از قیامت بخوانید گلچینها

Mevlana olarak bilinen gerçek Celaleddin kimdir?


 

Oktay Aslan Rah Sevum

30.7.2025

 

Oktay Aslan Rah Sevum kimdir?

   Afganistan'ın Şaberghan şehrinin Zargarkhane köyünde doğdum. Ergenlik ve gençliğimin bir bölümü Kabil şehrinde geçti. Uluslararası Hukuk Üniversitesi'ndeki son yılımda Kabil'deki savaşın olumsuz etkileri nedeniyle ailemizle birlikte sürgüne gitmek zorunda kaldık. İstanbul evimiz ve Türkiye yeni vatanımız oldu. Ergenlik yıllarımdan itibaren Divan edebiyatının büyük şairlerinin şiirlerine ve divanlarına ilgi duymaya başladım, Dari Farsça ve Özbek Türkçesinde şair ve yazar oldum. Şu ana kadar bu iki dilde 22 kitap ve her iki dilde de sosyal ağlarda onlarca siyasi ve edebi makale yazdım.  Türkiye'de Türkçe eğitimi almadım ama yarım asırlık iki dil deneyimim bana Türkiye Türkçesi yazma cesaretini verdi. Özellikle Özbek dili Türkçede iyi ortağımdır. Divan edebiyatı, Orta Asya'daki Türk çadırlarında doğup Horasan'da olgunluğa erişen insanlığın en büyük eserlerinden biridir. Bu edebiyat, ilk şiir üslubunu Horasan'da Türk sultanlarının saraylarında beslemiş ve oradan İran, Orta Doğu, Hindistan ve Anadolu'ya yayılmıştır. Bu edebiyat, İtalya'nın Sicilya adasında Batı edebiyatına ilham vermiş ve Batı edebiyatı bu edebiyatın şiir üslubuyla başlamıştır. Orta Doğu'da bu edebiyat Araplara "aruz ilmi" olarak tanıtılmış ve Irak üslubunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İlk şiir üslubunun Horasan üslubu olduğunu unutmayalım. Bu tarihi hakikat, biz Horasanlılar tarafından büyük şairlerin divanları aracılığıyla ortaya çıkarılmıştır ve kimse bunu inkâr edemez veya reddedemez, çünkü bu, güneş ışığı kadar apaçık bir hakikattir.

   (Not: Maalesef Türkiye'de bu gerçeğin tam tersi geçerli. Belge istesek kimsede kanıtlayacak belge yok)

   Divan edebiyatının mantığına göre her şiir ve her nesir çok güzel ve çekici bir sanatla yazılmalı, her cümlenin sözleri aynı ruhla ifade edilmeli, insana neşe ve keyif veren bir eser olmalıdır. Divan edebî kültüründe cümleyi daha tatlı kılmak için günlük kullanımda düşük Profilli kelimelerin özel yerlere konulması gerektiğini anlamalıyız. Şüphesiz bu özelliği bir milletin dilini ve edebiyatını güçlendirir. Okuyucu okuduğunda bu özelliğiyle okumaktan zevk alır ve bu da Divan edebiyatının şartlarından biridir ki Divan edebiyatı şairlerinin eserlerini herkes yazamaz. Bu kitabın yazım tarzı özelse ve her kelime dilin altında usulca dans ediyorsa, lütfen bu zaferi ata edebiyatı sanatlarından biri olarak ve beni de ata edebiyatı öğrencisi olarak kabul edin. Kitabın şiirleri kendine has bir üsluba sahiptir. Bu kitap için yazdığım şiirler, Divan edebiyatının her üslubundan. Örneğin, aşk gazelleri Irak üslubunda, bazıları Horasan üslubunda ve özellikle "tek beyit"ler Hindu üslubunda. Kitabın düzyazısındaki üslup Divan edebiyat tarafından düzenlenmiştir ve sözler bal gibi konuşup üslubu tatlandırmaktadır. Her hâlde divan edebiyatında mensur yazı yazmak yüksek bir sanattır. Divan edebiyatı öğrencisiyim. Bu kitapta Divan edebiyatının gereklerini yerine getirdim mi? Bilmiyorum, Tanrı biliyor! Bu sorunun cevabını şüphesiz Türkiye'nin çok saygın ve aziz insanları verecektir.

   (Not: Bütün şiir ve yazılarımda Türk hükümetinin resmi dil ve edebiyatının kabul ettiği kelimeleri kullandım.)

   Bu kitapta şiirlerinin içeriğinden yola çıkılarak Mevlana olarak bilinen Celaleddin Horasani tanıtılmaktadır. Bu tarihi şahsiyet Türkiye'nin Rumi'sinden farklıdır. Celaleddin'in şiirlerinde Türk Mevlana’sı yansıtılmamaktadır. Kitabın bu noktası kitabın içeriğini değerli kılmaktadır.

