtarabileceğine inanırlar.
Zenginlerin hazır bulunduğu bir ziyafet
İşkencedir yoksullar için o rahat
Kanunlar arasında çelişki var!
İki ahlaki kuralın çatıştığı ve kişinin hangisini uygulayacağına karar veremediği durumlar olabilir. Örneğin, bir sırrı saklayacağınıza söz verdiğinizi, ancak sözünüzü tutmak için yalan söylemek zorunda kaldığınızı varsayalım. Böyle bir durumda ya sözünüzü bozarsınız ya da yalan söylersiniz.
İnsan duygularına saygısızlık!
Kant'ın etik mekanizması karar alma sürecinde insan duygularının rolünü dikkate almaz. Eleştirmenler duyguların insanların ahlaki kararlarında ve yargılarında belirleyici bir rol oynadığına inanırlar.
Ahlaki yargıda çelişki!
Doğrudan doğruya mutlak olanın kuralını (eylemin dünyaya genelleştirilmesini) hedef alır. Kant bir yerde insanın eylemlerinin sonuçlarına bakmaması ve sadece iyilik yapma güdüsüyle hareket etmesi gerektiğini söyler. Eleştirmenlere göre bu iki şey tamamen çelişkilidir.
Sonsuza dek yeşil kal
Kollarında göçmen kuşum
Saflığınla çevrili bahçenin yüksekliğinden kanatlarımı açtım
Seni aşk levhama, yüreğime yazdım
Kanımla, canımla seviyorum Türkiye'm
Hakikatin sabahısın, benim şafağımsın
Ne olursa olsun benim yol gösterici ışığımsın
Sen benim her şeyimsin
Sevginin ihtişamı yüreğimi ötürüyor
Nereye gitsem karşımdasın
Çünkü sen atalarımın abidesisin
Toprağının her karışında Horasanlılarımın kanı akmış
Onların kokusu senden geliyor
Sen benim her şeyimsin
Kant'ın epistemoloji (Bilgi farkındalık) felsefesi!
Kant felsefesinin bir diğer önemli alanı epistemoloji alanıdır. Kant'ın epistemoloji felsefesi veya bilgi kuramı, akademisyenlerin ve felsefe meraklılarının bakış açısını dönüştürdü ve dünyayı nasıl bilebileceklerine dair düşünme biçimlerini değiştirdi.
Kant'tan önce epistemolojiye ilişkin iki görüş vardı. "Rasyonalizm" (Akılcılık) ve "Ampirizm" (Deneycilik). Akılcı filozoflar, insanların etraflarındaki dünya hakkında akıl ve düşünce yoluyla bilgi edindiklerine ve varlığımızı kanıtlamak için beş duyuya güvenemeyeceğimize inanıyorlardı. Deneyci filozoflar, çevremizdeki dünya hakkında yeterli bilgiyi ancak duyusal algı ve evren deneyimi yoluyla edinebileceğimize ve ilişkileri, kimliği ve nedenselliği ancak deneyim yoluyla anlayabileceğimize inanıyorlardı. Kant, rasyonalizm ve Ampirizm olmak üzere iki felsefi ekolü birleştirdi. Kant'ın epistemolojik felsefesi bu iki düşünceyi dengeleyip uzlaştırmış ve görüşünü şu şekilde ortaya koymuştur: Dünyadan edindiğimiz bilgi, duyusal algı ve bu duyunun zihin tarafından işlenmesinin sonucudur. Tecrübe madde gibidir, zihin ise bu maddenin şekil aldığı kap gibidir. Dolayısıyla bu ikisinin işbirliği olmadan dünya hakkında bilgi edinmek mümkün değildir.
Akıl ve duygu birbirleri olmadan nasıl çalışamazlar?
Kant'a göre "düşünce" olmadan "algı" mutlak körlüğe benzer. Biz insanlar çevremizdeki nesneleri hissedebiliriz, ancak düşünce olmadan ne olup bittiğine dair bir kaynağımız olmaz. Öte yandan algısız düşünce de soyuttur. Biz insanlar çevremizdeki dünya hakkında teoriler üretebiliriz, ancak onu duyularımızla tarif edemezsek, onu asla anlayamayız. Örneğin üçgenin üç kenarı ve üç açısı olan geometrik bir nesne olduğunu biliyoruz. Aynı açıklamayı, hiç üçgen resmi görmemiş birine yaparsak, açıklamamızı asla anlayamaz. Dolayısıyla algı ve düşüncenin birbirinin bileşeni olan, birbiriyle ilişkili ve birbirine bağımlı iki kavram olduğunu söylemek gerekir.
Çiçek gülümseyen yüzünü göster gül diye gül
Baştan çıkarıcı gözler, bir tutam sümbül
Uykuyla susuzluk giderilmez sanem
Utanç eteğinden bak, ötüyor sana bülbül
Öz ile Fenomen (Olay, hadise) arasındaki ayrım!
Immanuel Kant, epistemolojisinin temelinde, bilinemeyen nesneler hakkında bilgi sahibi olamayacağımızı savunur. Önceki bölümlerde Kant felsefesine göre aklın tek başına dünyayı anlamamıza yardımcı olamayacağını, bunun için de duyusal algıya ihtiyaç olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla bilgimiz duyularımızla algıladıklarımız ile sınırlıdır. Burada “öz” ve “Fenomen” kavramları dile getirilmektedir; Birincisi nesnenin gerçek doğasını, ikincisi ise duyularımızın o nesne hakkında zihnimizde oluşturduğu görüntüyü temsil eder. Bunu daha iyi anlayabilmek için çölde yürüdüğünüzü ve aniden karşınızda bir serap (yanılma) gördüğünüzü düşünün. Bu arada içgüdüleriniz size bir anlaşmanın yaklaştığını söylüyor. Bu görüntünün gerçek olmadığı açıktır çünkü serap, çöl yüzeyinde hoş ışığın yansımasıyla oluşmaktadır ve aslında duyularınız yanıltılarak beyninize yanlış bilgiler gönderilmektedir. Dolayısıyla Kant’a göre dünyayı anlamak için olgular ile şeylerin özünü birbirinden ayırmak gerekir. Bizim anlayabildiğimiz şey bu gerçeklerdir, şeylerin gerçek doğası değil.
Aynı Argümana göre varlığın kökeni de bizim için meçhuldür; Çünkü bunu düşünebiliriz ama deneyimleyemeyiz.
Parla, kalk, kalbimin hatırına gel
Çöz sorunumu, kendi güzelliğinle
Getir tas şarabı, içelim aşk uğruna
Bizim kilden saksımız, yapılmadan önce
Dünyayı Kant'ın bakış açısından anlamak!
Dolayısıyla Kant'ın epistemoloji felsefesinden çıkan genel bir sonuç olarak, duyusal algının varlığı ve zihin tarafından işlenmesi nedeniyle, biz insanlar etrafımızdaki nesnelerin varoluşsal gerçeğini oldukları gibi bilemeyiz. Dolayısıyla biz insanlar dünyanın sadece bize gösterilen görüntüsünü görürüz. Zira hem duyusal algımızın hem de insan zihninin bize gerçeği gösterme konusunda sınırlılıkları var. Kant'ın bilgi felsefesine göre insanın çevresindeki dünya hakkındaki bilgi şu şekilde oluşur: İnsanın çevresindeki dünya, duyusal algı yoluyla ham bilgi olarak insan zihnine girer. Zihin bu bilgileri uzay-zaman modelinde yorumlar ve nedensel modelde bunlar arasında bağlantılar kurar. Dolayısıyla insanın duyusal algı ve aklının sınırlılığı nedeniyle, dünyanın yalnızca bize görünen bir görüntüsünü görürüz ve dünyanın varoluşsal gerçeğine gerçekte ulaşamayız. O kadar şaşırtıcıdır ki, insanın etrafındaki dünyanın gerçek doğasını kendi başına bilemeyeceğini kabul etmek zorundayız.
Özlem dolu bakışlarım görüşüne şaşırıyor
Gardiyan gözlerinden ümitsizlik ısırıyor
Uçuşuma izin yok yürek sana tutsaktır
Yazık ki bilmiyorsun vefasızlık hep kırıyor
Parmaklıkların ardından çocuk gözyaşı döktüm
Hayatı zindan ettin ahlakın başarıyor
Sevinç şarkısı gelmez Nigar vefasız olsa
Ağlayan gözlerime üzüntünü karıyor
Affetmiyor ey felek ben ki esir bir kuşum
Yüreğim yanmasına, tebessümle bağırıyor
Vefa şabestan'nından bir lütuf ıstarım
Çaresizim ey felek dert verme başarıyor
Kant'ın toplumsal ve siyasal felsefesi!
Immanuel Kant'ın toplumsal ve siyasal felsefesi, ahlak felsefesi ve epistemolojisi kadar iyi bilinmemektedir; Nitekim 20. yüzyılın önde gelen filozof ve tarihçilerinden Hannah Arendt, Kant'ın aslında bir siyasi felsefesinin olmadığını söylemiştir. Ancak Kant'ın siyasal felsefesi, ahlak felsefesi ve epistemolojisinin gölgesinde kalsa da, uluslararası ilişkiler alanının ve dünyada cumhuriyetçi sistemin şekillenmesinde oldukça etkili olmuştur.
Çiftliğimiz yoksulluk zorluktan başka bir şey vermiyor
Emeğimizin Tanığı varsa, yükü taşıyamayan Karıncadır
Kant'ı incelemeden Batı medeniyetini ve edebiyatını anlamak mümkün değildir. Kant geçmişten geleceğe bir köprüdür. Elbette ki her akıllı bilim adamı en yüksek mertebeden bir öğrencidir; Geçmişin bilgeliğinden ders alır ve düşüncelerini gelecek nesillere aktarır. Hiçbir âlim iyi bir öğrenci değilse miras bırakamaz. İnsan, kâinatın çok küçük bir parçasıdır ve onu yaratıkların en iyisi kılan şey, düşünce ve çabayla bir öğrenci olarak yerini daha iyi kavrayabilmesi ve en azından kâinatın bazı hakikatlerini kavrayabilmesidir. O halde şimdi şu soru ortaya çıkıyor: Kant'ın fikirlerinin ortaya çıkmasında hangi faktörler etkili olmuştur? Bir başka soru: Kant'ın kalemi edebiyatın ustası olmasaydı, zihinler üzerinde bu kadar etki bırakır mıydı? Kant'ı yazılarından tanıyan bizler, bu bilginin ne olduğunu anlıyor muyuz?
Dünyanın esenlik olduğunu sandım
Avcı bahçesinde güvensiz ev yaptım
Kant'ı daha iyi anlamak için, onun düşüncelerini gerçek Batı yaşamı, yani Batı tarihinin temelini oluşturan Cehalet Çağı perspektifinden anlamak gerekir. Çünkü Cehalet Çağı'nın radikal entelektüel içeriği, Kant'a, Karl Marx'a ve o dönemin diğer Batılı bilginlerine anti düşünceler dikte etti ve bu gerçek güneş kadar açıktır. Diyelim ki Kant bir Horasan veya Hindu bilgini olsaydı, bu düşünceleri söyler miydi?
Asla!
Çünkü entelektüel içeriği Batı cehalet dönemi tarafından sulanmıştır. Şimdi soru şu: Batı'nın kadim tarihini Doğu'nun kadim tarihiyle karşılaştırmazsak, Kant'ı tanıyabilir miyiz?
Antik dünyanın tarihinin gerçeğini bilmiyorsak, Batı onu istediği gibi tanımlamıyor ve bizi düşüncelerinin kölesi yapmıyor mu?
Kant, Karl Marx ve diğer Batılı filozofların düşüncelerini tarihsel süreçte incelediğimizde Ortaçağ'ın Batı düşüncesi ve felsefesi üzerindeki etkisini görürüz. Batı'yı bu karanlıktan kurtarmayı ve gelecek nesillere daha insani bir tarih yazmayı hedefleyen Batı düşüncesi ve felsefesinin etkisini anlamak gerekiyor.
Şunu unutmayalım ki, var olan bir medeniyet bir coğrafyaya yeni bir medeniyet getiremez. Bu, güneş ışığının yeni güneş ışığı yaratamayacağı anlamına gelir. Şu soru akla geliyor: Batı'da yaşam Doğu'daki gibi olsaydı, barışçıl dinler var olsaydı, güçlü kilise gibi tapınaklar olmasaydı ve dinler toplumdaki yoksulların haklarını destekleseydi, Batı baskıcı kölelik ve vahşi feodalizm gibi tarihi dönemler yaşar mıydı? Kant, Karl Marx ve diğer filozoflar da böyle mi düşünüyordu?
Kıskanç haset oldu ruhum, beni ele geçirdi
Yardım et yalnızım, kâfir gibi sıkıştım
Dünyanın gerçeklerini doğru bir şekilde anlamak için, şu gerçeği hemen deneyimleyelim: Eğer biri şu anda Hindistan'a gidip Hinduların hayatını gözlemlese, Hint halkının hayatlarında büyük çelişkiler görür ve şaşırır. Bir yandan zengin Hinduların hayatı insan hayatının en üst seviyesine ulaşmışken, diğer yandan on milyonlarca fakir insan en küçük insan hayatından bile mahrumdur, ancak yoksulluktan en ufak bir şikâyette bulunmazlar. Şimdi soru şu: Hindistan'ın fakir insanları adaletsizliğe karşı ayaklanmak için gerekli zekâdan mı yoksundur, yoksa gerçek başka bir şey midir? Şimdi Immanuel Kant gibi bir bilim insanının Hint toplumundan çıkabileceğini hayal edin? Çıkabilir mi?
Bu imkânsız!
Neden ve neden imkânsız?
Hindistan'da Hindu tarzında bilim insanları çıkacak, Kant ve diğer Batılı bilim insanları değil.
Bu soruları cevaplamak için, bu iki coğrafyanın tarihsel özelliklerini çok ciddi bir şekilde incelemek gerekir. Batı'da şiddet vardı. Baskı vardı. Radikalizm zirvedeydi. Kilise, Batı halkının tanrısıydı. Bu faktörler Kant'ları ve Karl Marx'ları yarattı çünkü Batı sistemi kendi düşmanını üretti. Fakat Doğu'da, hayat tüm bunların tam tersiydi. Dolayısıyla, fakir ile zengin arasındaki uçurumun sorunları Hint toplumunda çözülürse, bu barışçıl bir şekilde yapılacaktır. Dolayısıyla, Hint toplumunda Kant'lar ve Karl Marx'lar yaratılmayacak; aksine, Hint toplumunun ihtiyaç duyduğu bilim insanları yaratılacaktır.
Öncelikle şunu söylemeliyim: Milli tarihini incelememiş, milli edebiyatını bilmemiş, Batı, Ortadoğu, Orta Asya, Hindistan, Çin, Hindiçin ülkelerinin tarihlerini ve edebiyatlarını bir arada incelememiş olanlar, Avrupa’yı âlimler coğrafyası, Hindistan’ı ise cahiller coğrafyası olarak görüyorlar. Cahil oldukları ve cehaletleri yüzünden başkalarının ilminin kölesi oldukları için, isimlerinin yanında geçerli sıfatların bulunup bulunmaması önemli değildir.
Immanuel Kant'ın ve diğer Batılı bilim adamlarının düşüncelerini Batı'ya yerleştiren bu karanlığın, hiç şüphesiz ki bir gün çiçeğe dönüşüp çiçek açacaktı.
Ağır bedenle çökünce Gönül, bin bir parça olur
Yapraklarının rengi, çiğ meyveler gibi
Batılı bilim adamlarının faaliyetlerinde Doğu tarzının tam tersini görüyoruz. Örneğin: Karl Marx, dinin adaletsizliğine ve siyasi güçlerin adaletsizliğine karşı en Büyük Batılı isyancıydı. Bunu anlamalıyız, Doğu kapitalizmi Çin'de başladı ve Hindistan'da ve Güney Asya'nın diğer ülkelerinde olgunluğa ulaşacak ve küresel adalet kapitalizmi sistemini yaratacaktır. Batı kapitalist kültürü çok baskıcıydı. Bu baskı önce diğer coğrafyalara zarar verdi ve sonunda bu hikâye Batılı insanlara en büyük zararı verecek ve Batılı insanları başka bir cehalete sürükleyecektir.
Çinhindi ülkelerinde isyan kültürü dinlerin barışçılığıyla yayılmadı, ancak Orta Doğu'daki isyan kültürü Tanrı'nın bu isyancılarla savaşmasına ve dinler ve peygamberler göndermesine neden oldu. Örneğin: Şu anda Horasan ülkelerinde, Horasan halkının iki Kutsal Kuran'ı var, biri Abdullah'ın oğlu Muhammed'e vahyedilen Kuran, diğeri ise Muhammed'e gelen Kuran tarafından tanıtılan "doğa" Kuran'ı, ancak Orta Doğu'da her grubun kendi Kuran'ı ve her grubun kendi İslam'ı var. Tanrı bunlar için minnettar mı?
Geceydi, ay, yıldızlar ve hatıralarımla ben
Uykum fırlamıştı, yakında hafif su sesi
Her yanım sessizlik, susku hüküm sürerdi
Hatıralarımın ortasında babamı gördüm
Öbür dünyaya yolculuk eden babamı
Sırtı acıdan yay gibi bükülmüştü
Geleceğim için çalışıyordu
Dünyanın acılarını canı pahasına almıştı
Binim için
O benim babamdı
Batı'da Orta Çağ, Batılılara dinleme becerisini öğretti. Bir millet dinleme kültürünü ve öğrenme ahlakını geliştirirse, o millet yeni bir medeniyet inşa edebilir. Eğer bu iki kültür hayatından çıkarılırsa, herkes her şey hakkında konuşacak ama konuşmalarının ne anlama geldiğini anlamayacak.
Büyük Söz dedikleri Kur'an'ı
Ara sıra okurlar belli bazı zamanda
Payiz yaprakları gibi batıl inanç her yanda
Sürekli okurlar hayat ayeti var diye
Kant'ın sözleri dünyanın her köşesinde onlarca kişi tarafından söylenmiş olabilir ve belki de onların bazı kısımlarını tekrarlamışlardır; Ama Kant'ı ünlü yapan mucize edebiyattaki ustalığıydı.
Başka bir deyişle, Kant'ın güçlü bir edebi kalemi olmasaydı, dünya çapında bu fikirleri dile getiren anonim kişiler arasında yer alacaktı. Bu nedenle edebiyatın rolü büyüktür. Şüphesiz edebiyatın büyülü bir sanatı vardır. Karl Marx'ın "Kapital" kitabını okuduğunuzda, o kitabın edebiyatının okuyucunun zihnini an be an ele geçirdiğini ve ona düşünme fırsatı vermediğini görürsünüz. Kant ve Karl Marx'ın sözlerinde sayısız akıl dışı düşünce vardır, ancak onların güçlü edebiyatının mucizesi, okuyucunun zihninin bu akıl dışılıklara ulaşmasına izin vermez. Çünkü edebiyatlarında güçlü mantık yatar. Şimdi soru şu, eğer sözleri mantıklıysa, neden herkes tarafından kabul edilmedi? Cevap: Edebiyat mantığından bahsediyorum, mutlak mantıktan değil!
Edebiyat mantığının ilk etapta güçlü olması gerekir. Edebiyat mantığı budur: Konuşmanın içeriği mantıktan uzak olsa bile, edebiyat mantığı konuyu okuyucunun zihnine mantıklı gösterir. Dolayısıyla, bir milletin güçlü edebiyatı, milletinin konuşmasının mantıklı olduğunu gösterebilir. Milli edebiyat zayıfsa, mantıksız retorik hâkim olacaktır.
Canlı bir örnek: Batı'da faaliyet gösteren Fars ırkçıları, Divan edebiyatını, faaliyetlerinin merkezine koymuş ve Horasan Türklerinin şanlı edebiyatını ve tarihini inanılmaz bir şekilde çarpıtarak Ortadoğu zihniyetine satmışlardır. Şimdi ise her Ortadoğulu âlim, onların sahte müziğine dans ediyor ve bu faşistlerin edebiyatının kölesi haline gelmiş durumda, çünkü kültürlerinde düşünme ve araştırma etiği yok.
Mutlu günlere dair, umut dolu yüreğim
Her sabah güneş tanrı, aşkı vaat ediyor
Akıldan nefret ediyorum. İnsanı her türlü edebiyata, dosta, düşmana esir eden akıldır. İnsanlar kendi "ben"lerinin ne kadar farkındalar? Eğer bir insan kendi "ben"iyle zihninin önderi olamazsa, her türlü edebiyat onu zihniyle fethedebilir. Örnek: Zihnini "ben"iyle yönetemeyen bir kişi, Kant'ı Günümüz Batı kültürünün yardımıyla bilim insanı olmuş bir bilim insanı olarak tanır. Ama zihnini "ben"iyle yönlendiren bir insan, zihniyle bir karar vermeden önce Batı'nın cahiliye tarihine bakar ve dünya coğrafyalarının geçmişini bu perspektiften inceler. "Ben"i Kant'ı zihnine başka bir biçimde tanıttığında, o gerçek kant’tır.
Bütün gece ağzımın gülüydün, bir güzel gül ak
Baharımın anlamı saf temiz berrak
Karanlı’ her gecemde bana sen şafak oldun
Nezaketine kurban ben sana şafak
Ufukta kayboldum ben yelken gibi bu aşkta
Kaybolmuşum bu aşkta nerededir son durak
Dudaklar konuşuyor aşk fincandan içerse
Boşuna kaçma canım aşk var ki yürek berrak
Bahardan o çekici, aşk kucaklama olsa
Bir anlık aşk sevinci güzellikte son durak
"Ahlakın" varlığına inanmıyorum çünkü ahlakın var olması için adaletin var olması gerekir. Herkesin adaletinin kendi maddi ve siyasi gücüne göre şekillendiği bir dünyada nasıl bir ahlaktan bahsedebiliriz?
Ben ahlakı tanımlarsam dünya benim adaletimi insan adaleti olarak kabul edebilir mi?
Eğer dünya bunu kabul etmiyorsa ben neden başkalarının adaletine inanıp onların benim için ahlakı tanımlamasına izin vereyim?
Kant ahlak felsefesinde arzulardan ve isteklerden söz etmiştir. Bunlar sadece onun istekleriydi, başka bir şey değil. Kant'ın edebiyatı herkese, özellikle de Karl Marx'a ilham kaynağı olmuştur. Marx bu edebiyatı çok iyi değerlendirmiş, kendi "ben"ini tanımayan zihinlere, bu dünyanın gerçekleriyle hiç bağdaşmayan bir insan yaşamı sunmuştur.