   (Not: Bir edebiyat sanatı olan Şems-i Tebrizi, ne yazık ki Türkiye'de Azerbaycan'ın Tebriz şehrinden bir şeyh olarak tanıtılmıştır.)

   Kitabın içeriğine önem vermek için dört kaynak kullandım: Birinci kaynak Mevlana'nın Divan Şemsi'si, Mesnevi'si ve dörtlükleri, ikinci kaynak olarak tarih, üçüncü kaynak olarak Horasan halkının popüler kültürü ve Dördüncü kaynak Kur'an'dır. Şüphesiz bu dört kaynak herkesin kullanımına açıktır.

***

 

 
 
Mevlana olarak bilinen gerçek Celaleddin kimdir?
Mevlâna'yı tanıtmadan önce eserlerindeki asıl Mevlâna'nın sadece bir insan olduğunu söylemek gerekir. Onun bütün vasıfları kişisel değerleridir, bunları kimseye sunmaz. Çünkü o, divan edebiyatının şairidir. Divan edebiyat kültüründe şairin edebiyatı her açıdan tarafsızdır. Dolayısıyla Mevlana'nın eserlerinin muhtevasını anlayabilmek için devrinin medeniyetini ve Türk edebiyatının dilini bilmek gerekir. Bu nedenle Horasan, Dari dili ve Horasan medeniyeti hakkında bilgiler verilmeli, bu bilgilerin yanı sıra Celaleddini eserlerinden tanıtılmalıdır. Divan edebiyat kültüründe salt insan olan bir şair, okur Mevlâna'yı bu açıdan görürse onu tanıyabilir.
 
   Kendi bakışıyla İfade eder gerçeği herkes
   Her kap, berrak suyo kendi renginden yansıtır
 
Bu tarihi şahsiyetin adı "Celaleddin’dir". Peki, neden "Muhammed Celaleddin" diyorlar? "Muhammed kelimesi"  Celaleddin'in isminin bir parçası mı?
 Cevap: Hayır!
"Muhammed" İslam Peygamberinin adıdır. Celaleddin isminin neden Peygamber ismiyle başladığını anlamak için Horasan'ın (Afganistan) halk geleneklerini bilmemiz ve anlamamız gerekir. Mevlana zamanında ve Afganistan'ın bu döneminde Horasan'da her isim ya İslam Peygamber’inin ismiyle başlar ya da "Abd ve Seyyid" kelimesiyle başlar. Bu Halk Geleneğinin mantığı, "Muhammed" ile başlayan herhangi bir ismin "Peygamber yolunun ve Peygamber ahlakının destekçisi" anlamına gelmesidir. Yani bu sembol İslam yoluna ve Peygamber yoluna bağlılığı ifade etmektedir. "Abd" sembolü Allah'ın kulu olmak anlamına gelir. "Abd" ile başlayan her isim Allah'a teslimiyetin sembolüdür. Müslümanlar arasında "Seyyid" sembolü, bir toplumda önde gelen kişi, önder ve Hz. Peygamber'in soyundan gelen kimse anlamına gelir. Horasan halkının Peygamberimize duyduğu saygı, tarih boyunca Peygamberimizin adını hiçbir zaman çocuğunun adı olarak kullanmamış, Sadece isimden önce kullanmıştır. Demek ki Horasan'da her konunun bir felsefesi var. Mevlana Celaleddin şiirlerini bu felsefelerle yazmış ve büyük bir miras bırakmıştır.
 
Edebiyat erbabı büyük sultan efendim
Kalbime nükte sensin canıma can efendim
Gazelden incileri kalbime takıyorsun
Takı takı mısralar cana canan efendim
 