Kant'a göre iyi ahlakın amacı insanlara fayda sağlamaktır. Etik, kamu yararını gözettiği takdirde etiktir. Karl Marx'a göre ahlakın barbarlaşmasının sorumlusu birkaç sömürücü despotun elinde Tanrı'ydı. Tanrı'nın varlığı insan zihninden silinirse ve sömürücü zalimler iktidardan uzaklaştırılırsa ahlak insanlığın elinde olacak ve oradan daha iyi bir ahlaki yaşam ortaya çıkacaktı. Çünkü ahlakın sadece insanlar için olduğuna inanıyordu. Marx'ın rüyası gerçek oldu mu? Dünyanın yarısında iktidara gelen Karl Marx'ın fikirleri, her sosyalist ülkede herkese haksızlık yapan bir grubun eline geçti ve haksızlık, ahlakı yerle bir etti.
Dinleri düşünün. Her dinin kendine özgü bir ahlak anlayışı vardır. Toplumda "din" adına siyasal güç elde edildiğinde, belli bir kesimin adaleti diğer kesimlere karşı adaletsizlik getirir ve toplumda her türlü ahlaksızlığı içeren yanlış bir ahlak anlayışı yaygınlaşır.
Gerçekten insan toplumunun en güzel göstergesi, dini halka emanet eden, devleti ve toplumları "Töre"le yöneten Horasan Türklerinin dindarlığıydı. Bu din kültüründe ne Tanrı halkın düşmanı oldu, ne de dinsel gruplar toplumun zihnine egemen oldu. Bu yaşam biçiminden, eğer anlayabiliyorsak, laik Türk-Horasani sistemi ortaya çıkmıştır.
Peki, gerçek ahlak nedir? Etik, toplumda iktidarda olanların kendi çıkarlarını korumak için kullandıkları özel bir yöntemdir. Dolayısıyla onun toplumsal düzeni onların yararına ahlak, huzur ve güvenlik sağlar. Eğer kâr toplumda ahlak yaratıyorsa, bu evrensel bir ahlak olabilir mi? Örnek: İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra galip ülkeler, insan haklarını tanımladılar ve kendi iktidarlarının çıkarları doğrultusunda kendi ahlak kurallarını oluşturdular. İnsan hakları toplumdaki her bireyin haklarını garanti altına alır mı? Evrensel insan hakları dünyadaki tüm insanların bakış açısıyla mı yaratıldı, yoksa bu düzen iktidarlarını sürdürmek için mi yaratıldı? Hadi buna bir de başka açıdan bakalım. Bu açıdan bakıldığında dinlerdeki ahlaki kurallar Tanrı tarafından vahyedilmiştir. Şimdi soru şu: Tanrı'nın ahlakı, Tanrı'nın tarif ettiği ahlakla uyuşuyor mu? Yoksa insanlar Tanrı'nın ahlakını yanlış mı anlıyorlar? Örnek: Bütün dinlerde Tanrı adildir. Allah ahlakın herkes için faydalı olmasını ister. Bütün iyiliklerin kaynağı Allah'tır ve Allah, topluma fayda sağlayacak güzel ahlaka sahip olan herkesi cennette yer sahibi kılacaktır. Allah her şeyin Allah'ıdır ve O olmadan ağaçtan bir yaprak bile düşmez. Bu ifadeler bize Tanrı'yı tanıtıyor mu? Eğer Tanrı iyiliğin kaynağıysa, eğer Tanrı iyi insanları seviyorsa, eğer Tanrı adilse, o zaman şu soru ortaya çıkar: Güçlüler, orman kanununa göre, neden zayıfları öldürür? Büyük balıklar neden küçük balıkları yer ve neden küçük balıklardan daha uzun yaşarlar? Eğer Tanrı her şeyin Tanrısıysa, ormanda ve suda O'nun adaleti nerede? Onun ahlaki faziletleri neden ormanda ve denizde görülmüyor? Her şey insan için mi yaratıldı? Yani bütün bu haksızlıklar insanların daha iyi bir yaşam sürmesi uğruna mı yapılıyor? Bu, insanların diğer canlılardan daha fazla ayrıcalığa sahip olduğu anlamına mı geliyor? Peki, Tanrı'nın ahlakı ve adaleti nereye gitti?
Peki, Tanrı hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz?
Evrenin ne kadar farkındayız ve kendi sınırlarımızın ne kadar farkındayız? Ben bir bilim adamıydım, her şeyi biliyordum ama kendimi biraz daha tanıdıkça aslında cahil bir insan olduğumu fark ettim. Talebelik mesleğini seçip öğrendiğimde, bilim adamlarının ve filozofların dünyanın alfabesini öğrenmede ilk talebeleri sayıldığını fark ettim.
Gerçekten Allah'a ibadet eden var mıdır? İnsan zihninden "ümit duygusu" çıkarılırsa, cennete gitmek için Allah'a ibadet eden olur mu? Cennet, insanın hayatı boyunca kurduğu bir hayaldir ama zamanla bu hayaller fanteziye dönüşür. Umudun adı "cennettir" ve kişinin zihninde cennetin sahibi Allah'tır. Başka bir deyişle, insan, kendisinde duyduğu ümit duygusuyla Allah'ı tanır. İnsanın zihninde, Allah kendisinden razı olursa dileğinin gerçekleşeceği düşüncesi vardır ve bu dilek cennet olarak adlandırılır. Umut etmek sadece bir hayal ise, insanın yüreğinde umut kalmamış ve Allah kendini gösterip, "Ben sizin Allah'ınızım, bana ibadet edin" dese, insan Allah'a ibadet eder mi?
Peki, gerçek nedir?
Gerçek herkesin kendi kafasındadır. Eğer bir insan zihnini “ben”iyle yönetemezse, başkaları kendi doğrularını onun zihnine dayatacak ve onu köleleştirecek, o da başkalarının doğrularını kendi doğruları gibi kabul edecektir.
Aramızda bir çizgi var ağlıyorum
Omuzlarım sabırsızlıktan titriyor
Her sarsıntıda ağlıyor yürek
Titremiyor boşuna
Sanki artık bana romantik hiçbir şey olmuyormuş gibi…
Benim sonbaharım bu…
Hayatımın her mevsiminin kollarına ansızın düşebilir
Bu hazan dramım
Şimdi söyle bana, bahar geliyor mu?
Geldi diyebilir miyim?
Akıl yoluyla Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu bilebilir miyiz? Bunu deneyimle anlayabilir miyiz? Zihinlerini "ben"leriyle yönlendiremeyen bazı kişiler bilim insanlarına soruyorlar: Bilimsel çalışmalarda Tanrı'nın varlığını görebildiniz mi?
Al sana, Ortadoğu şuur!
Tanrı'yı görmek mümkün müdür? Akıl ve tecrübe bana Tanrı'yı tanıtabilir mi? Bana Tanrı'nın dünyasını tanıtabilir mi? Hayır, hayır! O beni ancak kendi Tanrımla tanıştıracak, beni ancak kendi dünyamla tanıştıracak. Çevrimiçi bir oyun düşünün, oyun oynarken herhangi biri oyunun yaratıcısını görebilir mi? Oyunun yaratıcısı oyunun içinde değilse onu nasıl görebiliriz? Eğer Tanrı evrenin dışındaysa, hangi akıl Tanrı'yı gördüğünü iddia edebilir? Eğer evrende Tanrı varsa, o nasıl Tanrı olabilir? Geçmişte, her şeyi bilen bir varlık olarak, bilgim Tanrı'nın gerçek yüzünü yansıtıyordu, ancak kendimi biraz daha tanıdıkça, O'nun çevremdekilerin ve aklımın bilgisinin bana tanıttığı Tanrı olduğunu fark ettim. İçimdeki "ben" çalışmaya başlayınca, ne etrafımdakilerin ne de zihnimin Tanrı'nın kim olduğunu bilmediğini fark ettim. İşte o zaman insanın içindeki "ben"in ya Tanrı'nın varlığına inandığını ya da inkâr ettiğini fark ettim. Çünkü başka çare yok.
Eğer Tanrı evrenin dışındaysa akıl ve deneyim Tanrı'yı bize bildirebilir mi?
Eğer Tanrı dünyanın içindeyse ve insan bunu akıl, bilgi ve deneyim yoluyla bilebiliyorsa, o zaman O gerçek Tanrı olabilir mi?
İşin özü şu; Dolayısıyla konu sadece insanları ilgilendiriyor; Bir insanın Tanrı'nın varlığına inanması veya inkâr etmesi insanın "ben" meselesidir. Eğer Tanrı evrenin dışında ise nasıl bir Tanrı olabilir ve büyüklüğünün sınırları nelerdir?
Eskiden her şeyi bilen ben, Tanrı'yı zihnimde çok küçük sanıyordum; Zira kendime ve dünyaya dair bilgim çok sınırlıydı. Karanlık maddenin varlığını öğrendiğimde zihnimin Tanrısı daha da büyüdü ve evren hakkında ne kadar çok şey öğrenirsem Tanrım da o kadar büyüdü. Yani hayatımın her anında Allah'ımın büyüklüğü değişiyor ve bu değişim devam ediyor. Yani yarım saat önce Tanrı hakkında hayal ettiğim büyüklük, yarım saat sonra değişiyor. Herkesin Tanrısı kendisinin sandığı kişidir; Allah'ın büyüklüğü, O'nun kendisi için sahip olduğu aklın zekâsıdır. Örneğin: Bütün dinlerde, her dinî grubun kendine ait bir grup tanrısı vardır ve bu tanrı, grubun lideri kadar küçüktür; çünkü her grup, liderini Tanrı dostu olarak hayal eder.
Evliya!
Peki, bu Tanrı, Tanrı ilkesine ne ölçüde uygundur? Her grup kendi tanrısına taptığında, grubun o tanrıyla ilişkisi o kadar dostça bir hal alır ki, o grup "cenneti" kişisel bir bahçe olarak hayal eder ve Tanrı'yı o bahçenin bahçıvanı olarak görür.
Eğer bu özelliğe sahip gerçek bir Tanrı varsa, o zaman kaç tane tanrı vardır?
Bu ortam durumda, mutluluktan uzak mutsuz biriyim
Herkesin hayalinde cennet, tahıl ekmek peşindeyim
Gerçek Tanrı bilinmiyorsa ve her saat büyüyorsa, dinî grupların bahçıvanı olabilir mi?
Hiç kimse akıl, bilim ve deney yoluyla Tanrı'nın varlığını ispatlayamaz, aynı şekilde hiç kimse Tanrı'nın varlığını inkâr edemez. Eğer bu Allah'ın hakikati ise, o zaman Allah'ın kendi kanunu vardır. Allah'ın kanununda ahlak, insanların dünyası tarafından değil, Allah'ın dünyası tarafından belirlenir!
Bize ilahi ahlakı öğreten dinler, Tanrı'nın insan toplumu için belirlediği ahlaktır. Yani, bu ahlak Tanrı'nın ilahi ahlakı değildir.
Bu nedenle, eğer Tanrı adil ise, adaleti, insan için koyduğu yasalar, bu yasaların bir yansımasıdır. Bu ilahi ahlak değildir.
Tanrı'nın iyi ve kötü eylemler arasında ayrım yapmasına gerek yoktur. Çünkü Tanrı iyinin ve kötünün tanrısıdır. Örneğin: Tanrı'nın yasasında, zayıfı yok etmekle muhtaçlara yardım etmek arasında bir fark yoktur; ancak bu iki eylem arasındaki fark, insan toplumunu insanlaştırmak için insana emredilen yasaların bir şey, Tanrı'nın tüm evrendeki ilahi ahlakının ise başka bir şey olmasıdır.
Yaşadığımız dünyada savaş, felaket, çirkinlik ve vahşet hayatın kanunlarıdır; Oysa barış, ahlak, huzur ve mutluluk insanlığın çabasıyla elde edebileceği şeylerdir. Eğer dünyada bu kanunun tersi olsaydı, savaş, felaket, çirkinlik ve şiddet bulmakla kimse uğraşır mıydı?
İyiliğin zevki, savaşı, felaketi, çirkinliği ve vahşeti önemsizleştirmez mi?
Bu dünyada iyiyi kötüden ayırmak evrimin gerçekleşmesi için bir yasadır. Her şey insanın mutluluğu için olsaydı evrim gerçekleşir miydi?
Evrim yoksa canlılığı hangi yasa ayakta tutabilir? Eğer iyilik evrenin bir kanunu olsaydı ve insana bahşedilseydi, onu yeniden keşfetmeye yönelik bir girişim olur muydu? Güneş varsa, ışığı bulmak için uğraşan olur mu? Allah aynı zamanda çirkinliğin de tanrısıdır ve insanı iyiliği bulması için imtihan eder. Eğer Tanrı'ya inanmıyorsanız, bu yasayı bir doğa yasası olarak düşünün. Eğer hayatın kanunu buysa, Kant'ın ve Karl Marx'ın fikirleri bu dünyanın gerçekleriyle ne ölçüde örtüşüyordu? Kant ve Karl Marx, Ebu Reyhan Biruni'nin düşüncelerini inceleselerdi veya Darwin'in düşüncelerini bilselerdi, düşünceleri değişmez miydi?
Akan gözyaşlarıma bir kere bir bakmadın
Kederli yüreğime ümit çiçek takmadın
Sen benim acım oldun ıstırabım şifam
Vefa gülistanınla aşka bir kez akmadın
Aşkın bu acısıyla kuvvetimi götürdü
Tabii ki göz ucuyla acıma bir bakmadın
Uyku çalındı benden gözlerim kaşınıyor
Büyüleyici oyundan aşka cevher takmadın
Gülümseme dudakta şirinliğin aynası
Bu aşk için geceden inadını yakmadın
Batı Avrupalı bilim adamlarını ünlü yapan Fenomen, fikirlerinin doğruluğu değil, akıllara kazınan güçlü edebiyatlarıydı. Bir milletin geçmişiyle hesaplaşmasıyla güçlü bir ulusal edebiyat ortaya çıkar. Örnek: Divan edebiyatında Türklerin, Farsların, Arapların ve Hinduların yaşam biçimleri güneş ışığının yansıması gibi açıkça görülür. Örnek: Divan edebiyatında nazım üslup şekilleri vardır. Divan edebiyatının ilk türü olan Horasan üslubu, her şiirinde hem Horasan'da yaşayan Türklerin hem de Farsların ve diğer ırkların yaşantısını yansıtır. Onların hayatlarında din halkın elindeydi. Toplum dini gruplar veya dini tapınaklar tarafından yönetilmiyordu. Toplum, padişahların saraylarında kültüre dönüşen törenin elindeydi. Orta Asya'nın açık ikliminde, doğayla iç içe yaşıyorlardı. Hayatlarında mutluluk ve özgürlük akıyordu. Kuşlar gibi özgürdüler, sanki bir yerden bir yere uçuyorlardı. Bu özgürlük dünyaya laik yaşamı getirdi. Divan edebiyatının Horasan üslubunu incelediğinizde, o yerin imgesi zihninizde canlanacaktır. Örnek: Ömer Hayyam'ın rubaileri Divan edebiyatında Horasan üslubunun en güzel temsilcilerindendir. Türklerin Ortadoğu'yu istila etmesi ve İran coğrafyasını Arap kültürünün işgalinden kurtarmasıyla, Horasan yaşam kültürü, İran kültürüyle Ortadoğu kültürünün yaşamıyla evlenmiş, kültürlerin evliliğiyle Irak üslubu adı verilen yeni bir üslup ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz bu coğrafyalarda hayatın önderliği dinin elindeydi ve her toplumun dini de o topluma özgüydü.
Aşkı uzatmak istiyorsan, seks yaparak yapma
Hayat suyu ateşi de söndürür
İslamiyet'ten önce Hindistan'a akın etmeye başlayan Horasan Türkleri, bu kez edebiyatta rafine ve anlamlı bir kültürü yansıtmışlardır. Zira Horasan Türklerinin yaşam kültürü, Hinduların nezaketli konuşma kültürüyle iç içeydi. Yani bu coğrafyalarda binlerce yıllık yaşamın çehresini Divan edebiyatından anlayabiliriz.
Her milletin millî edebiyatı olmazsa, o milletin edebiyatının varlığı, başkalarını taklit etmesi anlamına gelir ve o milletin gelişmesine imkân vermez. Bir milletin tarihinin kokusu edebiyat vasıtasıyla o millete ulaşmıyorsa, o millet millî edebiyattan mahrum kalır. Sicilya adasında gelişmeye başlayan Batı edebiyatı, ortaya çıktığı her coğrafyanın tarihsel özgünlüğüyle Batı edebiyatını zenginleştirmiştir. Her milletin kendine özgü tarihi kültürü vardır ve bu kültürü tanıtmanın en iyi platformu edebiyattır. Batı edebiyatının tamamında Avrupa Karanlık Çağı'nın izlerini görmek mümkündür. Batı'nın teknolojik ilerlemesi ve gelişmesi Avrupa'daki cahiliye döneminden esinlenmiştir; Çünkü Orta Çağ, insanların zihinlerini aydınlatmanın bir yoluydu. Elbette ki yeryüzündeki canlılar evrim yasasına göre yaratılmışlardır ve çelişkilerin varlığı da evrim yasasının bir şartıdır. Demek ki her cehalet, kalbinde bir nur doğurur ve o cehalet sonsuza kadar sürmez. Başka bir deyişle: Avrupa bir cehalet dönemi yaşamasaydı, kendi antitezini yaratamazdı.
Deniz, kollarını açmış kıyıda uzanıyor
Hangi sel barajı yıktı, sahil ellerinde?
Bugün dünyaya baktığımızda Batı cehaletinin tarihini ve Batı ilerlemesinin tarihini anlayabiliriz. Örneğin: Çin fakir bir ülkeydi ve kendi içinde yüzlerce sorunla karşı karşıyaydı. Çin'in kültürel dönüşümünden sonra zihniyet gelişti ve yeni bir edebiyat ortaya çıktı ve istikrarlı bir ilerlemeyle ilerledi. Şimdi Çin halkının zihniyeti Batı ülkelerinin insanlarından daha net ve daha gelişmiş hale geldi. Örneğin: Çin şirketlerinin elektrikli otomobil üretim teknolojisi Batı ülkelerininkinden daha iyi ve daha ucuz hale geldi. Batı ülkelerinde insanlar tembelleşti. Şüphesiz insanlar rahat bir hayata alıştı ve artık on sekizinci, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl insanları Batı'da bulunmuyor. Profesör gibi nitelikler insanlar için bir güvenilirlik kaynağı haline geldi, bir çaba ve bilgi anlayışı kaynağı değil!
Yani Batı'daki zihniyet değişti ve onunla birlikte "üretim" kültürünün zihniyeti Doğu'ya taşındı. Bu dönüşümden şu gerçeği öğrenmeliyiz: "Batı için bir gelecek öngörmek istiyorsak, Batı şehirlerinde yaşayan analistlerin değil, Uzak Doğu ve Güney Asya halkının zihniyetini incelemeliyiz."
Neden böyle?
İnsanlık tarihi bu soruyu cevaplayacaktır. İnsanlık tarihine baktığımızda her cehalet onun kalbinde ışık yaratır ve her ışık da kalbinde tembellik ve geri kalmışlık yaratır.
Örnek: Çin ve Hindistan'dan gelen elektrikli araba teknolojisi, lüks ve ucuz ürettikleri için Batı ekonomisinin bir kısmını ele geçirecek. Bu iki büyük Asya ülkesinin kaydettiği ilerlemenin, komşu ülkelerin moralini de etkileyeceği ve en kısa zamanda bu ülkelerin küresel ekonomide kendilerine bir şans tanıyacağı öngörülmektedir. Şimdi soru şu: Tembel ve rahat bir hayata alışmış Batılılar, yoksulluğa ve geri kalmışlığa kolayca tahammül edebilir mi? Batı giderek daha radikal ve tehlikeli hale gelecektir.
Umutsuz acıyla dolu, ateşli bu aşk
Bu aşk, delilik vadisine sürükledi beni
Özlem öpücüğünün sıcaklığını yıkamaya geldim
O yok, ben günaha batmışım
Sandım ki talih kuşu, kalbime kondu aşkı öğretti
Hayatımın zirvesinde olduğumu düşündüm
Ama…
Dudaklarımdan düşen gözyaşlarımla bin ah...
Ne yapmalıyım ey felek?
Yalnızım yalnız
Hüzün suyuyla doluyum
Ey Tanrım!
Çaresizliğin soğuk tuzağına düşen bir şanssızım
Sevinç kadehim kırık
Hayallerimin ışığı sönmüş vaziyette
İşareti olmayan bir mezarın karanlığına düşmüşüm
Ne yapmalıyım ey felek?
Örnek: Edebiyat dalında en çok Nobel Ödülü'ne sahip ülke Fransa'dır. Fransız tarihini bilmeyen biri, Fransa'nın aşk ve güzellik ülkesi olduğunu düşünebilir. Ancak bu ülkenin tarihine baktığımızda, çok da uzak olmayan bir geçmişte bu ülkede "tuvalet kültürü" diye bir şeyin olmadığını biliyoruz. Bugün ise yurtdışından Fransa'ya gelen herkesin insan idrar kokusundan rahatsız olduğunu görüyoruz. Fransa, parfüm üretimiyle dünya çapında ünlü bir ülke ancak kamusal alanlardaki idrar kokusu rahatsız edicidir. Bu bir tesadüf mü yoksa dünyayı anlamak için en iyi dersleri veren Fransız tarihinin gerçeği mi?
Örnek: Almanlar Avrupa'nın en düzenli milletidir, fakat bu milletin tarihini incelediğinizde tarih boyunca Avrupa'nın en düzensiz ve disiplinsiz milleti olduklarını görürsünüz. Karmaşa nedeniyle birleşik bir hükümet kuramadılar; Sanayi çağından sonra birlik sağlandı. İngiltere’yi düşünün. İngilizler dünyanın en yetenekli politikacılarıdır, ancak bu halkın tarihinden sanayi çağını ve imparatorluk çağını çıkarırsak, onların tarihi Afrika halkının tarihinden daha iyi değildir, çünkü bu halkın tarihi işgaller ve siyasi huzursuzlukların tarihidir. Avrupa tarihinin son üç asrını incelediğimizde Marksist, faşist, Nazi, milliyetçi gibi bütün radikal ve uç düşüncelerin bu coğrafyadan çıktığını görürüz. Yahut demokrasinin tarihini düşünün. Geçmişte yaşanan huzursuzluklar, diktatörlükler ve işgaller bu insanları daha insani bir sisteme özlem duymaya yöneltmiş ve bu özlem İngiltere'de Batı demokrasisinin başlangıcına yol açmıştır.
Batı demokrasisini asla Roma ve Yunan medeniyetinin devamı olarak düşünmeyin; çünkü bu düşünce insanlık tarihine hakaret olur.
Batı'nın ekonomik ve endüstriyel ilerlemesi, halkının kadim özlemlerinin sonucuydu. Batı ülkelerinde çalışkanlığa değer veriliyordu ve birçok icat onların keşifleri sonucunda ortaya çıkıyordu, ancak artık her şey değişti. Yorgunluktan dolayı ilerleme istekleri yoktur. Rahat bir hayata alıştıkça çalışma istekleri azaldı. Örnek: Batı Avrupalı bir kişi rahat hayatından memnundur ve herhangi bir şey inşa etmek veya yatırım yapmakla ilgilenmez. Bu insanların az çocuk sahibi olmasının sebebi rahatlık istemeleridir. Batılıların 18., 19. ve 20. yüzyıllardaki alın terinin sonucu olan büyük Batılı şirketler Doğulu şirketler tarafından yenilirse Batı'nın ilerleyebileceği bir şey kalır mı? Şimdi soru şu: Batı'dan kaçıp Doğu'ya yerleşen üretim kültürü, bu kültürel değişim Batılı şirketleri iflas ettirmeyecek mi?
Batı tarihi, Sanayi Devrimi'nden sonra adaletsiz bir kapitalist sistemin oluşmasına yol açtı ve zenginle fakir arasındaki uçurum küresel bir felakete dönüştü. Bu boşluk yeni gelişmelere fırsat verdi ve kapitalist sistem yeni bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşümün kaybedeni şüphesiz Batı olacaktır.
Şu gerçeğin anlaşılması gerekir: Etkili bir ulusal edebiyat olmadan, bir millet güçlü bir medeniyete sahip olamaz ve dünya siyasetinde rol oynayamaz.
İtalya'nın Sicilya adasında, saray edebiyatının etkisiyle başlayan Batı edebiyatı, her coğrafyada yeni bir çehre bulmuştur. Saray edebiyatı gibi, bu edebiyat da halkının yaşam tarzıyla evlendiği her coğrafyada yeni bir üslup ortaya koymuştur. Örneğin, Fransız medeniyetini inşa etmek için Fransa'ya gelen Sicilya edebiyatının rolü, Fransız halkının yaşam tarzıyla birleşmiş ve Fransız ruhunu bulmuştur. Bu edebiyat, toplumsal tarihinde adaletsizlik ve geri kalmışlığa dair sayısız eleştiri sunmuş ve Fransa'nın geleceği için birçok özlemi dile getirmiştir. Örneğin, bu edebiyat Fransız tarihinin gerçeklerini dile getirmiş ve gelecek için yeni fikirler sunmuştur. Örneğin: Fransız edebiyatında tutkulu bir anlatım, toplumsal eleştiri ve dezavantajlı insanların kaderine özel bir vurgu vardır. Fransız edebiyatındaki çelişkilerin, sembollerin ve Metaforların kullanımı ona özel bir felsefi derinlik ve duygusal yük kazandırmıştır. Şaşırtıcı ve sıra dışı unsurları, döneminin bilgi ve teknolojisiyle akıllı ve uyumlu bir şekilde birleştirerek okuyucuların ilgisini çekmektedir. Toplumsal meseleler ve toplum yapılarıyla ilgili meseleler bu edebiyatta çok özel ve belirgin bir yere sahiptir ve yalnızca dönemin gerçeklerini yansıtmakla kalmayıp aynı zamanda toplumsal ve ekonomik sistemlerin derin ve kapsamlı bir eleştirisini de sunan bir şekilde ele alınır. Bu edebiyatta, okuyucuyu insan duygu ve düşüncelerinin karmaşık dünyasına çeken psikoloji, entelektüel derinlik ve dürüstlüğün birleşimi, milli olmanın özgünlüğünü yansıtmıştır. Bu edebiyat, derin felsefi düşünceyi, açık ifadeyi ve karmaşık varoluşsal meseleleri ve insan özgürlüğünü inceleyen kesin dilini bir araya getirir. Oluşumunda, bu coğrafyanın kadim tarihini anlayabiliriz.
Edebiyatın kendi iç içeriğiyle kendini tanımlayan bir tanımı yoksa o edebiyat edebiyat olamaz. Milletinin tarihinin kokusu bir edebiyatın özüne ulaşmazsa, O edebiyat milli olmaz.
Yaşlı palmiyenin kökleri, gençlerden fazla
Yaşlılar bu dünyayı, gençlerden çok sever
Şimdi laik hayata geliyoruz. Batılı yaşam tarzına "laik" deniyor mu? Örnek: Bir kimse Batılı gibi giyinir ve davranırsa laik midir?
HAYIR!
Peki, laiklik nedir? Laik hayat, herkesin değerlere saygı duyduğu bir hayattır. Bütün değerlere saygılı davranırsak toplumda belirli bir değerin diğerlerine baskın gelmesi mümkün müdür? Örnek: İslam bir değerdir, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinler de öyle. Örnek: Siyasi fikir seçmek her insan için bir değerdir. Örnek: Ana diline saygı duymak, tarihine saygı duymak, halk geleneklerine saygı duymak hepsi birer değerdir, vb...
Herkes değerlere saygılı olursa, bir değer diğerinden daha geçerli olabilir mi?
Bir toplumda bütün değerlere saygı duyulursa din siyasetten, siyaset de değerlerden ayrılmaz mı?
Siyasetin statüsünü korumak laik yaşamın bir koşuludur. Siyaset, olması gereken yerde, göreviyle ilgili olmalı ve halkın değerlerinden hiçbirine karışmamalıdır. Örneğin: Herhangi bir ülkede edebiyat ve din, politikacıların eline geçerse, ikisi de rezil olur, ikisi de zarar görür.
Diyelim ki laik yaşamın hâkim olduğu bir ülkede, o ülkenin insanlarının bir kısmı kendi yaşam biçimlerini laik, bir kısmı da kendilerini İslamcı olarak görüyor ve ikisi de bu yaşam biçiminin tarihinden habersiz, O ülkede laiklik tanımı var mıdır?
Peki, bu yaşam biçimi ilk nerede ortaya çıkmıştır? Batı'da mı? Batı tarihine baktığımızda, dinin Batı tarihinde merkezi bir yeri olduğunu ve dinin siyasi iktidarda bir yeri olduğunu görürüz. Din bir toplumun siyasetine hâkimse, o toplumda laik yaşam mümkün müdür? 17. yüzyılda Dünya’nın Güneş etrafındaki hareketini gösteren Galileo, Kilise tarafından ölüme mahkûm edilirken, bin yıl önce deneysel olarak bunu ispatlayan Ebu Reyhan Biruni herkes tarafından sıcak karşılandı. Evrim teorisini ortaya atan Ebu Reyhan, Doğu’da kabul gördü. Ancak Kilise, 900 yıl sonra bu teoriyi reddetti ve Darwin’in çalışmalarına sapkınlık diyerek müdahale etti. 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupa’da başkalarının görüşlerine saygı göstermeyen radikal fikirler yaygındı. Peki, laik yaşam Batılı bir fikir olabilir mi?
Başındaki akıllı, ihmal yüzünden dökme
Kervan geçmeden önce, topla hafızanı bu yolda
Horasan'dan Batı ülkelerine laik hayat ne zaman ve kimlerle ulaştı?
Cevap: İbn Rüşd 12. yüzyılın büyük İslam âlimlerinden biridir. Bu âlim Ortadoğu’daki Türklerin zihniyetini biliyordu. Ortadoğu, dokuzuncu yüzyıldan sonra Türklerin eline geçti. Halife artık manevi bir figür haline gelmişti, siyasi ve askeri güç Türklerin elindeydi. Bu yaşam tarzını Batılılara ilk tanıtan kişi bu âlim oldu. Batı'da kilise bir güç kaynağıydı ve her krallık onun işbirliğiyle ayakta kalabilirdi. Bu gerçekle Batı'da bu yaşam biçimi yüzlerce yıl farklı yüzlerle ve farklı biçimlerde tanıtılmak üzere tartışıldı. Örneğin: Batı ülkelerinde Osmanlı saray yaşam biçiminden alıntılar var. Osmanlı sarayındaki yaşam biçiminin içeriğini incelediğimizde saraya ve topluma egemen olan belirli bir düşünceden oluşan radikal bir ideolojinin varlığına dair bir bulguya rastlamıyoruz. Laik yaşamın demokrasiden farklı olduğunu unutmayalım. Demokraside iktidar halkın elinde olmalıdır, ama laik yaşamda iktidardaki Güç halkın tüm bireysel değerlerine saygı göstermelidir. Bu şart olmazsa toplumda laiklik sloganı kalır, laiklik kalmaz.
Bir grup kendi yaşam biçimini laik olarak tanımlamamalıdır. Eğer bu hatayı yapıyorlarsa, laik değerler hakkında hiçbir şey bilmiyorlar demektir. Laikliği bir toplumsal grubun yaşam biçimine bağlarsak, komünistlerin yaşam biçiminden ne farkı kalır?
Laiklik terimi ilk kez 1846 yılında İngiliz yazar George Holyoake tarafından kullanılmıştır. Ancak kilise Batı siyasetindeki rolünü yitirince bu yaşam biçimi Batı'da da kabul görmüştür. Bu terim ilk olarak Fransız anayasasında yer almış olup, bu terimi Türkiye'de yaygınlaştıran kişi Mustafa Kemal Atatürk'tür.
(Not: Fransız anayasasında Horasan laikliği, Horasan tabiatında tanımlanmıştır, ancak...)
Şimdi soru şu: Bu yaşam biçimine Horasan'da neden bir "isim" verilmedi?
Cevap: Bu yaşam tarzı Türklerin yaşamlarında doğal bir aşama haline gelmiştir. Çünkü sıfırdan başladı ve yıllar içinde olgunlaştı. Bir olgunun doğal bir biçimi varsa, onu tanımlamak için bir isme ihtiyaç var mıdır?
HAYIR!
Divan edebiyatı kültürü nasıl ki doğal aşamasını geçip "Aruz ilmi" adıyla Araplara tanıtılmışsa, Batı'ya ulaşan bu yaşam biçiminin de bir adı olması gerekiyordu. Peki, bu isim anılmasaydı Batı ülkelerindeki insanlara nasıl tanıtılacaktı?
Türk tarihinde Şah'ın otoritesi halkın desteğiyle devam etmiştir. İnsanlık tarihinin bu noktasını anlamak çok değerlidir, çünkü insanlık tarihinde Türklerin tarihi merkezi bir rol oynar. Bu şart bir zorunluluktu kuşkusuz Türklerin tarihinde liderler arasında rekabet vardı, halkın desteği kaybedilirse rekabeti rakipler kazanırdı. Savaşların yüzde 80'i Türklerin kendi aralarında gerçekleşti. Hiç şüphesiz ki antik dünyada Hindistan'dan Çin'in kalbine, Rusya'dan Avrupa'nın kalbine, Ortadoğu'dan Afrika'nın kalbine kadar Türkler iktidardaydı. Türk'ün rakibi çoğunlukla Türk'ün kendisiydi. Türk tarihinde halkın merkezi bir rol oynaması nedeniyle görüşleri ve yaşam tarzı Şah'ın gözünde itibar kazanmış ve bu sistem Türkler arasında laik yaşamın yayılmasına neden olmuştur. Ortadoğu'da bu sistemin aksine başka bir sistem vardı Zira Ortadoğu tarihi dinler tarihidir. Din aynı zamanda Batı tarihinde de merkezi bir rol oynadı. Batılıların tarihini dinler tarihinden ayrı bilemeyiz. Şüphesiz Batılıların tarihinde kanun koyucu "dindir". Batı tarihinde padişahlar tapınakların desteğiyle iktidardaydı. Batılılar Hıristiyanlığı kabul ettikçe Kilise Batı'nın en güçlü otoritesi haline geldi. Her kral kilisenin desteğiyle iktidardaydı. Bu yaşam tarzı laik yaşamla çelişiyordu. Tek fikirlilik ve tek ideoloji, Batı'yı karanlığa sürükleyen sistemdi ve bu karanlık, Batı'da Rönesanslara neden oldu. Şüphesiz ki insanlığın hayatında her sistem, evrim yasası gereği kendi zıddını yaratır. Türklerin tarihini Batılıların, Ortadoğuluların veya Farsların ağzından öğrenmemeliyiz. Türklerin tarihini Türklerin tarihinden öğrenmeliyiz.
Türk tarihimizde laik yaşam tarzı nasıldı?
Horasan halkının laik kültüründe siyaset yerli yerindedir ve insanların milli değerlerine müdahale edemez. Din, edebiyat ve diğer değerler halkın elindedir. Camilerin
Yönetimi bile halkın elinde olmalı ve hükümet cami sahibi olmamalı veya yönetmemelidir. Geçmişte basının rolünü divan edebiyat oynardı, halkın elindeydi ve hükümetin en ufak bir müdahalesi olmazdı. Tarihin bu döneminde Hükümetin, siyasi partilerin ve dini grupların basını olmamalı Çünkü laik bir sistem buna izin vermez ve basın halkın basını olmalıdır.
Arzu toza dönüştü, kavuşma hayal oldu
O güzel ay ışığı, berrak olmadan soldu
Söyle kime gideyim? Kime ağlayım söyle
Hayat suyundan bıktım, kader şansımı yoldu
Çaresizliğim soğuk, aşk tuzağa düştüm ben
Sevinç kadehim kırık, düzenci bana güldü
Zavallı bir geyiğim, sanma ayyaş biriyim
Şehrimden rüyalarım, çaresizlikten öldü
Yürek parçalayan kuş, çatısız bu yuvamda
Gözlerimden yaşlarım, bitmeden hüzün doldu
Acı keder yüzüme, çizgi çizdi yüzünden
Hayat umudum oldu, hazanda gülüm soldu
Artık Batılı milletlerin geçmişini edebiyatları aracılığıyla anlayabiliriz. Edebiyatın sadece roman ve şiirle sınırlı olmadığını, "şiirin" onun itici gücü olduğunu anlamalıyız. Kuşkusuz her edebiyat şiirle başlar ve şiirin enerjisiyle her alanda gelişir. Şiire değer vermeyen bir milletin milli bir edebiyatı olamaz.
Bir milletin edebiyatı güçlü ise, o milletin edebiyatının rengi ve tadı o milletin hayatının her noktasında görülür. Örnek: Dizi, sinema, müzik, yazarlık, tarih, kimya vb. alanlarda Örnek: Edebiyat alanında güçlü bir altyapıya sahip olan bir fizikçi, tartışmacı ve ilgi çekici bir üslupla makaleler yazabilir.
Batı'nın teknolojik ilerlemesinin sebebinin cahiliye dönemi olduğunu ve bu ilerlemenin Batı'ya muazzam zenginlik getirdiğini, ancak şimdi Batı'nın cahiliye dönemine geri döndüğünü hatırlatmalıyım. Bu, yeni hikâyeler satarak fazla para kazanamayacağı anlamına geliyor. Anlaşılması gereken şey, karanlığın kalbinde ışığın, ışığın kalbinde karanlığın olduğudur. Yani her coğrafya ve her millet şunu anlamalıdır ki, eğer güneşe aitse, karanlık da ona aittir. Tarih ve edebiyattan bihaber bazı Doğulular, Batılılara gereğinden fazla önem veriyorlar; bu bir cehalet göstergesidir.
"Değirmen babanın bile olsa, sıranı bekle" diye eski bir atasözü vardır.
Batı'nın artık dünya insanlarının zihnini meşgul edecek yeni bir hikâyesi kalmadı. Örnek: Batı'dan yeni bir Kant veya Karl Marx çıkmayacak. Şüphesiz dünyanın yeni, Batı dışı hikâyelere ihtiyacı var.
Örnek: Batı'daki Nobel Ödüllerini incelersek; bu ödüller yeniliği destekleyen ve yeni bir şey yaratanlara verilir ama Batı zihniyetine göre! Bu ödülün mantığı, değişen zamanlar bağlamında insan faaliyetlerini yansıtır. Örneğin, fikirlerin açıklığa kavuşturulmasına yardımcı olan çalışmalara verilen Nobel Edebiyat Ödüllerini ele alalım. Saray edebiyatı gibi güzel anlatım ve nezaket içeren edebiyatın içeriği pek kıymetli değildir. Bunu anlamalıyız Batı'daki cehalet tarihi bu zihniyeti yaratmıştır. Söz konusu eserlerde edebî incelikler, zayıf da olsa, konuyu anlatmada önemli değildir; Okuyucunun zihninde anında etki yaratmalılar. Örneğin: Divan edebiyatında şiirin her beytinin tahlili okuyucunun bakış açısına göre değişebilirken, Batı edebiyatında herkes anında yazarın maksadını anlayabilir. Yani saray edebiyatında şair herkesin zekâsıyla, nüktedanlığıyla oynar. Her hâlde bu edebiyat padişah saraylarında başlamıştır ama Batı edebiyatında her şey siyah ve beyazdır.
Şimdi soru şu: Doğu tarihi, Doğu'da bu Batı zihniyetini ve duygusunu yaratabilir mi? Bu soruyu cevaplamak için Doğu tarihini Batı tarihiyle karşılaştırmalı olarak incelemek gerekir. Şunu iyi anlamalıyız: Tarihin mantığını iyi kavrayamayanlar, Batı'nın ekonomik gelişmesini, kültürler arasında üstün gördükleri Batı kültürüne bağlarlar; Ama bu yanlıştır. Son üç asrı bir kenara bıraktığımızda, Doğu'nun ekonomik ve teknolojik ilerlemede Batı'dan her zaman bir adım önde olduğu görülüyor. Şimdi bu çağ yeniden doğuya doğru ilerliyor.
Şarap, akıllı adamın elinde olsa da ilgilenmez
Yüksek yer gibi Sel’in isyanına aldırış etmez
Dünyadaki her olgunun bir düzeni olduğu ve bunu iyi kavramamız gerektiği gibi, insan toplumunun gelişim modeli de tarihin her aşamasında ve her coğrafyada kendine özgüdür. Örneğin Çin'in ekonomik kalkınması Çin'e özgüdür. Yakın gelecekte Hindistan'ın ekonomik kalkınması Hindistan'ın kültürü ve tarihi tarafından şekillendirilecektir. Bu iki ülkenin bilim, teknoloji ve ekonomideki ilerlemesi şüphesiz gelecek nesillere yeni medeniyet hikâyeleri sunacaktır. Size çok önemli bir şey söylemeliyim: Batılılar ticari işlemlerde çok yeteneklidir. Kendi tarihlerinin ve medeniyetlerinin önemini abartmak ve kendilerini bu medeniyetlerle akraba gibi göstermek için Yunan ve Roma medeniyetlerine gereğinden fazla değer verdiler ve büyük gösterdiler. Bunu, dünya tarihinden habersiz olanlara kendilerini daha iyi göstermek ve Batı'nın bu ticaret yoluyla zihinsel olarak köleleştirdiği milletleri köleleştirmek için yaptılar. Yunan, Roma ve Batı medeniyetlerine farklı bir açıdan bakarsak, şüphesiz yeni bir tablo ortaya çıkacaktır. Batı'nın cehalete, Doğu'nun ise aydınlanmaya doğru ilerlediğini iddia ediyorum. Örnek: Hinduların Batılı teknoloji şirketlerindeki rolü olağanüstüdür. Doğu'dan Batı'ya entelektüel göç Batılıların rahatına hizmet ettiyse, Batı'dan üretim kültürünü çalıp Doğu'ya getirdiğini, Batılıları üretim kültüründen uzaklaştırdığını ve bu olgunun devam ettiğini unutmayalım.
Hayat yaşanmalı
Bazen nazik bir gülümsemeyle
Bazen bir Lale gül ile
Bazen acılı bir kalple
Hayatı sevmek gerek
Hayat yaşanmalı
Bazen duygu dolu bir sözle
Bazen yasemin kokusuyla
Bazen gizli bir yanma halesiyle
Düşünceler büyük olmalı
Hayat yaşanmalı
Bazen zamanın en saf şiiriyle
Bazen bir insanın en basit hikâyesiyle
Bazen hoş bir umutla
Acı ve tatlı gerçekler
Hayat yaşanmalı
Divan edebiyatının özüne ulaştığımıza göre şimdi onu detaylı ve özet bir şekilde inceleyelim. Şunu anlamalıyız: Edebiyat ve şiir dil ile başladı. Peki dil nedir? Akciğerlerine hava çekip dışarı veren her canlı bir ses üretir, bu sese "dil" denir. Bunu her canlı yapar. Hiç şüphesiz bu, hayatın kanunlarından biridir. Dolayısıyla her canlının kendine özgü bir dili vardır. Her nefes alışta ünlü ve ünsüz sesler çıkar. Bu doğal bir süreçtir. Dilbilimciler bedenin bu işlevini inceler, her sesi harflerle açıklar ve bunu topluma aktarırlar. Elbette hiç kimse onun şeklini değiştiremez, her ses milyonlarca tekrardan sonra kendine özgü bir biçime bürünür, bu yüzden dile ana dilimiz, ulusal dilimiz deriz. Şimdi soru şu: Neden iki tür ses var? Öncelikle şunu söylemek gerekir: Bu bir doğa mucizesidir. Ya da Tanrı'nın bir mucizesidir. Kur'an-ı Kerim'in mantığında, "eşi olmayan hiçbir olgu yoktur. Hatta ses meydana getiren havanın solunması ve verilmesinde bile, o ses iki tonludur.
Elbette, eğer sadece bir tür ses olsaydı, o sese hiçbir anlam yüklenmezdi. Örnek: Karanlık yoksa güneş ışığının bir tanımı var mıdır? Şunu düşünün: Bir bina inşa ediyorsunuz. Bir bina inşa etmek için malzemelere, işçilere ve mühendislere ihtiyacınız var. Dilde, ünsüzler yapı malzemeleridir. Ünlüler ise işçiler ve mühendislerdir. Bakın, bu ikisi yan yana konulmuş, böylece her ses farklı bir anlam kazanmış. Bu mucize Tanrı'nın ve doğanın bir hediyesidir. Bunu kimse değiştiremez.