Celaleddin'e Ortadoğu zihniyetinde neden Muhammed bin Muhammed bin el-Hüseyn el-Hatibi el-Belhi el-Bekri deniyor?
Cevap: Bilgisizlikten! Bu yanılgıların sebebi Horasan halkının tarihi, gelenekleri ve edebiyat dili hakkındaki bilgi eksikliğidir. Dari alfabesinde 32 harf bulunmaktadır ve bunlar aslında Arap alfabesine benzemektedir ama aynı değildir. Mevlana Dari dilinde yazdı. Her kitabın sonuna tamamlayıcı adını yazdı. Dari dili kurallarında ad ve soyad uzun ise önce "Peygamber" ismi, sonra ismin ilk "harfi" yazılır. Bana göre Mevlana'nın adı ve O'nun babasının adı ilk harfle yazılmış olup, elle yazıldığı için yıpranmış ve okunmamıştır. Mevlana'nın isminin ilk harfi "ج" harfidir ve O'nun babasının isminin ilk harfi "ب" harfidir. Defterden silinen ya da okunmayan bu iki harf, Mevlana'nın tanıtımında hataya yol açmıştır. Eğer Horasan gelenekleri tarih penceresinden incelenseydi bu hata yaşanmazdı.
Mevlana'nın gerçek ismi ise şöyledir: Muhammed Celaleddin bin Muhammed Bahaeddin bin Muhammed Hüseyin, Hatib Bekri Balkı'dır.
Muhammed Celaleddin: Muhammed kelimesi peygamberin adı, Celaleddin ise Mevlana'nın adıdır.
ــ Muhammed Bahaeddin, bu isim de bu mantıkladır.
ــ Muhammed Hüseyin, Hatib Bekri Balkı: Muhammed Hüseyin bu mantıkladır.
ــ Hatib kelimesi Muhammed Hüseyin'i bir vaiz olarak tanıtır.
ــ Bekri kelimesi Muhammed Hüseyin'in takma adıdır.
ــ Balkı kelimesi Muhammed Hüseyin'in şehrini tanıtır.
Horasan tarihinde babanın adı ile çocuğun adının aynı olduğu en az bir belge olmadığını anlamalıyız.  Bu konu o kadar önemlidir ki, eğer dede yaşıyorsa onun adı torun için kullanılmayacaktır, zira Horasan kültüründe bu yöntem saygısızlık olarak kabul edilir. Horasan'da babanın adı veya büyükbabanın adı soyadında şu mantıkla kullanılır, örneğin: Muhammed Kazem Ahmadi. Bu isimde  "Muhammed" kelimesi Hz. Peygamber'in ismidir. "Kazem" kelimesi kişinin adıdır. "Ahmad" kelimesi babanın adı veya büyükbabanın adıdır. Bu mantıkla Ortadoğu zihniyetinde Mevlana'nın adını "Muhammed bin Muhammed" olarak adlandırmak, bilgi eksikliğini ilan etmektedir.
 
Düşmek kötü değil, onurunu artırır
Düştüğü o kuyuyu asla unutmaz Yusuf
 
Mevlana Celaleddin Belhî Rumi'nin İslam anlayışı, Ortadoğu'daki yaygın İslam anlayışından farklıdır, çünkü mantığı düşünceye dayanır. O'nin İslam anlayışı, şeyh kültürüyle çelişir; ne bir tarikat kurmuş ne de bir tarikat müridi olmuştur. Şiirlerinin yüzde onu bile Ortadoğu düşünce tarzını yansıtsa, şiirlerinin tamamı Divan edebiyatının mantığıyla çelişirdi; bu mümkün değildir ve bu gerçeği bu kitapta göstereceğim.
 
Gül Kokulu sultanım ben bir uşak yolunda
Dersimi alıyorum pervane sağ solunda
Dize dize divanı okuyorum aşk için
Yemin ol ki uşağım söylediklerim çın çın
Şemseddin i Tebrîzî yansımış kelamından
Gizemlerle dolu o her sıra kaleminden
Sen ki beyaz demiştin herkes siyah anlıyor
İncelemeden sözü gülünçlük yanılıyor
Burası Ortadoğu gazlı sözlerin yeri
Düşünmeden konuşsan her vakit sözün diri
Herkes atıyor yere düşünmeden her yerde
Seni senden anlamaz dökerler her bir yerde
 
(Not: Şemseddin Tebrizi kelimesi, dalga dalga düşen din ışığı anlamına gelmektedir.)
 