Tomurcuk ki gül oldu, yalnız bir yolcu oldu
Bahçıvan çiçek tarhını, boşuna kapatıyor
Zekâ dilin güçlü ve zayıf yönlerini belirler. İnsanlar en zeki yaratıklardır. İnsan zihni her sese anlam ve biçim vermiştir. Her dil, her milleti temsil eden her ses biçimi, o milletin milyonlarca tekrarından oluşur. Bir milletin edebî dili güçlü olmazsa, çabaları boşa gider, yabancı dillerin saldırısına uğrar, zayıflar ve yoksullaşır. Bir milletin edebi dili, o milletin kültürü edebiyata yeterince değer verdiğinde güçlü olur. Edebi dil güçlü değilse, her müzik aletiyle dans eden bir millet de hiçbir şey değildir. Şüphesiz, güçlü bir edebi dil, bir milletin tanımlayıcı özelliklerinden biridir.
Edebiyat zevkli bir sanat haline gelmelidir. Edebiyat zevkli bir sanat haline getirilmezse, o milletin insanları mantıksız konuşmaya alışacaktır. Saray edebiyatının zirveye ulaştığı bin yılda, Türk padişahlarının saraylarının edebiyatın önemini anladığını unutmayalım. Türklerin tarihindeki bu bin yıl, tarihte şanlı ve eşsiz bir dönemdir.
Şunu iyi anlamalıyız: Şiir ve edebiyat, yöneticilerin kararlarıyla yaratılmaz; Bunlar onların kendi doğal süreçleri olmalı. Örnek: Divan edebiyatı şiiri Orta Asya Türk çadırlarında doğmuş, Horasan’da olgunluğa erişmiştir. Şimdi soru şu: Neden Orta Asya'daki Türklerin çadırlarında? Fars kent merkezlerinde neden görülmedi? Ortadoğu Arapları arasında neden ortaya çıkmadı?
Orta Asya'nın iklimi ve coğrafyası bu sorulara cevap verebilir. Bu gerçeği kanıtlamak için Batı edebiyatı üzerine yazdım ve Batı edebiyatından ve Batı halklarının tarihinden öğrendiklerimiz Divan edebiyatını anlamamıza yardımcı olacaktır. Örnek: Edebiyatın gelişmesi sadece eğitimli kent halkı arasında mümkün olsaydı, Fransızlar en azından önceki yüzyıllarda yaşadıkları idrar kokusu sorununu aşmış olurlardı.
Bunu başaramadılar, ancak o kültürden kaçma arzusundaydılar ve bu arzu onlara edebi zafer ve dünyanın en iyi parfümünü üretme şansı getirdi.
Örnek: Alman halkının disiplini, geçmiş yüzyıllarda siyasi birliğini sağlamalıydı, ancak böyle bir disiplinin eksikliği bunu imkânsız kıldı. Disiplin arzusu, bir disiplin kültürü yarattı.
Divan edebiyatının doğuşunda Türklerin başarılı olmasının sebebi bu halkın yaşam biçimidir. Her coğrafi bölgenin kendine özgü özellikleri vardır. Bu alan küçük ölçekli hayvancılığın (koyunculuğun) gelişmesine uygundu ve Türkler için hayvancılık halkın önemli bir geçim kaynağıydı. İklim ve coğrafyanın etkisiyle bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya göç etmişlerdir. Bu göçler onların kitlesel olarak göç etmelerine neden oldu. Örnek: Her Türk topluluğu onlarca çadırdan oluşuyordu. Bu, onlarca ailenin bir arada yaşadığı anlamına geliyor. Bu göçler bu insanlara göçebeliği öğretmiş ve onları doğayla dost kılmıştır. Bu yaşam biçimi onlara hikâye anlatmayı öğretti. Şunu iyi anlamalıyız: Şiir bilgisinden uzak olanların modern şiir dedikleri beyaz şiirin üslubu, eski Türklerin hikâye anlatma üslubuyla aynıdır. Saray edebiyatı Türk sarayında hikâyecilik kültürüyle başlamıştır. Eğlence amaçlı hikâye anlatanlar, hikâyelerini güzel ve tatlı bir dille anlatmaya çalışmışlardır. Şiir esas itibariyle tatlı ve güzel bir konuşma biçimidir. Şiir her etnik ve coğrafi bölgede bu şekilde yaratılmış olmasına rağmen Türklerde bu insanların yaşam biçimleri hikâyeciliği daha da artırmıştır. Örnek: Ortadoğu'nun ikliminde bu mümkün değildi çünkü sıcak ve sert iklim insan doğasının isyana yönelmesine neden olurdu. İran'ın coğrafi ikliminde halk şehirlere yerleşmiş ve kerpiç evlere hapsolmuştur. Başka bir deyişle Türklerle aynı sosyal imkânlara sahip değillerdi. Türk çadırlarında anlatılan hikâyeler beyaz şiirin doğmasına sebep oldu. Başka bir deyişle, mısralarında bir biçim ve kuralın bulunmadığı şiirdir. Ama şiirin içinden gelen tekrarlar şiirin kurallarını oluşturmuş, bu şiir kuralları da Divan edebiyatını yaratmıştır. Unutmayalım: Divan edebiyatı denildiğinde aslında saray edebiyatından söz ediyoruz. Elbette bu edebiyat padişahların saraylarında ortaya çıkmıştır. Şimdi soru açık: Neden Sultanî edebiyatı? Bu sorunun cevabını Türklerin Orta Asya'daki yaşam biçimi vermektedir. Orta Asya'da neredeyse her gece çadırlarda hikâyeler anlatılırdı. Türk yöneticilerin bu hikâyeleştirmeye katılmasının sebebi, bu kültürün toplumun en alt kademesinden en üst kademesine, en üst kademesinden en alt kademesine kadar yaygın olmasıdır. Türklerin çadırlardaki sosyal yaşamında Önemli eğlence hiç kuşkusuz hikâye anlatmaktı. Bu tür hikâye anlatımı zamanla edebi bir türe dönüştü. Bu kültür, kraldan halka kadar herkesi kapsıyordu ve herkes bu kültürle yaşıyordu. Bu kültür, dünyanın en çok şair yetiştiren Türk padişahlarını yaratmış, iktidara gelen her Türk hanedanlığında padişahların arasından şairler çıkmıştır. İşte bu Türklerin yaşamının bir parçasıydı. Bu kültür Persler arasında mevcut değildi. Pers kralları arasında en azından bir şairimiz yoktur. Hindu veya Arap kralları arasında tek bir şairimiz yoktur. Batılı krallar arasında şair var mıydı? Düşünmüyorum. Ama her Türk hanedanında şairlerimiz var ve şüphesiz ki hikâyecilik ve şiir, Türkler olarak hayatımızın ayrılmaz bir parçasıydı. Şimdi soru şu: 21. yüzyılda Türklerin torunları, atalarının tarihinin ayrıntılarını biliyorlar mı?
Keşke aşk takviminin son sayfası görülse
Yağmurlu her günümden, haber yara verilse
Güvenle fedakârlık benim bir anttım olmuş
Keşke aşk yorumundan talihsiz baht sürülse
Boğazın istekleri aşk bahçeden satılmaz
Serbest uçan kelebeğe keşke bir şans verilse
Uçuşun kozasında, solucandan başka şey yok
Bu çaba coşkusundan keşke Nigar görülse
Baharın kıyısından bir ömür boyu koşmak
Yol varış noktasında yeniden aşk dirilse
Şimdi soru şu: Dünya tarihinde dillerin şiir ve sanata uygunluğu veya uygunsuzluğu konusunda söz söyleyen bir şair veya edebiyatçı var mıdır?
HAYIR!
Bu mantıksızlık Eğitimcilere aittir, çünkü onlar teoride şiirden ve edebiyattan anlıyorlar ama pratikte şiirden ve edebiyattan hiçbir şey anlamıyorlar ve sadece memur konumundalar. Siyasetin bütün milli değerlerin özüne müdahale ettiği bir toplumda, hükümet yetkilileri bu akıl dışı, milli değerleri zedeleyecek eylemi yapabilirler. Edebiyat bir sanattır. Sanat emirle veya reçeteyle yaratılmaz. Sanata kimse sınır koyamaz. Hiç kimse bir dilin şiirsel açıdan uygun olup olmadığını söyleyemez.
Eğer diyorlarsa bu cahilliğin bir göstergesidir.
Eğer bu akılsızlığı yaparsa milli edebiyatın kalbine darbe vurmuş olur. Hiçbir milletin ana dili devletin malı değildir. Devletin görevi dili yabancı dillerin istilasından korumaktır.
Herkes bir üniversitede eğitim profesörü olabilir ama herkes edebiyatçı ve şair olamaz. Herhangi bir eğitimci üniversite profesörü, bakan, hatta cumhurbaşkanı bile olabilir; Ama edebiyatçı veya şair olamaz. Edebiyatçılık bu kadar kolay olsaydı Mevlana, Nevai, Shakespeare, François Mauriac… Bir bir kişi olmazdı. Her birinden yüzlerce olurdu. Başka bir deyişle, edebiyat politikacıların eline geçmemeli, birkaç bilgisiz kişi de millî dilin uygunluğu ve uygunsuzluğu hakkındaki düşüncelerini şiirsel biçimlerde dile getirme günahına düşmemelidir.
Dindiremedi çiğ, Lale’nin acısını
Yıkamazsınız kader çizgisini, birkaç cahil gözyaşıyla
Şimdi soru şu: şiirde ölçü nedir? (Vezin) Bu yasayı insanlar mı yarattı, yoksa bu şiirin doğasında olan bir yasa mı?
Bir an gözlerinizi kapatın ve bin yıl önce Türklerin çadırlardaki yaşamını hayal edin. İçlerinden biri atasının kahramanlık öyküsünü anlatır, diğerleri de ilgiyle dinler. Hikâyeyi anlatan kişi, büyük bir heyecanla ve tatlı bir üslupla anlatıyor. Bu hikâyeci, gençleri eğlendirmek için her gece ve her gün hikâyeleri tekrarlıyor. Şimdi soru şu: Bu hikâye anlatıcısının hikâyeyi anlatma şeklinin güzelliği ve tatlılığı gerçeğe dönüşmeyecek mi? Hikâye anlatıcısı bir şair gibi davranmayacak mı? Şimdi soru şu: Bir hikâye anlatıcısı, bir şair gibi, hikâyeleri tatlı ve keyifli bir şekilde anlatabiliyorsa, onun ifade tarzında hangi mucize gerçekleşmelidir?
Cevap: Hikâye anlatıcısının sözlerinin, kelimelerin dostluğunun etkisi altında tatlı olabilmesi için, kelimeler arasında uyum ve dostluk olması gerekir. Bu olguya "şiirsel ölçü" denir.
Bu kişi sonunda bir şair olmayacak mı? O, şair olur, çünkü kelimeler arasındaki dostluğun tekrarıyla, kelimeler kendi iç yasalarını yaratırlar ve eğer dışarıdan biri müdahale edip onları dış yasalara tabi kılarsa, umursamaz ve reddederler. Şiir her coğrafyada bu mantıkla ortaya çıkmıştır. Bu yaşam biçimi diğer milletlere nazaran Türkler için daha iyiydi. Çünkü Türk yaşam tarzı buna imkân sağlıyordu. Böylece beyaz şiir veya özgür şiir doğmuş oldu. Beyaz şiir, şairin şiir kurallarına bağlı olmadığı bir şiir tarzıdır. Bu, bu üslubun hikâyecilik ile Divan edebiyatının şiiri arasında bir ara aşama olduğu anlamına gelir. Bu şiir tarzında şair, istediği hece sayısında şiir yazma hakkına sahip olduğu gibi, hece sayısına bakılmaksızın şiir yazma hakkına da sahiptir. Şiir ölçüsüne uyma hakkına sahiptir ve şiir ölçüsünü görmezden gelme hakkına sahiptir. Bu şiir tarzı Türk tarihinde halk şiiri olarak bilinmektedir. Türkler Horasan'da büyük devletler kurunca bu üslubu saraylarına taşımışlar, Şiirin kuralları saraylarda doğal olarak oluşmuştur. Yani bu kişi veya şu kişi bunları yaratmamıştır. Doğal olarak oluşmuşsa, bu dilin uygun olduğunu ve şu dilin uygun olmadığını söylemek Kimin hakkıdır?
Ne gerek var saki verse şarap sana
Zaten vermiş güzelliği Afitab nikap sana
Neşeli hoş kahkaha atan gül kırmızı gül
Gözlerinin hoşluğundan yüreğim kebap sana
Ağır bir büyü oldu, kirpiklerinin bıçağı
Güzelliğinin tatlısı belki verir hesap sana
Bir gün kalbin yemeği, senin misafirin olsa
Hoşluk saçar güzel aşktır verir inkılap sana
Değerim yeter ki gözyaşlarım buhar da olsa
Sevgi esintisinden iniyor sevap sana
Buradaki diğer papağanlar yabancı yeşil gözlü
Kana susamış gözlerim bir kadeh şarap sana
Güneş doğuşuna engel olur hüsne gülün
Sarhoş dilimden söylesem güzellik sahip sana
Edebiyatın bir sanat olduğunu ben mi söyledim? Bu mantığı aydınlara ben değil, dünya edebiyatının hazineleri dikte etti! Edebiyat bir sanatsa şiirin kuralları yönerge ve kılavuzlarla belirlenebilir mi?
Hayır, hayır, hayır!
Sanatta her şey kendi doğası tarafından şekillendirilir. Divan edebiyatında uzun yılların birikimi doğal olarak şiirin kurallarını da şekillendirmiştir. Türk tarihi boyunca edebiyata siyasetin hiçbir müdahalesi olmamıştır. Aksine edebiyatı sever, şairlere saygı duyardı. Eğer müdahale edilseydi, Divan edebiyatı oluşamazdı, bunun yerine Ortadoğu zihniyeti ortaya çıkardı. Bu Türk kültürüydü ama Ortadoğu ve Batı kültürü farklı bir zihniyet getirmiş.
Yılların verdiği deneyimle şiirin kurallarını keşfeden ve yeniliklere öncülük edenler şairlerdi. Ama Şiirin kuralları şairler tarafından yaratılmadı, onlar bunları tanıdı ve kullandı. Yani şiirin kurallarının yaratıcısı şiirin doğasıdır. Deneyle keşfolmuştur. Bir şair kendi zevkine göre kurallar koyamaz. Bir şair şiir yazdığında, yazdığı ilk kelimenin ne olduğunu bilmez, ikinci ve üçüncü kelimelerin ne olduğunu bilmez. Şiirin hikâyesini tahmin edemez. Yani her şeyden habersizdir, şair şiiri içindeki yetenekle yazar ve deneyim ve bol bilgiyle geliştirilen bir yeteneğe sahiptir. Yani sarayın edebi kültüründe her şair çok zeki bir öğrenci olmalıdır. Öyleyse şiirin doğası galip gelmeli, siyasetin ve şairlerin değil!
Eğer edebiyat hükümetin eline geçerse ve hükümet şiir ve dil konusunda kendi kurallarını koyarsa, o millet cahildir, edebiyattan ve şiirden bihaberdir. Bir milletin millî edebiyatı yoksa hangi millet buna değer verir?
Unutmayalım ki milli edebiyat devlete değil, millete aittir. Bu yüzden ona milli edebiyat diyoruz. Türk tarihi boyunca her Türk hanedanı milli edebiyatı, dini ve diğer milli değerlerini halka emanet etmiş, devlet ise bir komutan değil, sadece bir hizmetkâr olmuştur. Bu tarihi gerçeği unutursak, biz Türkler "başkalarının elinde geleceğin köleleri" oluruz. Sonra da başkaları tarihi değerlerimizi çarpıtıp kendi çıkarlarına alet edip bize satarlar.
Milletlerin maneviyatına saygı göstermemiz gerektiğini unutmayalım, kesinlikle maneviyat sermaye yaratır. Bir millet atalarının tarihini ve edebiyatını bilmiyorsa, o millet kendi oyununu oynuyor demektir ve er ya da geç onun bütün saçmalıklarını herkes anlayacaktır.
Görüyorsunuz, bugünün dünyasında endüstriyel üretim, maneviyatını zenginleştirmiş ülkelerin elinde. Her şeyden habersiz, siyasetin kucağında gülünç duruma düşmüş bir millet, hem kendi iç sorunlarını çözüp hem de milli hikâyesini bugün dünyaya, o milletin maneviyatıyla başkalarını etkileyecek şekilde nasıl sunabilir? Unutmayalım ki insanlık tarihinde her şey edebiyatla başlamıştır. Eğer bir millet bu gerçeği kavrayamazsa, atalarının edebiyatından habersiz olursa, başkaları bu milleti kolayca aldatabilir, tarihinin manevi değerlerini çalabilir, yalan satarak bu millete bedel ödetebilir. Her yerde yalan görüyorum, şaşırıyorum. Mesela divan edebiyatı Araplarda ortaya çıkmış, sonra Farslara, daha sonra da Türklere ulaşmış. Bu yalanı her yerde görüyorum. Şimdi herkese bir sorum var: Divan edebiyatı üsluplarla gelişmiştir ve bu edebiyatın ilk üslubu Horasan üslubudur. Daha sonra Ortadoğu'da bu üslubun denenmesiyle yeni bir üslup ortaya çıktı ve bu mantıkla yoluna devam etti. Şimdi elimde onlarca şairin muhteşem divanları varken, kim benim tezimi çürütebilir? Aklımızla bakarsak atalarımızın ruhlarını hoşnut etmiyor muyuz?
Şimdi soru şu: Her ne kadar Türkçemiz Horasan Türklerinin edebi Dari dili ve Özbek Türkçesi kadar zengin olmasa da, dil hazinesinde çok sayıda kelime barındırıyor ve çeşitli şiir tarzlarında şiirler, romanlar yazabiliyoruz. Bu millî hazinenin kıymetini bilmez, şiiri dar çevremize hapsedersek ve edebi eserleri mümkün olduğunca az kelimeyle yazıyorsak, Horasan ülkelerindeki kardeşlerimizin alay konusu olmaz mıyız? Örnek: Edebiyat ve şiir, edebiyat ve şiir mantığından çok uzak olanların eline geçtiği için "Şems-i Tebriziyi insan saydık ve onu Tebriz Şeyhi diye tanıttık. İşte biz de zekâmızı göstermek için birde dizi yaptık ve zeki tarafımızı gösterdik ki herkes zekâmızla dalga geçsin.
Başkası bize bu zararı verebilir mi?
Üzüntüme çare var, oyuncu kirpiklerinden her dem
Nedir senin bakışların, uğruna vermişim önem
Gözyaşımın incisi, gözyaşımı durdurmasın
Sevinçli gözyaşlarım, aşk uğruna olamaz kem
Kal kal sesiyle düşer, şarap şarkı söylerse
Kadehi aşktan ise, töresi güçlü Öktem
Dua eden bu kalbim, başarısız olmasın
Acı kervanı önder, yürek etmez sitem
Nadim gelmez kalpa, ayak izi aşktan se
Tebessümün yeterli, çile biter yürek cem
Sen benim acım oldun, ıstırabım şifam
Olduğunu biliyorsun, bu aşka sen sanem
Mevlana edebiyatında Şems-i Tebrizi kimdir veya nedir? Lütfen Mevlana'nın eserlerinden gerçeği okuyalım ki kendi zekâmızı anlayalım.
Mevlana'nın Şems'i neydi? Mevlana'nın ulaşmak için bütün varlığını feda ettiği kişi bir insan mıydı yoksa bir ışık mıydı?
Mevlana, babasından yüzlerce mürit, muhteşem bir itibar ve saygı miras almıştı ama o, her şeyi bırakıp aşka yönelmişti.
Edebiyat Aşkı, hakikat aşkı, insanlı aşkı, Tanrı Aşkı...
Söz konusu olan hedefe ulaşmak ve bir ışığa teslim olmaktı. Kendisine edebiyatı yol olarak seçti. Edebiyatın, bir bireyin daha eksiksiz bir insan olma yolunda aydınlanmasına rehberlik edebilecek yegâne araç olduğunu biliyordu. Şems'e gitti. Şems'e gitti ve Tebriz oldu. Yani, teb ve riz oldu. Böylece sevdiği aydınlığa doğru yürüdü. Aşkıyla, nuruyla kaynayan, taşan su gibi "Tebriz" oldu. Kuşkusuz onun sevgilisi Şems-i Tebriz’iydi. Şems-i Tebrizi, Mevlana'yı kaynar su gibi kaynatan ve Divan edebiyatında gelecek nesillere büyük bir şair olarak tanıtan nurdur; çünkü o, büyük "Şemse" ulaşmak için Tebriz oldu. Her hâlde kaynar su gibi olmaya çabalıyordu. Şems-i Tebrizi'ye ulaşabilmek için edebiyata ihtiyacı vardı. O edebiyatı yol olarak seçti.
O, amacına ulaşmak için kefen giydi, zira buna ihtiyacı vardı. İslam'da bir kimse öldüğünde kefenlenir. Anlamı şudur: Artık sen yalnızsın, bütün servetin bu kefenin içindedir. Bu zenginlikle Allah'ın huzuruna çıkacaksın ve yaptıklarından hesaba çekileceksin. Mevlana, amacına ulaşmak için ölmeden önce kefen giydi. O'nun kefeni Divan edebiyatıydı. Edebiyat onun tek servetiydi. Gelecek nesillere edebi eserlerle hizmet etmek ve hesap günü onlara hesap vermek istiyordu. Atalarının mirası olan şiirsel edebiyatı seçti. Bir kelebeğin evrimini düşünün. Kelebek ilk bakışta çirkin bir ipek böceğidir, ancak daha sonra bir kozaya girip kelebeğe dönüşür ve kozadan çıktığında dünyanın en güzel yüzüne sahip olur. Edebiyat, Mevlana'ya o yüzü vermiştir ki, kıyamet günü Allah'ın huzuruna o yüzle çıkabilsin. Ona göre şöhret, maddi zenginlik, unvan vb. her şey değersizdi. Kuşkusuz ölmeden önce onu kefenlediler. Bütün bilgi ve tecrübesi o kefenin içindeydi. Şems-i Tebriz’e ihtiyacı vardı ve Şems-i Tebriz ile ilk karşılaştığında kaynar su gibi kaynadı ve Tebriz oldu.
Şems-i Tebrizi, Horasan şeyhlerinden, Tebriz'de ikamet eden biri miydi? Yoksa çoğu insanın insan zannettiği edebiyat sanatı mıydı?
Şems, Divan edebiyatında "ışık" anlamına gelir. "Tebriz", şiddetli sıcaklık sebebiyle kabından taşan anlamına gelir. Örnek: Kaynayan su, kaynama etkisinden dolayı kabından taşar. "Teb" kelimesi Orta Asya Türk dilindeki "tav" kelimesinden türemiştir. "Riz" kelimesi Farsça kökenli olup " Dökmek ve dökülmek " anlamına gelir. Şems kelimesi Arapçadan gelmektedir. Mevlana üç dilden üç kelimeyi kullanmış ve bunlardan Şems-i Tebrizi'yi yaratmıştır. Şems-i Tebrizi, Divan edebiyatında büyük bir hararetten yayılan ışık anlamına gelmektedir. Mevlana'nın bazı gazellerinde Şems-i Tebrizi, "Dalga dalga düşen Allah nuru" anlamına gelir. Bazı gazellerde İslam nurunun dalgalar halinde aşağıya doğru aktığı şeklinde bir yorum vardır. Bazı gazellerde Mevlana'nın seçtiği yol, onun yol gösterici ışığıdır. Şems-i Tebrizi, dalgalar halinde " Taşan parlak ışık " anlamına gelir. Mevlana onunla tanıştı, Yani bir nurla tanıştı ve o nur Mevlana'nın kandilini yaktı ve Mevlana onunla birlikte Tebriz oldu. Böylece kaynatıldı. Şems-i Tebriz insan değildir. Başka bir deyişle Şems-i Tebrizi, Mevlana'yı kendisine getiren Allah nuruydu. Edebiyat nuruydu. Dürüstlük ve hakikat nuruydu. Kefeni kaldırıp Mevlana'nın nurunu kelebeğe dönüştürdü. Mevlana, Şems-i Tebrizi ile karşılaştığında artık o sahneden önceki Mevlana değildi. Değişmişti. Halk bu değişikliği beğenmedi. Ailesi ve arkadaşları bundan hoşlanmadı. Önceki Mevlana'yı çok seviyorlardı. Önceki Mevlana'yı kaybetmişlerdi ve Şems-i Tebrizi'ye düşmandılar, çünkü onu Horasan şeyhi olarak görüyorlardı. Onu yırtık pırtık elbiseler içinde bir adam olarak hayal ettiler. Mevlana'nın vefatından önce kefenlendiğini anlayamadılar. Yani ölmüştü, şimdi yaşıyor, Şems'iyle tanışmış yeni Belhi Rumi'dir, ama onlar bu sırdan habersizlerdi ve Mevlana'nın Divanı'nı okumadıkları için bugüne kadar habersiz kalmışlardır, okumamışlardır ve okumayacaklardır. Bu konuda Mevlana ışık parlayan divan anlamına gelen Divan-ı Şems'inde şöyle der:
خُنُک آن قماربازی که بباخت آنچه بودش
بِنَماند هیچش اِلّا هوس قمار دیگر
Türkçe: Ne mutlu kumarbaz ki, o ışığa ulaşmak uğruna bütün servetini kaybetmiş ve geriye sadece yeniden kumar oynama arzusu kalmıştır.
Ne mutlu kumarbaza, kaybetmiş bütün mal Mülk
Geriye sadece heves, uğruna oynarsa kumar
Mevlana, Şems-i Tebrizi'yle tanışma arzusuna tüm maddi zenginliğini adadı, çünkü o nurla karşılaşırsa aşka giden yolu açılacaktı. O'nın zihninde Şems-i Tebrizi bir nurdu, ancak Ortadoğu halkının zihnine bir şeyh olarak kazınmıştı.
O, sevdiği için her şeyi feda etmek istiyordu ama sevdiğine kavuşmak istemiyordu. Sevgilinize ulaştığınızda yol biter ve artık devam edecek Motivasyonunuz kalmaz. Aşkta fedakârlığın bir sebebi olmalı. Bu arzuyla daima insanlardan öğrenmeye, öğrendiklerini kendi tabiatına katmaya, sonra da sevdiği uğruna kendini feda etmeye çalışmıştır. Peki, sevgilisi kim olabilirdi? Tanrı? İnsanlar? Yoksa iyi bir yol? Gerçekler? Hepsi Mevlana'nın sevgilisiydi ve Mevlana'nın gözünde Onlar Tebriz'in Şemsleriydi. Bu amaçla Şems-i Tebrizi ile görüştü, Elbette Allah'ın nuruna, yani Allah'a imana ihtiyacı vardı. İnsanlara, doğru yola, gerçeğe, dürüstlüğe ihtiyacı vardı. Bu hedeflere ulaşmak kolay mıydı? O, aşk yolunu arıyordu, o ise bu yolun kelebeğiydi. Bütün bu hayaller vardı ama bunlara ulaşmak kolay mıydı? Herkes Allah'ı bilir, peki Allah bu bilgiyi kabul eder mi? Herkes insanları tanır ama insanların acılarını ne kadar anlarlar? Herkes hakikatten, doğruluktan, adaletten bahsediyor ama bunların gerçek mahiyetini bilen var mı? Şems-i Tebrizi her yerde ama Şems-i Tebriziyi tanıyan Mevlana ya benzeyen gerçek insanlar nerede? Bu konuda ünlü Tebrizli Türk şairi Kemaleddin Mesud Hocandi şöyle diyor:
مگو اصحاب دل رفتند و شهر عشق شد خالی
جهان پر شمس تبریزست مردی کو چو مولانا
Türkçe: Dostlar gitti, aşk şehri boş kaldı deme; Dünya Şems-i Tebrizi'yle dolu, peki Mevlana gibisi nerede?
Deme gitti dostlar, boş kaldı aşkın şehri
Her yerde Şems-i Tebrizi, Mevlana gibi nerde?
Bütün dünya Şems-i Tebrizi ile doludur. Çiçek Şems-i Tebriz’idir. Mevlana'nın ilminden habersiz olanların zihninde Mevlana'nın karşısına yırtık pırtık elbiseler içinde çıkan adam Şems-i Tebriz’idir. Toprak, güneş, dağlar, denizler, çöller, ağaçlar, dünyadaki her şey bir güneştir ve o Şems-i Tebriz’idir, muhakkak onlar aracılığıyla Tanrı'nın nurunu hissedebiliriz. Sorun bizim aklımızdadır ve Mevlana zamanında sorun, insanların Mevlana'nın değişiminin farkında olmamasıydı. Şems-i Tebriziyi zihinlerinde bir insan olarak canlandırmışlar, daha sonra onu evliya olarak adlandırmışlar ve ona Şeyh unvanını vermişlerdir. Sorun Mevlana'nın sözlerinde değil, bizim zihinlerimizde!
Bir Müslüman, hâlâ bu dünyada yaşadığı için "mümin" olup olmadığını bilemez. Bu mantıkla, bir Müslüman hangi İslam mantığı ve Kuran mantığıyla Allah dostlarını veya evliyaları tanıyabilir?
Kimin evliya, kimin hilebaz olduğunu nasıl bilir?
Sorun, her meseleyi mantıkla görmeyen aklımızdadır.
Örneğin: Kuran'da "evliya" kelimesi "dost" anlamına gelir. Allah, Kendisinden razı olan herkesi dost olarak kabul eder. Asıl hassas ve ince nokta şudur: Allah kimin imanından razıdır? Bu sırrı kim bilebilir? Bu sırrı bilmek imkânsızdır, çünkü ahirette açığa çıkacaktır. Bu gerçek herkes için güneş kadar açıktır, ancak Orta Doğu zihniyetinde durum böyle değildir. Örneğin: İnsanlar bu dünyada yaşarken, Allah cennettedir ve Orta Doğu inancına göre evliyalar insanlardan üstündür, Allah'a daha yakındır ve bu zihniyet her evliyayı tanır. Bu mantıksız değil mi?
Diyelim ki bu zihniyetin mantığını kabul ediyoruz ve bu zihniyetin mantığına göre, diğerlerinden farklı ve Tanrı ile yakın bir ilişkisi olan özel bir grup var. Yani evliyalar var. Şimdi soru şu: Bu sır, bu insanlara Tanrı tarafından mı bildirildi? Öyleyse, bunun mantığı ve delili nedir? Bunlar peygamber mi? Biz Horasan halkı, bu insanlara şaşkınlıkla bakıyoruz. Çünkü akıllarına, mantıklarına ve inançlarına nasıl bakarsak bakalım, mantıksızlıkları bizi şaşırtıyor.
Akıl, karışıklık içindeki gönüllerimize karşı
Karmaşık düğümlerini çözemeyen deniz gibidir
Mevlana’yı onun bakış açısından görmüyoruz. Mevlana'yı kendi bakış açımızdan görüyoruz. Batı edebiyatından ve Ortadoğu kültüründen şüphesiz ki etkileniyoruz; Mevlana Celaleddin ise şiirlerini Horasan Divanı'nın edebî kültüründe yazmıştır ve bu üç kültür arasındaki farkı bilmiyoruz. Mevlana, eserlerinde saray edebiyatının bütün kurallarını gözetmiş, kişisel değerlerini bir kenara bırakmıştır. Besbelli onun mantığına göre bunlar onun şahsi malıydı. İnancı ne olursa olsun, insan tabiatına sahip herkesi davet etti. Peki, Ortadoğu'nun din kültüründe bu davetin mahiyetini anlayan birileri var mıydı? Herkes Dergâhına herkesi davet eder ama bu davetin mantığı Mevlana'nın davetinin mantığının tam tersidir. Herkesi şunu söylemeye davet ediyorlar: Gelin, inancınız ne olursa olsun, inançlarımızı ve ahlaki değerlerimizi daha iyi tanıyabilmeniz için kapılarımızı herkese açtık. Böyle bir mantık, Divan edebiyatında ve Mevlana Celaleddin Rumi'nin davetinde yoktur ve o Mesnevi'de şöyle der:
از نظرگاهست ای مغز وجود
اختلاف مؤمن و گبر و جهود
Türkçe: Derin bir bakış açısından bakıldığında, mümin, kâfir ve Yahudi arasında hiçbir fark yoktur; Farkımız bakış açımızdadır. Hepimiz insanız. Hangi açıdan bakacağına Allah karar verir.
Derin bakışla bakılsa, kâfir mümin aynıdır
Hepimiz insanız, karar Allah'ındır
Divan Şems mantığında Şems-i Tebrizi gelip Mevlana'ya ders veren biri değildir. Şems-i Tebrizi bir aynadır. Garip kıyafetler içindeki bir adamın yüzünde Tanrı'nın nurunun yansımasını görebiliyorsanız, o yansıma Şems-i Tebrizi'dir. Başka bir deyişle, Tanrı'nın nurunun yansımasıdır. Hakikatin yansımasıdır. Başkalarının yüzlerinde gördüğünüz şey, eğer iyilik ve hakikati yansıtıyorsa, bir aynadır ve o ayna Şems-i Tebrizi'dir.
Gönüller öldü deme, aşk şehri yıkıldı deme
Şems-i Tebrizi her yerde, Mevlana gibi nerde?
Şems-i Tebrizi bir sıfattır, insan değildir. Mevlana ışık parlayan divan anlamına gelen Divan-ı Şems'inde şöyle der:
شمسُالحقِ تبریزی! از خلق چه پرهیزی؟
اکنون که درافکندی، صد فتنهٔ فَتّانه
Türkçe: Ey Şemsül-Hak, Tebrizi! Neden insanlardan kaçıyorsun? Başka bir deyişle Mevlana diyor ki: Ey dalga dalga inen Allah nuru, neden insanlardan kaçıyorsun? Yüzlerce isyan ve fitne çıkardın, uzak kalma, bize gel!
Ey Şemsül-Hak Tebrizi, kaçıyorsun neden halktan?
Bize gel kaçma büyür, Yüz fitne çıkardın sen
Mantığa göre, herkes kendi mantığından kendi Tanrısını bilir. Mantıkta, Tanrının büyüklüğünün bir sınırı yoktur. Şüphesiz, herkesin Tanrısı aklı kadar büyüktür ve aklı büyüdükçe, aklının Tanrısı da büyüyecektir. Çünkü hiç kimse Tanrının büyüklüğünü tahmin edemez.
Şair şöyle der:
بیزارم از آن کهنه خدایی که تو داری
هر لحظه مرا تازه خدای دیگریست
Türkçe: Senin o eski tanrıdan nefret ediyorum. Her an benim için yeni bir Tanrı var.
Tiksiniyorum eski tanrıdan, her günüm de yeni tanrı var
Bu gerçek aklımdan gelmiş, görüyorum geliştiğini
Şimdi soru şu: Biz kendimizi Türkistanlı kardeşlerimizden üstün bir sınıf olarak mı görüyoruz? Evet! Bu zihniyetin sebebi Avrupa ve Ortadoğu'ya komşu olmamızdır. Ama biz Şems-i Tebrizi'yi Mevlana'nın şeyhi olarak kabul edip Mevlana'yı belli bir kesimle sınırlandırırsak, ülkemiz insanı Mevlana'yı o kesimin bakış açısıyla değerlendiriyorsa ve Mevlana'nın eserlerinin içeriğinden kimse haberdar değilse, bu düşünce tarzıyla kendimizi gülünç duruma düşürmüyor muyuz?
Afganistan, Horasan'ın kalbidir. Afganistan'da genç yaşa gelen her insan en azından üç dili anadil seviyesinde konuşmaktadır, şüphesiz Horasan coğrafyası onlara bu nimeti bahşetmiştir. Bu insanların altıda biri Batı ülkelerinde yaşıyor.
İranlıların bir kısmı Batı ülkelerinde yaşıyor. Horasan ve İran'da divan okumak halkın kültürü ve ahlakıdır. Bu iki bölge her asırda dünya edebiyatına büyük şairler kazandırmıştır ve kazandırmaya devam etmektedir. Ali Şir Nevai Türk dili ve edebiyatının babasıdır ve bir Afganistanlıdır. Ferdowsi, Bidl, Amir Hüsrev Balkhi, modern Hint müziğinin ve Urdu dilinin kurucusu Afganistanlıdır. Biruni, İbn Sina gibi âlimler o bölgede meşhur oldular. Benzer şekilde, onlarca büyük şairin ve âlimlerin ruhu o topraklardadır. Afganlar, Divan edebiyatının etkisiyle önce Sovyetler Birliği'ni, sonra da ABD ve NATO'yu iki maymuna çevirdiler. Doğuya bakmak, kendi ağırlığımızı yeni gözlerle tartmak, aziz vatanımızın geleceği için yeni bir zihniyetle örgütlenmek daha iyi olmaz mı? Mevlana, Mesnevi’sinde insani değerleri bilmedikleri için dünyaya dar bir gözle bakanlara şöyle der:
سختگیری و تعصب خامی است
تا جنینی کار خونآشامی است
Türkçe: Katılık ve bağnazlık olgunlaşmamışlığın belirtileridir ve şiddetin ve başkalarına zarar vermenin bir işaretidir.
Mevlana Celaleddin Rumi eserlerinde yaklaşık üç dört milyon, hatta daha fazla kelime kullanmıştır. Divan edebiyatının bu şairinin eserlerini inceleyip, eserlerinin içeriklerini Batı'da Nobel Ödülü almış olanlarla karşılaştırdığımızda, hiç şüphesiz çok daha üst düzeyde oldukları görülür. Kuşkusuz içinde şeytanın bile aklını karıştıracak sözler vardır. İki dünya edebiyatı arasında büyük fark budur. Batı eserlerinde sorunlar apaçık ortadadır ve doğrudan okuyucunun zihnine sunulur ve çok basit ve edebi değeri zayıftır.; Ancak Mevlana'nın eserlerini anlamak için düşünmek gerekir. Örnek: "Şems-i Tebriz" kelimesini üç ayrı dilden gelen üç kelimeden türetmiştir ve bu kelime veya sıfatın anlamı her gazelde, gazelin içeriğine göre değişmektedir. Batı edebiyat kültüründen ve Ortadoğu edebiyat kültüründen etkilenen birinin gazel kavramını anlaması mümkün olmayacaktır. Öte yandan şu soru akla geliyor: Üç dört milyon kelimelik bir eser yazan bir yazar, eserinde kaç farklı kelime kullanmıştır? 500 mü? 1000 mi? 5000 mi? Ya da daha fazlası mı? Zihin bankasında bu kadar çok kelimeyi nasıl biriktirmişti? Bu sorunun cevabı Doğu edebiyatının değerini ortaya koyacaktır. Divan edebiyatının mucizesi budur.
Lütfen, hiç kimse Rumi'ye veya Horasan Divan edebiyatının diğer şairlerine şairlerin kişisel dini inançları veya kendi dini inançları perspektifinden bakmasın. Bu şüphesiz bir hatadır. Rumi'ye ve bu kültürün diğer şairlerine sadece insan doğası perspektifinden bakılmalıdır çünkü Divan edebiyatının şairleri kişisel inançlarını yaymak için şiir yazmadılar. Onlar tarafsızlık ahlakla şiir yazdılar.
Hayat bir rüya olsa, ölüm sorundur
Rüzgâr umursamaz, mezar lambasını
Ben sizin hizmetkârınızım. Dari ve Özbekçe'yi çok iyi biliyorum. Ne yazık ki ben de Peştuca ve Urduca bilmediğim için bu dillere pek hâkim olmayanlardanım. Ancak Afgan Türklerinin büyük çoğunluğu bu dilleri de iyi konuşabilmektedir. Bu iki dili Türkçe ile karşılaştırıyorum. Örneğin: Mevlana Celaleddin Belh'ten ayrılıp Ortadoğu'da yıllarca dolaştıktan sonra Anadolu'ya gelmiş ve eserlerini yazmıştır. Horasan, üç ayrı tarzda ve üç ayrı coğrafyada şiir yazan Mevlana Celaleddin gibi onlarca büyük şaire ev sahipliği yapmıştır. Bu şairlerin kullandıkları kelimeler aynı değildir. Mesela Hint üslubunda kullanılan kelimeler Mevlana'nın kullandığı kelimelerden Biraz farklıdır. Yani on edebiyatçı veya divan edebiyatı okumuş on kişi bir araya gelip bir konu hakkında yüz kelimelik kısa bir yazı yazsalar, her yazıda yeni kelimeler görürüz. Bazen Türkçe makaleleri inceliyorum. Aynı konu üzerine on farklı yazar tarafından on makale yazılmış olsa bile, her yerde yaygın olan hemen hemen aynı kelime türlerini kullanacaklardır. Peki, bir sonraki soru şu: Edebiyat bir sanat değil midir? Şüphesiz ki makaleler ve şiirler birer sanat eseri oldukları için belli kurallara göre yazılmaları gerekir ve bunlar birer sanat eseri olduğundan, hiç kimsenin yazarlara ve şairlere kendi kurallarını dayatma hakkı yoktur. Türkiye'de sanatın bedeli edebiyata, şiire verilse, hükümet geri adım atıp bu sanatların özgürlüğüne saygı gösterse ve eski kültür yeniden canlandırılsa daha iyi olmaz mıydı?
Kültür, kültür, kültür, Toplumda değerler kültürü hâkim olmazsa değerler yok olur.
Yani hükümetin elinde olmamalı, halkın elinde olmalı. Örnek: Türkiye, Horasan Türklerinin saray edebiyatı için Türkçeyi uygun görmemektedir. Şimdi soru şu: Bir Türk şairi bu hükümet tezini bilimsel olarak savunabilir mi?
Türkiye'de çoğu kelime Farsça veya Arapça olarak adlandırılır. Farsça dilinin tarihini biliyorum ve biz Türkler, Persler ve Horasan'ın diğer ırkları, Horasan'daki Dari dilinin adından Farsçayı yeniden canlandırdık, her yüz kelimeden 25'ini Farsçadan kullandık ve 75'ini diğer dillerden ithal ettik. Bu, şu anda Farsça dilinin gerçeğidir. Herhangi biri itiraz ederse, lütfen modern Farsçayı Avesta ve Orta Farsça ile karşılaştırsın. Şimdi soru şu: Türkiye'de bu zihniyeti hangi güç dikte etti?
Tek bir cevap var: "Edebiyat"
Dilbilimciler Arapça ve Farsça kelimelerin orijinal köklerini dikkatlice incelerlerse, bu kelimelerin çoğu bu iki dile başka dillerden girmiştir. Örneğin: Türkçede kullanılan kelimelerin hepsi Türkçe değildir. Bu mantık Farsça ve Arapça'da da vardır, ancak Arapça'daki "Kur'an edebiyatı" ve Dari'deki Divani edebiyatı bu zihniyeti yaratmıştır. Sanki: Bu iki dilde kullanılan her kelime bu dillere aittir. Hayır, gerçek farklıdır. Bu zihniyeti yaratan edebiyatın gücüdür.
Aşk ateşle yandım ben yana geldim
Mey oldum ateş oldum aşk yoluna
Bırakıp kendimi geldim yüceye
Kerem et söndürme aşkı sana geldim
Biz Horasanlılar, büyük şairlerin divanlarını elimizde tutuyoruz. Her divan pek çok tarihî gerçeği dile getirir. Bu divanlar sayesinde şu gerçeklere ulaşmış bulunuyoruz: Türk çadırlarında başlayan divan edebiyatı, adım adım gelişerek dünyanın en büyük edebiyatı haline gelmiştir. Bu edebiyat başlangıçta hikâye anlatma kültürüyle başladı, sonra hikâye anlatma şiire dönüştü ve oradan da beyaz şiir ortaya çıktı. Beyaz şiirde şair kurallara bağlı değildi; O zamanlar şairler arasında şiir kuralları yaygın değildi. Sonra şiir tekrar evrimleşti, müziği daha hoş bir hal aldı, şiirin müziğinin güzelliği şiirin sözcüklerinde daha belirginleşti. Şiirin müzikal güzelliği her an daha da belirginleşiyordu. Şairler şiirlerinin her dizesi arasındaki ilişkiyi daha dikkatli ele aldılar ve her dizenin son sesini ayarlayarak bunu bir kurala dönüştürdüler. Sonra müzik tatlılaştıkça, her kıtanın sonundaki tatlı bağ büyüdükçe yeni formlar ortaya çıktı. Örnek: Rubai, Gazel, Mesnevi, Beş dizelik vb. Bunların hepsi doğal süreçlerle gerçekleşmiştir. Yani bu, emir veya talimatla yapılmadı. Horasan'da şiirin ve divan edebiyatının olgunluk döneminde yalnız biz Türkler değildik; Farsça konuşanlar ve diğer ırklar bizim yakın dostlarımız ve kardeşlerimizdi ve hepimiz bu evrensel edebiyatı yaratmak için birlikte çalıştık. Çünkü bu, Horasan halkının milli kültürü haline gelmişti. Bu nedenle bu edebiyatın gururu hepimizindir. Horasan'da sadece Türkler mi yaşıyordu? HAYIR! Farslar ve başka ırklar da vardı ama siyasi güç biz Türklerin elindeydi, yani saraylar biz Türklerindi. Bu önemli ve değerlidir zira hikâye anlatma ve şiir kültürü Türk yaşam biçimine hâkimdi. Saraylar başka ırklardan olsaydı, bu edebiyat belki var olmazdı.
Edebiyat sarayının şerefini Türk çadırlarından başlatırsak, Farsça konuşan kardeşlerimiz ve Horasan'ın diğer ırkları da bu edebiyatın şerefine ortaklar. Hiç şüphesiz biz Horasan Türkleri, edebi dil olarak Dari dilini seçtik ve Dari dilini edebi sarayın merkezine yerleştirdik. Biz bu dili Hindistan'a götürdük ve bu dilin deneyiminden yola çıkarak Hindistan'da Urdu dilini yarattık. Bu, bizim Türkler olarak, Fars kardeşlerimiz ve diğer ırklarla aynı gurur, aynı şevk ve aynı çalışkanlığa sahip olduğumuzu gösteriyor. Emevilere karşı Horasan isyanından sonra siyasi iktidarı Abbasilere devredip hanedan değişiminde büyük rol oynamamızdan ve daha sonra Talas Savaşı'nda Araplarla stratejik dostluk kurmamızdan sonra bu tarihten itibaren Arap ordusundaki rolümüz daha da artmıştır. Dokuzuncu yüzyıldan sonra Ortadoğu'da askeri ve siyasi alanda öncü olduk, Divan edebiyatı kültürünü Arapların dinî kültürüyle uzlaştırdık ve bu bağın sonucu olarak Divan edebiyatında Irak şiir üslubunu yarattık. Bu tarzın en büyük şairlerinden biri de Mevlana Celaleddin'dir.
Yana yana geldim aşk ateşle
Mey oldum ateş oldum
Bırakıp kendimi geldim yüceye
Ne olur söndürme aşkı sana geldim
Seher vakti serin bir rüzgâr gibi
Sevsin nezâketin
Tutsaktır bu yürek, kerem et sana geldim
Şimdi anlamlı bir soru şu: Horasan Türkleri Dari dilini neden Farsçanın küllerinden yarattılar? Divan edebiyatı için neden Türkçe seçilmedi?
Türkçe Darice'den daha mı zayıftı?
Türk dilinin yapısı Divan şiiri yazmaya elverişli değil miydi?
Cevap: Divan edebiyatı dönemi Türk çadırlarında başlamışsa, Türk dilinin yapısının buna uygun olmadığı hangi mantıkla ortaya çıkar?
Bu mantıksızlığı pratikte ispat edebilecek bir şair var mıdır? Eğitimde faaliyet gösterenlerden şiir konusunda dikkatli olmalarını ve bilmeden emir vermemelerini rica ediyorum. Neden biliyor musunuz? Bunlar faaliyetlerinin her aşamasında kurallara uyan insanlardır. Yani, hükümetin verdiği emirlerle bağlıdırlar, bu yüzden meseleyi bir şairin bakış açısından anlamazlar. Şairler, özgür kuşlar ve arılar gibi her çiçekten beslenirler. Şair, kanunların hiçbirine uymamaktadır ve uyamamaktadır. İşte bu yüzden Eğitimciler şair olamazlar. Şiir doğası gereği özgür ve bağımsızdır, bu yüzden bir sanattır. Şiir her dilin yapısı içinde kendine yer bulur ve o dilin yapısına göre kendini ayarlar. Eğer böyle olmasaydı, Sicilya adasında etkili olan Divan edebiyatının lirik şiiri, Batı edebiyatının başlangıcı olmazdı. Peki, Divanî edebiyatında Dari dili neden tercih edilirken Türkçe neden tercih edilmedi? Bu sorunun cevabını Türk tarihi verecektir. Edebiyatı anlamak için çok çalıştıkça, edebiyatı anlamak için tarih biliminin farkında olmamız gerektiğini fark ettim. Coğrafya ilmini bilmemiz gerekir. İklimi ve coğrafyayı iyi anlamamız gerekiyor. İnsan olmanın, öğrenci olmanın ve her konudan biraz bilgi edinmenin gerekli olduğunu öğrendim. Türklerin tarihini incelediğimizde, onların tarihinin diğer milletlerin tarihinden farklı olduğunu görürüz. Çünkü Divan edebiyatının ortaya çıktığı dönemde dünyanın yarısından fazlasına biz hâkimdik. O kadim dönemin saltanat sarayları biz Türklerin elindeydi. Yani Türk'ün tek rakibi yine Türk'ün kendisiydi. Yani Türk'ün dostu Türk değildi, tam tersine Türk'ün rakibi Türk'tü. Biz Türkler dünyayla tek başımıza savaşmadık, tam tersine biz Türkler dünya milletlerine önderlik ettik. Dünyadaki hiçbir ırk düşmanımız değildi, tam tersine her ırka hizmet ettik ve onlarla dost olduk. Bu mantıkla biz Türkler laik yaşam tarzını dünyaya getirdik.
Bu rekabet her coğrafyanın şu veya bu Türk milletinin eline geçmesine, siyasetin değişmesine, Türk dilinin dönüşmesine sebep olmuştur. Başka bir deyişle Türk dilinin bir lehçesi tek bir coğrafyada kalamazdı. Türk tarihimizin hakikati şudur: Tarih boyunca 66 ana Türk dili yaşamış, yüzlerce lehçe ortaya çıkmış, kendi aralarında tartışılmış, değişmiştir. Ancak Dari, her Türk kavminin siyasi otoritesini sürdürmek için kullandığı bir Türk edebi diliydi. Yani, eğer Dari, Farsça konuşanların konuştuğu tek dil olsaydı ve siyasi güç Farsça konuşanların elinde olsaydı ve Farsça konuşanlar Türkler gibi geniş bir coğrafyaya hükmetseydi, o zaman Dari sürekli değişirdi. Bu nedenle Dari dilinin sanki her daim canlıymış gibi güneş gibi parlamaya devam ettiği tarihi bir gerçektir.
Aşk ateşle yandım ben yana geldim
Mey oldum ateş oldum kağana geldim
Bırakıp kendimi geldim yüceye
Kerem et söndürme aşkı sana geldim
Divan edebiyatında şiir Türkçe yazılmıyor muydu? Elbette birçok şiir ve şiirsel divanlar yazılmıştır, ancak Türk dilinin lehçeleri Türkler arasındaki siyasi gelişmelere bağlı olarak değiştiğinden Dari dili gibi her Türk'ün ilgisini çekememiştir. Örneğin: Cumhuriyet'ten sonra Türkiye'de yaşanan siyasal değişimler Türkçe dilini değiştirmiş, Osmanlı dönemi şairlerinin divanları artık halk arasında rağbet görmemektedir. Bu olay yüreğimi dağlıyor, gözlerimden yaşlar akıyor. Çünkü Türk edebiyatımız zayıflıyor. Edebiyat dili zayıflarsa halk dili güçlü dillere karşı savunmasız kalır. İnsanlar arasındaki konuşmalar daha anlamsız hale gelir. Bu olay Dari dilinde gerçekleşmemiştir; çünkü bin yıllık Divan edebiyatı döneminde hiçbir Fars siyasi güce sahip olmamıştır. Kuşkusuz Divan edebiyatı kültürü devam etmiş ve bu kültür günümüzde de varlığını sürdürmüş, dünyanın her asrında büyük şairler yetiştirmiştir. Örneğin: Ünlü Türk-İran şairi Şehriyar, özellikle "Heydar Babayeh Salam" adlı divanıyla bu yüzyılın büyük şairlerindendir ve bu şairin Dari şiirleri de büyük bir potansiyele sahiptir ve Dünya çapında bir üne sahip. Örnek: Ünlü Türk-İran şairi Ahmed Şamlu, bu yüzyılda Doğu edebiyatına büyük katkılarda bulunmuştur. Ahmed Şamlu dünya edebiyatının önemli isimlerindendir. Pakistan'ın ulusal şairi ve yetenekli politikacısı Muhammed İkbal, 20. yüzyıl Dari ve Urduca Divan edebiyatının güçlü bir şairiydi. Ünlü bir Afgan bilgini olan Ustad Halilullah Halili, 20. yüzyılda Dari dilinde güçlü bir şairdi. Son yirmi yılda, bir Afgan yazar dünya çapında şöhret kazandı ve o kadar çok kitap sattı ki, Orta Doğu'daki tüm yazarlardan daha fazlaydı. Yazarın adı, "Uçurtma Avcısı" kitabı ile tanınan Khaled Hosseini'dir her kitapı dünya çapında şöhret kazandı. Bu zaferin nedeni, Afganları kitap okumaya ve şiir ve roman yazmaya teşvik eden divan edebiyat kültürüdür. Şimdi soru şu: Dari edebiyatının biz Türklere Türkçe dilinde bir faydası olmuş mudur? Hiç şüphesiz evet! Her iki dili de iyi bilen birinin, birbirinin deneyimleri o kişiye uçsuz bucaksız bir edebiyat dünyasının kapılarını açmıştır. Bu, Dari edebiyatını anlayan Türklerin edebiyatta Farslardan daha iyi bir şansa sahip olduğu anlamına geliyor. Bu nedenle Divan edebiyatının büyük şairleri çoğunlukla Türk'tür. Urduca ve Peştuca öğrenmeden büyüdüğüm için pişmanım. Bu iki dili iyi bilseydim edebiyat alanında daha fazla tecrübem olurdu. Bu benim kendi cehaletimden kaynaklanıyordu; Ayaklarımın altındaki zenginliğin kıymetini bilemedim.
Geldi gülümse yardan, mestane oldu bu yürek
Aşk ateşle yanmıştım, meyhane oldu bu yürek
Gülizar’dır bu yürek, güller bu aşktan solmasın
Gözleri bayram bayram, divane oldu bu yürek
Divan edebiyatının Ortadoğu Arapları tarafından yaratıldığı, daha sonra Perslere, oradan da Horasan Türklerine ulaştığı ileri sürülmektedir. Şimdi soru şu: Tarih bizim elimizde, Horasan halkının elindedir. Biz Horasanlılar, büyük şairlerin divanlarını elimizde tutuyoruz. Eğer biz Horasan halkının bu iki kaynağı varsa, bu saçmalığı ispat edebilecek kimse var mı?
Gerçek nedir?
İslamiyet'in doğuşundan sonra Horasan'da Arap alfabesi olarak bilinen alfabe yaygınlaştı. Bu alfabe Kur'an edebiyatının etkisiyle yaygınlaştı. Bu alfabeyle bugünkü şeklini alan Kur'an-ı Kerim birçok değişikliğe uğramış ve bu değişikliklerle kabul görmüştür. Araplar Sasani coğrafyasını fethettiler. O zamanlar henüz İran ismi ortaya çıkmamıştı ve İran diye bir şey yoktu. Sasani coğrafyası Arap işgali altındaydı ve bu işgal MS 821 yılına kadar devam etti. Bu dönemde Sasani coğrafyası Arapça konuşulan bir bölge haline gelmiş, Sasani Farsçasından geriye hiçbir nesne kalmamıştır. MS 821 yılında Horasanlılar, Sasani coğrafyasını Araplardan almışlar ve bu tarihten itibaren Sasani coğrafyasında Türklerin rolüyle birlikte siyasi otorite Horasanlıların eline geçmiştir. Bu egemenlik yirminci yüzyıla kadar devam etti. Bu dönemde Moğol istilası ve Safeviler dönemi de yaşandı. İlhanlılar Devleti bir Türk-Moğol devletiydi. Safeviler, İslam'dan sonra yani 900 yıl sonra İran'ın ilk hanedanı olup İran Türklerindendir. Horasan'da Arap hâkimiyeti olmadığından Horasan'ın dili ve edebiyatı Horasan halkının elinde kalmıştır. Horasan halkı, Horasan'da kullanılan Arap alfabesine dört harf daha ekledi ve Dari ve Türk alfabeleri ortaya çıktı. İslam'dan sonra Horasan'da ilk edebî eserler Divan edebiyatta bu alfabeyle yazılmıştır. Horasan'da modern alfabeyle yazılan divanlar üç gerçeği ortaya koymaktadır: Birincisi: Bu divanların yazıldığı dönemde Araplar arasında şiir kültürü yoktu. Sasani coğrafyasında şiir kültürü yoktu. Elbette Arap ikliminde ve coğrafyasında şiirin yayılması imkânsızdı. Şiir olsaydı çok sade bir şiir tarzı olurdu.
Söz konusu olan sıradan şiirler değil, Divan edebiyatı şiirleridir!
İslam'dan önce Arabistan'da şairlerin var olduğu iddiası bir yalan ve yanılgıdan başka bir şey değildir, çünkü İslam'dan önce ve İslam'dan sonra Türklerin Orta Doğu'ya gelişine kadar onuncu yüzyıla kadar şiir yoktu ve kimse o zamandan en azından bir şiir bulamıyor. Ancak iki grup İslam'dan önce güçlü şiir ve edebiyattan bahsediyor. Birinci grup bu propagandayla Kuran-ı Kerim'in güvenilirliğini sarsmaya çalışıyor. Bu grup şöyle diyor: İslam'dan önce Arabistan'da güçlü bir edebi ve şiirsel kültür vardı. Kendi deneyimlerine göre Abdullah'ın oğlu Muhammed Kuran'ı yazdı ve Tanrı adına vaaz etti. Müslüman olan ikinci grup ise Arap halkına güvenilirlik kazandırmak için şöyle diyor: Kuran vahyedildiğinde, Arabistan'daki edebiyat ve şiir en üst düzeye ulaşmıştı. Birinci gruba kanıt sunan ikinci grubuna, Orta Doğu'da kimse şunu söylemek istemiyor: Bu konu iddialarla açıklanamaz. İslam'ın başlangıcında Arabistan'da güçlü bir edebi ve şiirsel kültür varsa, bunu kanıtlamak için elinizde hangi kanıt var?
Sarhoşların partisine giden akıllı
Uyanık Kendini göstermek, çıkarına değil
İkincisi: Divan edebiyatının ilk nazım şekli Horasan manzum şeklidir. Yani elimizdeki delil, her şeyin güneş gibi parlak olduğu şairlerin divanlarıdır. Örnek: Horasan üslubu divanlar incelendiğinde içlerinde çok az Arapça kelime bulunduğu görülür. İslam dininin pek etkisi yoktur. Bu üslupta doğanın ve yaşamın rolü, güzelliğin çalgılarda ve şarkılarda bulunduğu Horasan ve Türkistan coğrafyasındaki Türklerin ve diğer etnik grupların yaşamını yansıtmaktadır. Üçüncüsü: Divan edebiyatının Horasan üslubunun inceliğinden, Arap alfabesinden önce Horasan'da şiir ve edebiyatın yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Tecrübe olmasa bu divanların yazılması mümkün olmazdı. Bu mantığı Arapların hayatında ele alalım. İslam'dan önce Araplarda edebi ve şiirsel bir kültür olduğunu varsayalım. Bu kültür sonraki yüzyıllarda neden ortaya çıkmadı? Şiir ve edebiyat tarzları neden Orta Doğu'da Horasanlılar tarafından yaratıldı? Neden Orta Doğu'dan Horasan'a en azından bir şiir ve edebiyat tarzı gelmedi? Böyle bir mantıksızlıkla, Avrupa ve Orta Doğu'da davetsizce konuşanların bir an düşünmesi iyi olmaz mıydı?
Örneğin: Sicilya adasında başlayan Batı edebiyatı, yüzlerce yıllık deneyimle olgunluğa ve dünya çapında üne kavuşmuştur. Bu edebiyatın diğer Batı ülkelerine taşınması tarihsel aşamalardan geçti. Örneğin, 13. yüzyılda Fransa, İngiltere, Almanya ve diğer Batı bölgelerinde şiir veya edebi kültür yoktu. Yani Divan edebiyatı kültürü Araplardan veya Sasani coğrafyasından gelseydi Sicilya adası tecrübesi ortaya çıkardı.
Gece olduğunda
Uyku yerine benimlesin
Varlığımın her zerresinde mevcutsun
Gülüyorum
Zihnimden düşmanlık geçiyor
Kendim için
Gözümün yağmurundan yastığım ıslanıyor
Her gece
Saat sabaha yaklaşırken
Hâlâ varlığımın dibindesin
Bu hikâye her gece devam ediyor...
Horasan üslubuyla yazılmış Divan edebiyatı Ortadoğu'da mevcut değildi. O döneme ait Arapça bir divan bulmak için çok uğraştık ama bulamadık. Bazı eski metinlerde Kâbe’nin kapısında asılı dini bir şiirden bahsediliyor ama biz bu iddiayı destekleyecek en ufak bir kanıta rastlamadık.
Şimdi soru şu: O dönemde Sasani coğrafyasında Divan edebiyatı veya Şiir kültürü var mıydı? Peki, varsa nerede?
İklimi unutmayalım.
Ortadoğu ve Sasani coğrafyası şiir kültürünün gelişmesine uygun değildi. Eğer tezim yanlışsa bunu kim ispatlayabilir?
İddiamı reddetmek için sadece bir şiir yeterli, bu şiir var mı?
Batı'da, Batı medeniyetiyle birlikte bazı yeni örf ve adetler ortaya çıktı. Bunlardan biri de tarihi çarpıtıp başkalarının onurunu kendi adına popülerleştirmektir. İran'daki İslam Devrimi'nden sonra birçok ırkçı Fars Batı'ya kaçtı. Batılı alışkanlıkları benimsediler ve tarih çalmada uzmanlaştılar. Örnek: İran adına Horasan'ın bütün izzetini pazarladılar. Afganistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan halkları Horasan'ın gururunu paylaşmaktadır; Şüphesiz Horasan halkı bu geniş coğrafyanın halkıdır. Bin yıllık Divan edebiyatında ne varsa hepsi bu insanlara aittir. Şairlerin divanları Selçuklu Devleti'nin kurulmasıyla birlikte İran coğrafyasında popüler hale geldi. Biz Horasan halkı olarak tarihi onurların tüm Horasan ırkına ait olduğuna inanıyoruz Persleri ve İran halkının tümünü de bunun bir parçası olarak görüyoruz. Ancak Batı'da yaşayan Fars ırkçıları, İran ismiyle her şeyi yayıyorlar ve İran ismini sanki Farslara aitmiş gibi sunuyorlar. Şimdi soru şu: Persler arasında çok saygı duyulan ve bilgili şahsiyetler vardır ve Horasan aydınlarından bazıları onların bilgi ve deneyimlerini kullanır ve İran'daki Türkler İran tarihinde güçlü bir ağırlığa sahiptir. Bu faşist ahlak onların onuruna atılmış bir tokat değil midir? Biz Horasan halkı bu küstahlık karşısında sessiz mi kalmalıyız?
Gündüz gece fark etmez gelse bahar
Çölde yürümek güzel olsa yanda yar
Gül için Bülbül öter aşkı aşikâr
Bahar gelse gül gelse cennetten hayat
Neşe gelse zevk gelse bahar tatlı tat
Her yerde desen desen çiçekler desenlidir
İşi benzeri yoktur tasarımlar şenlidir
Bülbül güle söyler bu güzellik senlidir
Bahar gelse gül gelse cennetten hayat
Neşe gelse zevk gelse bahar tatlı tat
Uyanık menekşedir nergis le o
Duygulu bir mevsimdir aşk his le o
Sessiz güzellikleri akis le o
Bahar gelse gül gelse cennetten hayat
Neşe gelse zevk gelse bahar tatlı tat
Soru şudur: Hece ölçüsü ve aruz ölçüsünün anlamı nedir?
Aruz ölçüsü neden Arapça yazılmış ve tanıtılmış ve neden ana dilde yazılmamıştır?
Divan edebiyatının başlangıcı Türk çadırlarında başlamış ve Horasan'da olgunluğa ulaşmışsa, aruz ölçüsü neden Arapça yazılmış ve tanıtılmıştır?
Cevap: Şiir kültürü, toplumda şiirsel kurallar getirilerek yaratılmış olsaydı, eminim ki her ülkedeki eğitimciler dünyada büyük şairler olurdu. Ama gerçek başka bir hadisedir. Horasan'da hikâye anlatıcılığı beyaz şiire dönüşüp halk şairleri ortaya çıktığında, bu şairler bir şiir kültürü yaratmışlardır.
Kültürü, kültürü, kültürü…
Bu olay tarihi aşamasını geçmiş ve Horasan'da Divan edebiyatının şiir kültürü haline gelmiştir. Bu aşamada kimse hecelerden ve şiirsel ölçülerden bahsetmemiştir, Ya da bize ulaşmadı. Elbette şiir kendi doğal seyrinde gelişti. Yani şiirin doğası kuralları yaratmıştır. Başka bir deyişle, şiirin kuralları her şairin şiirinde, şiirin tabiatında vardı Eğer bu doğruysa, Horasan'da yani şiir kültürünün merkezinde bu yasaları çıkarmaya gerek var mıydı?
Bilim insana, ruhun emanetidir
Çakal ve kuzgunlardan bir alamet olma
Örnek: Laik yaşam tarzı her Horasanlının ruhunda ve bedeninde mevcuttur ve radikalizm Horasan ülkelerinde bu kültürün etkisinden destek bulamamıştır. Bu nedenle Horasan ülkelerinde şeyhlik kültürü gibi bir kültü yaratılmamış ve komünizm bile bu yaşam tarzını halkın ruhundan ve bedeninden söküp atamamıştır. Ancak laikliği yaygınlaştırmış bazı Ortadoğu toplumlarında bir grup kendilerine İslami muhafazakârlar derken, bir diğer grup da kendi yaşam tarzlarını laik olarak görmektedir. Bu toplumlardaki İslami muhafazakârlara: Siz laik misiniz diye sorulursa cevapları: Elhamdülillah Müslümanım olacaktır. Şimdi soru şudur: Laikliği öğretmek için bu iki toplumdan hangisine laikliği tanımlayıp tanıtmalıyız? Laiklik sloganı olmayan ama özünde laiklik bulunan bir topluma mı, yoksa laikliği bir grup insanın kendine özgü yaşam tarzı olarak kabul eden bir topluma mı?
Cahil bir toplumun geleceği, her şeyi bilen ama yanlış bilen bir toplumdan daha parlaktır.
Sarhoşken ağlamak, acımı dindirmedi
Oynatamadı yerinden, büyük sel bu taşı
Başka örnek: Afganistan'da, her şiirinin güzelliğiyle taşı dans ettiren erkek ve kadın şairlerimiz mevcut, ancak şiir ölçüleri kimse tarafından incelenmiyor çünkü buna gerek yok, zira şiirin müziği" her şiir severin yüreğine edebiyatın sevincini getiriyor. Edebiyatta zevk, anlam ve mantık önemli değil midir? İyi bir müziği varsa, şüphesiz şiir ölçüsündedir. Şairler şiirsel ölçüyü incelemek ve tanıtmaktan neden sorumlu olmalıdır? Bu, eğitimcilerin ve dilbilimcilerin sorumluluğudur.
Âşık yüreği, çiçeksiz bahçeden huysuz
Her çiçek dalı, bülbüle bir tuzaktır
Sorumluluk neden bu iki grubun omuzlarında? Cevap: Şiir bir sanattır. Sanatta kimse keyfi kurallar koyamaz, bu yüzden sanatın özü kuralları yaratır, bu yüzden sanat bağımsız olmalı ve hükümet ve siyasetin dayatmalarından özgür olmalıdır. Diyelim ki sanat icra ediliyor. Diyelim ki bir şiir besteleniyor. Bu sanatın sırlarını anlamakla sorumlu olan bu iki grup, kendileri için bu sırları anlamanın bir yolunu ve yöntemini yaratmıyorlar mı? Şair olmadıklarına göre, bir yöntem olmadan bu sanatın sırrını bilebilir mi? Yani bir formül yaratırlar ve bu formüle dayanarak o sanatın sırrını anlamaya çalışırlar. Eğer o sanatın sırrını anlarlarsa, ona sanat statüsü verebilirler. Bütün mantık budur. Öyleyse bir şair neden şiirsel standartlara boyun eğmeli? Neden şiirin özüne boyun eğmesin? Şiirsel ölçünün yaratılması bu mantıkla gerçekleşmiştir. Şimdi soru şu: Şiir ve edebi düzyazı kültürü zayıf, şiir ve edebiyatla ilgili tüm bilgilerin yanlış olduğu, şiir ölçüsünün şair olmak için ön koşul olduğu fikrinin aşılandığı bir toplumda şiir ve edebi kültür yok olmaz mı? Örneğin: Hece ölçüsünü ele alalım, eğer gençlere söylersek: Şiir yazmak istiyorsanız, her dizedeki hece sayısını dikkate almalısınız. Bir dizede 11 hece varsa, diğer dizelerde de 11 hece olmalıdır. Yani bir hükümet kararnamesi gibi bir direktif versek, gençliğin coşkusunu daha en baştan yok etmiş olmaz mıyız?
Ya da Aruz ölçüyle ilgili bir direktif versek, bu konuya ilgi duyan bir genç bu zahmete girer mi? Aruz ölçüsü o kadar karmaşık bir araçtır ki çoğu öğretmen bunu öğrencilerine pratik olarak öğretemez çünkü onlar şair değildir. Aruz ölçüsü hakkında bildikleri tek şey "ezberlemektir". Öyleyse neden gençlerin zihinlerini atalarının şiir kültüründen daha en başından yabancılaştıralım?
İncitiyorsun yapma
Aşk şöhretinden uzaklaşmam gerek
Rahatın olsun
Yüreğinden ayrılıyorum
Gecelerinin en uzak hatırası olurum
Gülüyorsun bana!
Kendi kendine diyorsun ki: Geri dönecek aşktan yanacak
Geri dönmeyeceğim, hayır!
Yüreklerin yüreklere ateşlendiği yere gidiyorum...
Senden uzağa
Gençlerin şiir yazmaya ilgi duymaları için basit bir Aruz ölçüsü yöntemini bu şekilde tanıtacağım: Sevgili gençler, edebi Divanın şiirleri insan ruhunu besleyen ve topluma edebi bir ahlaki kültür kazandıran değerli bir hazinedir. Bu şiiri yazmak çok basit ve zevklidir. Bu şiirin içeriği dili, Tarihsel bilgiyi, sağlam bir dini bilgi kültürünü, siyasi ahlakı ve toplumsal kültürü öğretir ve güçlendirir. Bu sanatın yöntemi şöyledir: ilk kelime, ikinci kelimenin sesiyle dostça ve tatlı gelmelidir. Yani, ikinci kelimenin ilk kelimenin sesiyle telaffuzu dostça ve samimi olmalıdır. Yani her iki kelimenin sesi de kişiye haz vermelidir. Bu, iki kelimenin sesleri birbiriyle uyumluysa mümkündür, örneğin: Gül sümbül veya şem pervane. Bu kural bütün dizelerde her kelime için geçerlidir. Şiirin bu bölümüne birinci ölçü diyoruz.
Yani Şiirin bu ilk kuralına "Şiirsel ölçü" denir. (vezin)
Mantık şudur: Kelimelerin telaffuzunda dostluk olmalı. Örnek: Bir kefede 2 kilo ağırlık, diğer kefede de 2 kilo malzeme olduğunu varsayalım. İkisi aynı ağırlıkta değilse, düzen bozulur. Aynı kural şiirde de vardır. Yani, kelimelerin telaffuzu dostça değilse, hoş bir ses ifade edemezler. Örnek: Akdeniz akşamları.
Bakın bu ses Kulağa ne kadar hoş geliyor. Şiirde "Akdeniz akşamları" yerine "Kara Deniz akşamları" yazarsak hoş bir ses çıkar mı?
Şiirin ölçüsünün bir diğer bölümü: dizenin son kelimesinin son harfi veya son iki harfi, bir önceki dizenin son kelimesinin son harfi veya son iki harfiyle aynı olmalıdır, örneğin: Gül ve sümbül. Gül ve sümbül, kelimelerinin son iki harfi "ül" harfleridir. Şiirde bu kurala "kafiye" denir.
Bu iki kural ölçüyü oluşturur çünkü ölçünün tüm kuralları bu iki kuralda yer alır. İkinci kuralı göz ardı edersek, şiir saray edebiyatından beyaz şiire dönüşür İşte bu kadar basit. Bu iki kuralı bilen bir şair, divan edebiyat dünyasındaki her türlü şiir türünde (gazel, mesnevi, rubai, beş mısra vb.) şiir yazabilir.
Şair ikinci kuralı dikkate almazsa şiiri "beyaz şiir" olur. Beyaz şiirde şair bağımsız hareket eder, isterse hece sayısını dikkate alır, isterse almaz. Yani şair her açıdan bağımsız hareket eder, özgürlüğüyle.
Şimdi soru şu: Şiir yazmaya yeni başlayan biri bu iki kuralı uygulamada başarılı olabilir mi? Cevap: Bu iki kuralı uygulamak ile uygulamamak arasındaki fark nedir? Çalışmaya devam etmeli, işinden zevk almalı ve işini sevmelidir. İşini seviyorsa ve çok çalışıyorsa, bu iki kural neden ona hizmet etmesin?
Aşk, karışıklık içindeki gönüllerimize karşı
Karmaşık düğümlerini çözemeyen deniz gibi
Aruz ölçüsü, eğitimcilerin ve dilbilimcilerin elindedir ve şairlerin şiirini ölçmenin akademik yöntemidir. Zor ve çok karmaşık bir sistemdir. Bu yöntemle şiire ilgi duyan olur mu?
Başka bir soru: Şiir yazan şair ilk kelimesini bile bilmez, zira şiir bireyin ruhunda olan şair tarafından yazılır. O birey şiirin ölçüsünü düşünebilir mi? Yani her şeyi planlayıp mühendislik yaparak şiir yazabilir mi? Şiirin ve edebi kültürün sırrını kimsenin bilmediği, sanatın icrasının devlet tarafından dikte edildiği bir toplumda şiir ve edebi kültür yok olur.
Eğitim, dünyada insanları okuryazar hale getirebilmiştir, ancak insanlara iyi ve doğru şeyleri öğrenebilecekleri bir yol seçmeleri için asla rehberlik edememiştir.
Öykü: Horasan'da iki genç tambur dersi almak için bir tambur üstadına giderler ve "Birimizin bilgisi yok, yani cahil, diğeri de tamburu iyi biliyor, daha fazla tecrübe kazanmak istiyor" derler. Üstat, sınava girecek olan kişiye tamburu verir ve sonra der ki "Hiç bilgisi olmayan 50 tenge versin, ama bildiğini iddia eden 100 tenge versin." Üstadın mantığına şaşırırlar ve sorarlar: Bu ahlakın mantığı nedir? Üstat der ki "Hiçbir bilgisi olmayan birine kolayca öğretebilirim, ancak bilgisi kusurlu olan birine verdiğim emek iki katına çıkar, çünkü önce onun hatalarını ve yanlışlarını düzeltmem ve sonra ona öğretmem gerekir. Emek iki katına çıkmaz mı?"
Aruzda şiirin ölçüsü Örnek: Divan edebiyatında bir şiirin ölçüsü şu formüllerle hesaplanır. Örnek:
1.fa’ûlün (fe’ûlün) (._ _)
2.fâ’ilün, fâ’ilât (_._)
3.mefâ’ilün (._._)
4.fâ’ilâtün (_._ _)
5.müstef’ilün (_ _._)
Ve saire.
Şimdi soru şu: Bu formu hangi mantıkla elde ettiler? Cevap: Her insan havayı ciğerlerine çeker ve sonra dışarı verir ve o anda bir ses çıkar. Bu sese “dil” denir. Bu sesin doğasında iki enerji vardır. Yani iki ayrı ses vardır. Bu iki ses birleşerek tek bir ses olur ve bu ses kendi anlamını bulur. Örnek: Gül! Şimdi Gülü harflerle yazıyoruz. Gül üç harfle yazılır. Bu kelimenin iki harfi ünsüzdür, yani bu iki sesten biri akciğerlere hava alınarak oluşur ve Bunlar ham maddelerdir. Örnek: un ve tuz! Şimdi un ve tuzdan ekmek yapmak istiyoruz, peki neye ihtiyacımız var? Suya ihtiyacımız var çünkü su olmadan hayat imkânsızdır. Konuşmada, ünlüler olmadan da konuşma imkânsızdır. Su, akciğerlerdeki havanın oluşturduğu bir diğer sestir. (Bunlar seslerdir, harfler değil. Sesleri temsil etmek için harfleri kullanırız.) Su gibi, bunlardan en az 8 tane vardır, ham maddeleri pişmiş ürünlere dönüştürürler. Yani ünlüler ve ünsüzler iki tür sestir. Karaciğerin doğası bu ikisini hava ile oluşturur. Gül dediğimizde, iki ünsüzle bir ünlü bu telaffuzu verir. Ünsüzler sabittir ancak ünlüler hareketlidir. (Ünlülerin hareketi ünsüzlerin sesini belirler.) Örnek: Su, ekmeği pişirmek için unu yoğurur. Bazı fırıncılar hamuru daha yumuşak yapmak için daha fazla su kullanırken, diğerleri daha kalın yapar ve ekmeğe farklı bir tat verir. Yani her fırıncı kendi becerisini kullanır ve ekmeğe bir tat verir. Pişirmenin sırrını öğrenmeye çalışanlar formüller ve yöntemler kullanır ve her ekmeğin lezzetini belirtirler. Şiirde var olan mantık budur ve biz bu mantıksal bilgiye şiirsel ölçü adını verdik. Şimdi soru şu: Bu mantığı yanlış anlayan ve şiirsel ölçüyü gençlerin şair olması için bir koşul olarak sunan bir toplum hata yapmıyor mu?
Şairlerin şiirlerinin içeriğini belirlemek için ünlü seslerin biçiminden ve içeriğinden bu formülü oluşturmuşlardır. Peki, hangi şair ölçü kuralını kendisine rehber edinerek şiir yazabilir? Şair şiiri özgür bir ruhla yazmalıdır ve dilbilimciler ve eğitimciler her şiire düşüncelerini ölçü formülüyle ifade edebilirler. Eğer bu doğruysa neden şiir ve edebiyatın doğasından bir şiir ve edebiyat kültürü yaratmıyoruz?
Ne kadar bilmesi gerektiğini bilmek, öğrenmenin başlangıcıdır ve neyi bilmesi gerektiğini bilmek, içgörü ve bilgeliğin başlangıcıdır.
Sonbahar, sarının iç çeken baharın müridi
Sen sonbaharımın kalbindeki baharsın
Sensiz geçen baharımın sevinçleri arasında
Bir hatıra var senden aklımda kalbimde ruhumda
Şimdi soru şu: O zamanlar Horasan'da bir şiirin şiir olabilmesi için ölçüsü neydi? Mantıksal bir cevap "müzikti" ve bugün de aynı. Dolayısıyla en iyi şiir, müziği her insanı mutlu eden şiirdi. Büyük şairler ölçüyü hiç düşünmediler. Şiiri iki dilde tanıttığımda, ölçüyü anlamalarını ama şair olmak için onun kölesi olmamalarını öğütledim ve dedim ki: Şiirin kurallarını asla mühendislik mantığıyla öğrenmeyin ki şiirin doğası şiirin kurallarını ruhunuzla birleştirebilsin.
Bin yıl önce, dünya divan edebiyatından habersizken, bu edebiyat Horasan'da zirveye ulaşmış ve Horasan üslubu adı verilen büyük divanlar yaratmıştır. O dönemde Batı'da, Ortadoğu'da ve İran coğrafyasında Horasan Divanı edebiyatı kadar büyük bir şiir veya edebi kültür yoktu; en azından ondan günümüze tek bir şiir bile ulaşmadı. O dönemde Ortadoğu, Batı'ya kıyasla gelişmişti çünkü Kur'an edebiyatı insanları etkilemişti ve Ortadoğu'nun Horasan ile ilişkileri dostçaydı ve Horasan medeniyeti Ortadoğu'yu gölgede bırakmıştı ve Yunan eserlerinin çoğu Doğu dillerine çevrilmişti. O dönemde Ortadoğu'nun Divan edebiyatıyla tanışması gerekiyordu. Zira Türklerin Ortadoğu'ya gelmesiyle bu edebiyat pek çok bilim adamının ilgisini çekmişti.
Adaletsizlikten ağlıyorum, mum değilim
Sarhoş ağlama meclisimi yaratmak için
Bu değerli konuya değinmeden önce Ortadoğu'da iki olayın yaşandığını söylemeliyim. Biri İslam'dı, diğeri de Horasan Türklerinin İslam'daki rolüydü. İslam, Kuran edebiyatının elindeydi. O dönemde Kur'an edebiyatı Ortadoğu ahlak anlayışıyla uyuşmuyordu. Kuşkusuz Ortadoğu'nun edebi edebiyatı Kuran edebiyatına kıyasla çok zayıftı. İnsanlık tarihinde "ihtiyaç yaratılışa sebep olur." Ortadoğu'nun edebi edebiyatı Kuran-ı Kerim edebiyatına yaklaşmak zorundaydı, bu yüzden o dönemde dilbilimciler ortaya çıktı ve bunlardan biri de "El-Halil bin Ahmed" idi. Bu dilbilimcinin Horasan ile çok yakın bir bağlantısı vardı. El-Halil bin Ahmed'in Horasan ile ilişkisinin mantığını incelersek, Horasanlılar bu dilbilimcinin Arapça bilgisine ihtiyaç duyuyorlardı ve bu dilbilimcinin de Horasanlıların deneyimine ihtiyacı vardı. Tabii ki bu dilbilimci Arapçada akıcıydı ve o dönemde Horasanlılar Arapça öğrenmeye çalışıyorlardı zira ekonomik ilişkiler ve askeri ilişkiler yeni avantajlar yaratıyordu. Bu dilbilimci Arap diline büyük bir hizmette bulundu. Hatta Araplar arasında edebî edebiyatın bu dilcinin ilmi ve yönlendirmesiyle zirveye ulaştığı bile söylenebilir. Ortadoğu'daki edebiyat son derece zayıftı şüphesiz Ortadoğu'dan değer verebileceğimiz hiçbir edebiyatımız yok. Ortadoğu'da Kur'an-ı Kerim edebiyatına uygun bir edebiyatın var olduğunu varsayalım; o zaman "Kur'an-ı Kerim insanlar tarafından yazılmıştır" diyebiliriz. Şimdi soru şu, eğer güçlü bir edebiyat varsa, neden bugün bunun hiçbir belirtisi yok? Diyelim ki güçlü bir şiir ve edebi kültür vardı, neden Kuran gibi kitaplar yazılmadı? Başka bir soru: Güçlü bir şiir ve edebiyat varsa, El-Halil bin Ahmed ve diğer dilciler neden ortaya çıktı? Gerekli olmasaydı, ortaya çıkarlar mıydı?
Horasan'a seyahat eden El-Halil bin Ahmed, Horasan'daki şiir kültürünün Divan edebiyatı seviyesine ulaştığını ve bu kültürün o dönemde Ortadoğu ve İran'da var olmadığını gördü. İran coğrafyasının adı bilginlerin dilinde değildi. Zira bu coğrafyada bir medeniyet yoktu ve bu coğrafyanın manevi zenginliği Arap istilasıyla yok edilmişti ve bu coğrafya Horasanlılar tarafından kurtarıldıktan sonra Horasan medeniyetiyle yeniden canlandırıldı. El-Halil bin Ahmed yarı Horasanlı yarı Arap'tı, çünkü hayatının bir kısmını Horasan'da geçirmişti, bu yüzden Divan edebiyatındaki şiirin kalbinden "Aruz ilmini" yazdı. O bir şair değildi, bir dilbilimciydi ve Horasan şairleriyle yakın ilişkileri vardı.
(Not: El-Halil ibn Ahmed'in aruz bilimini tanıtan bir kitabı veya makalesi yoktur. Ancak aruz bilimini tanıtan çoğu makalede aruz bilimini, bu dilbilimcinin adıyla tanıtmışlar. Bazıları bu dilbilimcinin Divan edebiyatının şiir kurallarını sözlü olarak Orta Doğu'ya aktardığını ve uzun bir süre sonra başkalarının bunları yazılı hale getirdiğini iddia eder. Bazıları bu eserin 10. yüzyıldan sonra yazıldığına inanmaktadır. Başka bir deyişle, sabit ve belirli bir tarihsel belge yoktur.)
Şiir kültürü, bugün olduğu gibi, Horasan halkının hayatında yüksek bir yere sahipti. Hangi dilde ve kim tarafından yazılmalıydı; bir şair tarafından mı, yoksa bir dilbilimci tarafından mı? Bu soruyu cevaplamak için Horasan âlimlerinin kitaplarına bakmamız gerekir. O zamanlar Horasan'daki her âlim Türkçe ve Daricenin yanı sıra Arapça da yazıyordu. Her Türk âlimi üç-dört dilde eser vermiştir. Bu nimet Perslere, Araplara, Hindulara veya diğer ırklara bahşedilmemiştir. Bu büyük tarihi anlayabilir miyiz?
İşkilsiz Kur'an edebiyatı büyük bir etkiye sahipti. Yani herkesi büyüleyen bir mucize vardı ve o mucize Kur'an edebiyatıydı. Bu mucize, Divan edebiyatı şairlerinin çoğunun Arapçayı öğrenmesini ve Kur'an'ın her ayetinin manasını kavramasını sağlamıştır. Divan edebiyatı şairlerinin Kur'an-ı Kerim'i bütün yönleriyle bildikleri ve bu kültürün devam ettiği bir gerçektir.
Şu gerçeği anlamalıyız: Divan edebiyatı şairlerinin Kur'an ayetlerini anlama biçimleri, Ortadoğu zihniyetinden farklıdır. Ortadoğu zihniyeti, ticari mantığın hâkimiyetindedir. Yani her ibadet ve her Kur'an okuyuşu için bir sevab beklerler; ancak Horasan Divan edebiyatı kültüründe bu mantık tam tersidir. Yani şair, ayetlerin sırlarını anlamak için Kur'an'ı inceler ve Divan edebiyatı kültüründe inancın ticari bir etiği olmadığı için günah ve sevab meselesini Allah'la ilgili olarak görürler.
Bu, iki kültürün ve iki coğrafyanın bir bağlantısıydı. Öte yandan, o zamanki İslam, Kur'an İslam'ıydı ve Türk yaşam tarzı, İslam'ın Kur'an İslam'ına dönüştürülmesinde İslam tarihinde önemli bir rol oynadı.
Horasan tarihini ve Horasan âlimlerinin Kur'an-ı Kerim'in edebi kültürüyle ilişkilerini göz önüne aldığımızda, bu ilmin bir Arap dilbilimci tarafından yazılmış olması mantıklıdır.
Şairler bu eserden sorumlu değildi ve bugün de sorumlu değiller.
Bu dünyanın fotoğraf karesinde
Sadece gözlerini gördüm Baharmış
Her gece düşünceler arasında
Cennetten koku saçan kokulu bir çiçeksin
Söyle bana, o hüzünlü tonu hâlâ hatırlıyor musun?
Boğazım aşk acısıyla düğümlüydü
O durumda yalnız bırakıp gittin
Hava soğuk, boğazım çok ağrıyor
Fotoğraf karesinde gözlerimden dökülüyor yaşlar
Eğer bir gün yüreğine düşersem affet
Bir talibim, kelebeğin muma olan tutkusu gibi
Halil ibn Ahmed, şairlerle işbirliği yaparak Divan edebiyatı şiirinin kalbindeki şiirsel ölçüleri ilk tespit eden kişiydi ve "Kitab al-Aruz" adlı bir kitap yazdı. (İddia) Bu kitapta, Divan edebiyatı şiirinin kurallarını Araplara tanıttı. Bunu neden Araplara tanıttı?
Cevap: Ortadoğu'da şiirin ulusal bir kültür olarak gelişmesi imkânsızdı. Şimdi bile Ortadoğu zihniyetiyle bu imkânsız. Şiir ve edebiyat Ortadoğu ikliminin etkisi altında çok düşük bir seviyedeydi. Bu iklim Ortadoğu halkını asi yaptı ve bu yaşam biçimi devam etti. Örneğin: Ortadoğu tarihi boyunca bu insanlar hiçbir zaman Tanrı'nın rehberliğine yüzde yüz boyun eğmediler ve sürekli isyan halindeydiler. Bu iklimin etkisi Ortadoğu'nun her tarihinde her grubun kendi kitabı ve her grubun kendi dini vardı, ancak bu grupların tüm dinlerinin isimleri görünüşte aynıydı. Örneğin: Ortadoğu'da her grubun kendi kitapları vardır ve onlar için bu kitaplar Kuran kadar yetkilidir. Bu ruh Ortadoğu'da her zaman var olmuştur. Bu ruh şiire ve saray edebiyatı gibi belirli bir edebi kültüre izin vermiyordu. Bu mantık şu anda bile var, bu yüzden Orta Doğu'da şiir ve edebi kültür çok zayıf. Bunun yerine, grupların dini uygulamaları çok güçlü ve bu gerçek açıkça görülebilir. Şimdi düşünün, İslam dininin bir kitabı var ve bu kitapta Tanrı'nın her rehberliği güneşin ışığı kadar açıktır. Bir toplumda her grubun kendi dini kitabı varsa, o toplumun İslam'ı karıştırılmaz mı? Horasan İslam'ı ile Ortadoğu İslam'ı arasındaki fark budur.
Halil ibn Ahmed bu kitabı yazdı, ancak şiir kültürünü Orta Doğu'da popülerleştirmeyi başaramadı. Ancak bu kitap, Horasan'ı bilmeyen ve Divan edebiyatını bilmeyenlerin şiir kültürünün ve Divan edebiyatının Araplardan geldiğini düşünmelerine neden oldu.
İnsan binlerce yıl elleriyle yarattığı Puta tapmış ve sonra bunun bir hata olduğunu fark etmiştir. İnsanın "ben’inin" bilinmediği bir toplumda, aklının yarattığı her şeye tapacaktır.
Satma insandan kulak, bayılma eşek Kulağa
Anlamaz insan sözünü, düşme kızgın Yağ’a
Vazgeç pembe zuhurdan, akılsız her hayırdan
Yüz gösterisi akıl değil, bak sen akıl durağa
Örneğin: Horasan'da saray edebiyatı kültürü herkes tarafından kabul ediliyordu çünkü isyan ruhu Orta Asya yaşam biçiminde yoktu ve bunun etkisi iklim ve coğrafyaydı ve bugün ne bir kitap ne de belirli başka bir din var. Müslümanlar arasında Tek bir din ve tek bir kitap vardır. Yani Allah işiyle meşguldü, insan da işiyle meşguldü. İnsan ile Allah arasındaki ilişki Allah'ın emrettiği gibiydi, ama Ortadoğu'da her grup Allah'ı şeyhinin dostu olarak görüyordu ve Allah'ı şeyhinin ahlakı perspektifinden görüyordu ve bu ahlak hala mevcut. Bu mantıkla şiir ve edebi kültür yoktu. İslam'dan önce kimse o zamandan kalma bir şiir bulamazdı. İslam'dan sonra kimse şiir bulamazdı. Halil bin Ahmed'in ölümünden iki yüz yıl sonrasına kadar kimse şiir bulamazdı. İslam'dan önce ve sonra şiir adına bazı şiirler getirildiğini hatırlatmalıyım, ama bu şiirlerin Arapça dili yakın yüzyıllara dayanmaktadır. Her şiirin dili şiirin yaşını gösterir. Bu gerçeklere ek olarak, Avrupa ve Ortadoğu yazıtlarının çoğunun tarihsel mantığının yalan ve aldatmaca olduğunu hatırlatmalıyım. Batı medeniyetinde yalan ve aldatmaca, bu medeniyetin dünyadaki itibarına ve çıkarlarına hizmet etmiştir. Örnek: Şems-i Tebrizi Ortadoğu zihniyetine göre de, Avrupa zihniyetine göre de bir şahıstır. Şimdi soru şu: Avrupa ve Orta Doğu'daki tüm araştırmacılar ve tarihçiler Şems-i Tebrizi'yi bir kişi olarak tanıyorlar çünkü en azından bir kez Divan-ı Şems'i incelemediler. Divan-ı Şems'in sırrını bilen biri onlara: Divan-ı Şems'ten bir belgeniz var mı, Diye sorarsa her şey anlamsızlaşmaz mı? Divan edebiyatının şiir ölçüsü ve şiirsel hikâyesinin durumu da bu mantığa benzer. Daha iyi anlamak için bir tarihî belge daha mevcut: İbn-i Sina, Biruni gibi İslam âlimleri Dokuzuncu yüzyıldan itibaren Horasan'da ortaya çıkmıştır. Onlarca Horasan âlimi vardır. Aynı şekilde Ortadoğu âlimleri de Kur'an edebiyatının tesiriyle ortaya çıkmıştır. Bu iki coğrafyanın âlimlerini incelediğimizde birbirleriyle çok yakın ilişkileri olduğunu görürüz. Yani birbirlerinin tecrübelerinden istifade etmişlerdir. Şimdi soru şu: Bu kadar yakın ilişkiler varken Araplardan Horasan'a şiirsel bir divan neden gelmedi? Çünkü öyle bir şey yoktu. Neden şiirsel bir tarz gelmedi? Çünkü şiir kültürü Ortadoğu'da yoktu.
Başkasını kusuruna bakmamak erdem işi
Sen ki bir aynaydın bundan sonra olma
Eğer biz Türkler büyük bir iddiaya sahipsek, tarihin önemini anlamalıyız. Tarih sadece kralların seferlerinden ibaret değildir. Edebiyat ve kültür tarihin çok önemli bir parçasıdır. Siyasi analistler tarihi her açıdan anlamazlarsa, bugünü ve geleceği analiz edemezler. Her aydın sınıf tarihin farkında olmazsa, gelecek için yeni fikirler sunamazlar. Bugün Batı'yı anlamaya çalışıyorsak, Doğu'nun geçmişini her açıdan incelemeliyiz. Batı'nın geleceğini anlamaya çalışıyorsak, Uzak Doğu ve Güney Asya halklarının bireysel yeteneklerini incelemeliyiz. Örnek: Güney Asya'da küçük bir üretici ayda bin dolar kazanıyorsa, şeytanın evinden bilgi toplayarak kârını ikiye katlamaya çalışır. Bugün Batı'da böyle bir zihniyet var mı?
Şüphesiz üretim kültürü ve bilgi edinme kültürü Batı'dan Uzak Doğu ve Güney Asya'ya aktarılmıştır. Batılılar geçen yüzyıla veya hatta yarım yüzyıl öncesine göre daha cahil hale gelmiştir ve bu durum devam edecek. Batı medeniyetinde her şey ya siyahtır ya da beyazdır ve bu medeniyet bu kültürle tam tersini üretmiştir. Örnek: Batı medeniyetinde her şeyi bilirler çünkü gri mantık yaygın değildir, ancak bu bilginin ne kadarını anlayabilirler?
Dünya medeniyetlerinin tarihini incelersek, her medeniyetin başlangıcı edebiyatla başlamış ve medeniyetin sonu o medeniyet tarafından yaratılmıştır. Batı medeniyeti, tarihte İki veya üç asra özgü bir medeniyet olarak tasvir edilecektir; çünkü Batı'daki toplumsal çatışma çok yoğun ve korkunçtu ve onun ahlakı Batı medeniyetini yaratmıştır.
Ancak özünde adalet olmayan vahşi bir kapitalist medeniyet ortaya çıkmıştır. Bu sistem uzun sürmeyecektir.
"Ben’imizi" bilmeli ve Zekâmızı "Ben’imize" teslim etmeliyiz. Çok fazla bilgi bilmek bilgi değildir, anlamak bilgidir. Divan edebiyatının bize büyük ve şanlı bir tarih verdiğini unutmayalım, zira o bizim milli edebiyatımızın, Türklerin özüydü ve tarihte büyük bir rol oynadı. Milletin büyüklüğe doğru büyümesi için milli edebiyata ihtiyacımız var. Milli edebiyat yaratmak kolay bir iş değil, yüzlerce yıl sürüyor, öyleyse neden atalarımızın edebiyatına teslim olup onu diriltmiyoruz? Tarih biz Türklere şunu öğretti ki, eğer sağlıklı bir dinimiz varsa, o dini güçlü bir edebiyatla değerlendirmeli. Din, toplumu ıslah edemez zira dinin kapsamı sınırlıdır ve kırmızı bir çizgiyle belirlenir ama edebiyatın sınırı yoktur. Yani toplumda edebiyata öncelik verirsek, toplumun her değeri mantıksal eylemle ortaya çıkar. Şüphesiz edebiyat mantıksal konuşmayı ve davranışı öğretir. Örnek: Hafız Şirazi'yi veya Bedil'i veya Nevai'yi ele alalım, onlarca âlim neredeyse hayatın her anında bu şairlerin edebiyatından bahseder. Her an! Siyasetten bahsetmezler. Dinden bahsetmezler, edebiyattan bahsederler. Her şeyi içinde barındıran bir edebiyat o. Tarih, siyaset, din, ahlak, kültür yani her şey mevcut içinde. Her şey mantık çerçevesindedir. Sebebi şudur: edebiyatları yüzlerce sınavdan başarıyla geçmiştir. Zararlı olsaydı bugün hala yaşıyor olur muydu? Örnek: Mevlana Celaleddin, yüzlerce âlimin ve Horasan'ın ruhu ve tecrübesiyle üç-dört milyon kelimelik bir edebiyat yazmıştır. Dari diline yaptığı hizmet, binlerce hocanın hizmetinden daha fazladır. Bir âlim şiirlerinin içeriğinden bahsettiğinde, edebiyatın en üst seviyesinden konuşur. İslam'ı Kur'an'ın içinden bilmelidir. Batı ve Doğu edebiyatını bilmelidir. Şimdi soru şu: Onlarca zeki insan Divan şairlerinin edebiyatından bahsederken, çağdaş bilgiyi, tarihi bilgi ve tecrübeyle birleştirerek konuşmuyorlar mı? Tecrübe ve bilgi olmadan konuşurlarsa Mevlana edebiyatı onlara konuşma imkânı verir mi? Bir düşünün! Şimdi hiç kimsenin Rumi'nin edebiyatını bilmediği veya konuşamadığı, ancak üniversite profesörlerinin ulusal televizyonda Rumi'yi tanıttığı bir toplum hayal edin. Bu, Rumi'yi belirli bir grubun entelektüel çerçevesine hapsetmiyor mu ve bu profesörlerin edebiyattan uzak konuşmasına neden olmuyor mu?
Düşünün: Afganistan'ın bir köşesinde, tamamen cahil bir grup insan konuşuyor. Bunlar edebiyattan uzak, bilgi eksikliği içinde, kendi yalın dilleriyle konuşuyorlar. Divan edebiyatının büyük şairlerinden hiçbirini tanımıyorlar ama konuşmaları Divan edebiyatından etkileniyor. Böyle bir mantık mümkün müdür? Elbette mümkündür. Şu sebepten dolayı: her din alimi, her eğitimli insan, konuşmasında en azından Divan edebiyatı şairlerinin mantığından bir parça taşır ve Divan edebiyatı kültürü bunu hafızalarına kazımıştır. Mesela: Mevlana, Nevai, Attar, Hafız, Babür, Bidl vb.'nin mantığı konuşmanın her anında tekrarlanır ve bu tekrar şairlerin isimleri zikredilmeden bilinçsizce tekrarlanır ve bu durum herkesin başına geldiği için o cahil grup da bu topluma dâhil.
İnsanlar cahil olarak dünyaya gelirler, ancak yanlış eğitimin bir sonucu olarak aptallaşırlar.
Bazen acıdan uzak olmak daha iyi mi?
Sevgili olmadan
Sakin bir zihinle
Kuran'da okudum… Yakup öğretti
Dilber olmadığında, körlük daha iyi
Belki mektuplarım gözlerini acıtıyor
Yüreğimi seninle paylaşmak huzur veriyor
Ölüm oku senin ve benim kanatlarıma çarpmadan önce
Sana acımı yazıyorum
Keşke bütün dünya senin ve benim olsaydı diye söyleme
Acın bile dünyadaki bütün zenginliklerden değerli
Rahatımı bozsan bile
Varlığın hayalimdir
Lisedeyken, büyüklerim beni Bidel'ın şiirlerinin okunduğu ve şiir severlerin konuştuğu şiir okuma seanslarına götürürdü. Gerçekten de Bidel'ın şiirlerinin anlamı o kadar etkiliydi ki herkesi sarhoş ederdi. Her insanı bir düşünceden diğerine dönüştüren büyük bir kültürdü çünkü bu kültür Türk sultanlarının saraylarının kültürüydü ve olmaya devam ediyor.
Bu kültürün mucizesini Afganistan'daki yarım asırlık savaşlarda gördük. Yarım asırlık savaş sırasında Afganistan coğrafyasının yüzde sekseninde hükümet veya devlet yasası olmadığını, ancak halk arasında terör olmadığını hayal edin. Kadınlara karşı suç yoktu. Hırsızlık yoktu. Divan kültürü olmasaydı ne olurdu?
Afganistan savaşlarında din her zaman Divan kültürü tarafından yönlendirilmiştir. Hiçbir radikal grup popüler bir taban bulamamıştır. Taliban'ı yöneten grup Afgan halkının bu sırrını çok iyi anlamış ve bu deneyimle Taliban'a liderlik etmiştir.
Taliban en radikal dini grup değil midir? Afgan halkına dünyanın hediyesi değil midir? Öyleler, ancak içten değişiyorlar.
Adı dünya olan bu eski misafirhaneye
Gün ve gece gelip giden vardır ibret haneye
Güç ve ihtişamın bulunduğu yer
Akıllıdan iz kalır bu İbadethaneye
Şimdi, bu kitabın sonuna yaklaşırken, iki çok önemli konuya değinmeliyim:
1. Tema: Şair kuş gibi özgür olmalı ve arı gibi her çiçekten beslenmelidir. Şiirin ölçüsü ne saray edebiyatının kültürünü yıkan bir felaket olmalı, ne şair olmanın şartı olmalı, ne de bir hükümet kararnamesi gibi olmalı, çünkü bu mantık yanlış bir yargıdır. Şiir için "müzik" önemlidir. Şairin şiir yazmayı sevmesini sağlayan müziktir. İnsanların şairin şiirinden zevk almasını sağlayan müziktir. Her şiirin müziği şairin zevkine göre yapılmalıdır. Şiirin hangi biçimde olduğu önemli değildir, önemli olan şiirin müziğidir. Şiirin ölçüsü yerine şiirin müziği vurgulanmalıdır. Elbette şiirin ölçüsü Şiirin müziğinde vardır, peki neden şiir yazmayı toplum zihninde zor bir iş haline getiriyoruz? Gençler aruzun ölçüsünü görürlerse şiir yazmaya cesaret ederler mi?
Her dil her şiir biçimine uygundur, bunu anlamalıyız.
Divan edebiyatının her şairi ülkenin ulusal kelime bankasını kullanarak şiir yazar. Örneğin: Şiirlerimin en az yüzde yirmisi Türk dil bankasında gizli olan ancak Türk halkı arasında yaygın olmayan kelimeler içerir. Şimdi Türkiye'de benim gibi yüzlerce Divan şairi olduğunu ve Divan edebiyatının İran ve Afganistan… Edebiyatı gibi ulusal bir kültür haline geldiğini düşünün. Bankadaki binlerce gizli kelime Türk halkı arasında popüler olmaz mıydı?
Bu aktivite yerel dili ve ahlakı güçlendirmez mi?
Tarih ve edebiyat anlayışının daha az değerli olduğu bir toplumda, o toplumun insanları doğru yolu bilmezler. Hedefini doğru belirleyemeyen bir insan, herkes tarafından her yöne yönlendirilebilir.
Hava Mesih nefes oldu, rüzgâr umutlar saçtı
Yürek Lale renklidir, kırmızı çiçek açtı
Mücevherlerle kaplı, Zambak Yasemin Nergis
Gel gülüm bahar geldi, kar iriydi kış kaçtı
İkincisi: Nevai, Emir Ali Şer Nevai!
Emir Ali Şer Nevai'nin Türk dili ve edebiyatı alanındaki yenilikçi faaliyetleri her Türk toplumu tarafından anlaşılıp benimsenmezse, Türk dili ve edebiyatının içeriği Türk toplumları tarafından anlaşılamayacaktır.
Türk edebiyatının özünü yabancı edebiyattan alamayız. Batı edebiyatını satın alarak milli bir edebiyat yaratamayız. Çünkü: A: Batı edebiyatı bizim edebiyatımıza göre zayıf ve yabancıdır. Şüphesiz Batı edebiyatının içeriği bizim hayatımıza uygun değildir, Zira ayrı bir tarihimiz var.
Radikal düşünceler Batı tarihini etkilemiştir. Kilise Batı edebiyatında rol oynamıştır. Yani radikal düşünceler ve kilise Batı'da zıtlarını üretmiş ve Batı edebiyatı oradan doğmuştur. Yani geçmiş tarihin etkisi yeni bir Batı yaşam biçimine sebep olmuş ve bu sefer radikal dini düşünceler yerine ona karşı düşünceler ortaya çıkmıştır. Biz Türkler için milli bir edebiyat yaratabilir mi?
Hayır! Eğer inşa edebilseydi şimdiye kadar inşa ederdi. Eğer inşa ettiyse, şu an nerede?
Hiç şüphe yok ki Türklerimizin yaşam biçimi her bakımdan farklıydı ve radikal düşüncelerden uzak, özgür bir yapıdaydı. Bu yaşam biçimi Batı ve Ortadoğu yaşamıyla çelişiyordu. Şimdi soru şu: Ortadoğu kültürüne ve Batı kültürüne tutsak olarak kendimize yeni bir edebiyat yaratabilir miyiz?
Atasözü: Karga, kekliğin yürüyüşünü taklit etti, yürümeyi unuttu.
Biz kuzgun olmayalım, Türkistan'ın keklikleriyiz.
Bizim büyük bir tarihimiz var. Hint edebiyatının deneyimi tarihimizdedir. Divan edebiyatının deneyimi tarihimizdedir. Ortadoğu'nun deneyimi tarihimizdedir. Yani dünya edebiyatının yarısından fazlası tarihimizdedir. Bu gerçeklikle Batı edebiyatından bir Türk milli edebiyatı yaratabilir miyiz? Batı'nın deneyimini kullanmalıyız ama hamurunu tarihin suyuyla yapmalıyız.
Gel gül yene bahar geldi
Aşk kokan yeni rüzgâr geldi
Yüreğimde bin bir dert bu aşk için
Lalenin yas otuna kırmızı nar geldi
Gönlüm tomurcuk gibi baharın kokusuyla
Umut fidanım sende çimende gül’zar geldi
Kalbin karakteriyle söyle ne yapmalıyım?
Mutluluk üzüntüde bir nabız ayar geldi
Kırlangıç elçisine haberi sormadıkça
Aşk ağlar yürek ağlar aşka bir rüzgâr geldi
Sen olmayınca bahar yağmursuz mutsuzluktur
Bahar senin gölgendir gel yene bahar geldi
B: Batı iş hayatında çok maharetlidir. Batı edebiyatı kendini en iyi sanatla satabilir. Örnek: Batı tarihini bilmeyen ve zihinleriyle Batı'nın kölesi olanlar, Batı edebiyatının Yunan edebiyatının devamı olduğunu düşünürler. Batı satmış, onlar satın almıştır.
Örnek: Yüzlerce tarihi belgeyle bu kölelere denilse: Batı'da edebiyat yoktu. Batı, Yunan edebiyatını bilmiyordu. Batı edebiyatı 13. yüzyıldan sonra Sicilya adasında başladı. Sicilya edebiyatında Divan edebiyatı merkezi bir rol oynar ve bu edebiyatın şiir tarzı bile Divan edebiyatından kopyalanmıştır. Sicilya'da pişen bu edebiyat, Batı toplumlarına yayılmış ve yavaş yavaş ondan Batı edebiyatı yapılmıştır. Bu gerçek yüzlerce tarihi belgeyle anlatılsa yine kabul etmezler çünkü Ortadoğu kültüründe araştırma yaygın değildir.
Şimdi soru şu: Bu ticaretten biz mi faydalanacağız? Deneyime ihtiyacımız var ve bu deneyimi kendimiz toplamalı ve zihnimizi köleliğe teslim etmemeliyiz.
Gel ey gönül, tevazu le erdem ol
Son nefese kadar, muhtaçlara merhem ol
İçindeki yetersizlik bu dünya çarkında
Tanrı değilsin, biraz âdem ol
Eğer milli bir edebiyat yaratmayı ve yeni bir hikâye yazmayı hayal ediyorsak, bu Emir Ali Şir Nevai'nin kaleminin içeriğini anlamadan mümkün değildir. Nevai edebiyatı büyük dünyanın tecrübesini barındırır. Nevai edebiyatı Türk dilinin özünü barındırır. Nevai Divan edebiyatının en zeki öğrencilerinden ve Türk edebiyatının en zeki öğrencisidir. O öğrencinin faaliyetinin büyüklüğü tarihte o kadar etkili olmuştur ki, ilk defa bir Türk dili 400 yıl Türkler arasında edebiyat dili olmuştur. Bu hizmetin önemini anlamak için Batı dillerini incelemek gerekir. Batı dilleri arasında 400 yıl dilsel üslubuyla dünyanın büyük bir bölümüne hizmet etmiş ve "üslubunu" değiştirmemiş bir dil var mıdır? Bu hangi Batı dilidir? Diller dinamiktir. Bir milletin güçlü bir edebiyatı yoksa o milletin dili kısa zamanda değişir. Güçlü bir edebiyatları varsa, değişimin yönetimi o dilin millî edebiyatının elinde olacaktır. Ali Şir Nevai ve dostu Sultan Hüseyin Baykara Ya şükranlarımızı iletiyoruz. Sultan Hüseyin Bayakara, Küregen Emir Timur'un soyundan gelen son büyük kraldı. Bu sultan Türkçe ve Dari'de bir şair ve şair dostuydu. Ali Şir Nevai, bu büyük sultanla işbirliği yaparak, Herat Horasan (Afganistan) şiirinde Türk dili Divan edebiyatına unutulmaz bir katkı yaptı. Herat, Küregen Timurlularının başkentiydi.
Eğer ki deliysem, vurulmuş zincir nerde?
Bilgi tutsağıysam, hoş bir tefsir nerde?
Tozumdan kaç aklım, işe yaramaz gezinti
Dilim lal olmuş, yaşamda Beşir nerde?
Küllerimden ne oldu? Ateş içinde ben
Kayboldum dumanıma, yazılı nesir nerde?
Gerçeklerin huzurunda, secde etmek şart değil mi?
Secde yok toz toprakta, tanrıya esir nerde?
Hava ciğerlerimde, şerefim israf oldu
Temiz havaya daldım, anlayan fikir nerde?
Minnettarlık işareti, toz topraktan gelmezmiş
Taç verilmesi dosttan, bilen binde bir nerde?
Aynı yüksek koltuktan, kaç kişi konuşuyor?
Anlamak kültür olmasa, bilgiye esir nerde?
Yakıldım konuşmam bir daha, meclissiz toplantıda
Kalıcı parlak fikre, güzel bir tabir nerde?
Son olarak şunu söylemeliyim: Az bilen ve anlayan bir insan, her şeyi bilen ama bilgisi yanlış olan bir insandan daha bilgedir.
Oktay Aslan Rah Sevum
8.7.2025