Mevlana hangi ırktandır?
Celaleddin'in annesi Türk'tü. Babası Türkleşmiş Arap'tı. Bu Araplar, İslamiyet'in başlangıcında Horasan'a gelmişler ve yerel halk arasında Horasan ırkının dil ve geleneklerine tabi olmuşlardı.
Mevlana'nın ataları Türklerle yaşadı, Türklerle evlendi ve Türkleştiler. O'nun ana dili Türkçe olmasına rağmen Horasan Türklerinin edebiyat dili Dari olduğu için eserlerini Dari dilinde yazmıştır. Unutmayalım ki "Dari" dili "İran Farsçası" dilinden farklıdır.
İran Farsçası, tıpkı Türkiye'deki Türkçe gibi yeni bir dildir! Bu dil son yüz yılda gelişmiştir. Bu dilden önce İran'da Dari dili baskındı, Şüphesiz İslamiyet'ten sonra bir süre İran'ın bugünkü coğrafyasını Araplar yönetti ve ardından Horasanlar iktidara geldi ve 1925'e kadar iktidarda kaldılar. Bu dönemde Safevi hanedanı iktidara gelen ilk İran hanedanıydı ancak bu aile de trüktü. Moğollar İran'ı 100 yıl boyunca yönetti, ancak Moğollar arasında Türkler çoğunluktaydı ve buna "Moğol Türkü" devleti denilmelidir. Emir Timur'un gelişine kadar küçük devletler kuruldu, ancak hepsi Horasanli ve Türk’tü. Dari, Türk sarayının edebiyat dili olduğu için bu dil İran'da da yaygındı. İran coğrafyası boyunca Dari dili, Selçuklular tarafından popüler hale getirilmiş ve Fars dili ve kültürüne büyük katkılar sağlamıştır. İranlılar bu hizmeti Fars dilinin adından tanıtıyorlar. (Not: İran, Pers ırkı anlamına gelmez.) Ancak bu dil bugünkü İran Farsçasından biraz farklıdır. Bu dil Horasan'a aittir. Biz Türkler bu dili Persler ve diğer Horasan ırkları ile birlikte yarattık ve yaşattık. Dari dili edebiyattaki biçimini değiştirmedi, ancak orijinal biçiminde kaldı, kuşkusuz Horasan ve İran'da iktidara gelen her Türk hanedanı bu dili orijinal biçiminde geliştirdi. Eğer bu dil Perslerin elinde olsaydı, Pers halkının dilinin değişmesiyle birlikte değişecekti. Bu gerçeğin güzel bir örneği de Türkçedir. Türkler geniş coğrafyaları işgal ettiğinde Türk dili sürekli değişiyordu. Örnek: Mevlana'nın şiirlerinde ve benim şiirlerimde kelimelerin okunuşları aynıdır. Elbet Dari dilinin Afganistan'daki kökeni değişmemiştir. Şüphesiz Afganistan'dan her yüzyılda deneyimli şairler ve Edebiyatçılar çıkmış ve özgünlüklerini korumuşlardır. Onları takip ettiğim için Dari dilim Mevlana'nın diliyle aynı. Fakat Ali Şir Navaei'nin şiirlerinde ve benim şiirlerimde Türkçe kelimelerin okunuşları farklıdır. Ya da modern İran dilinde şiir yazan biri, telaffuzu Mevlana'nın şiirinin telaffuzundan farklıdır. 
 
Rum diyarın önderi vicdanin gül mürşidi
Aşk Kervanına selam fikirlerin reşidi
Ruhtur güneşten hissi bin üstün aydınlığı
Çadırı bir galaksi saçmış yıldız ışığı
Gönülde Kur'an den nur irfandan dolu şuur
Horasanımdan önder bilinci akıllı nur
Belh Şeriften geldi Aklın diyarından
Değerli o Pakize Hindukuş baharından
Yol arkadaştır sözü bilimden nurdur özü
Anlamlıdır her şiiri manadan tamdır dozu
Tanıyor dertten önce her nesneni ziyası
Dost yolunda bir dost o hengâmedir havası
 
Mevlana Hazreti Osman ve Hazreti Ali'nin soyundan mı geliyor? Bu yüzden şair ve evliya oldu mu?
Cevap: Hayır, hiçbirinden gelmiyor. Öyle olsaydı bu konu, her ne kadar insanlar Mevlana'yı şiirlerinden tanıyor olsa da, Afganistan Arapları arasında da gündeme gelirdi. Bu hikâyenin bir tarafıdır, Öte yandan Bu soruları neden soruyorum? Cevap: Mevlana Celaleddin, eserlerini Horasan saray edebiyatı kültüründe yazmıştır. Horasanlı olup Horasan medeniyetinde yaşamıştır, ancak Orta Doğu kültürü Horasan kültüründen farklıydı ve farklıdır. Mevlana'yı Orta Doğu kültürü perspektifinden incelersek, onu tanıyamayız. Örneğin, Horasan kültüründe İslam'ın tek kaynağı Kuran'dır. Ancak Orta Doğu dini kültüründe Kuran Müslüman olmak için yeterli değildir ve her topluluğun kendine ait bir kitabı vardır. Bu fark Mevlana'nın eserlerinde açıkça görülmektedir. Örnek: Mevlana'nın İslam'ında "değerler" önemlidir, ancak Orta Doğu İslam'ında "insan" kutsaldır. Ortadoğu'nun bu din kültürü, Mevlana'nın soyunu Hazreti Osman ve Hazreti Ali'ye dayandırırken, "Mevlana'nın eserlerindeki içerikler bu oranlardan binlerce kat daha değerlidir, ama bilmiyorlar."
 
Bilgisiz olsa akıl us akıl diye atma
Konuşmam güzel diye kendinden akıl satma
Yaban kuşlardan gelmez bülbül sesi diyara
Kâh zaman sessizliğe bilgisiz sesi katma
Güzel görmek insanlın değeri
İnsanların Kusurundan şeytan ahlakı tatma
Berrak olur yürek gelse İtiraf
Taksirin Günahına İtirafsiz yatma
Çocuğa zer vermek aptallığın hüneri
İncisiz her deryaya bilgisiz olup batma
Ya güneşin özü ol ya düzgün bir ayna
Bir lahza yaşam için insandan değer satma
 
"Mevlana" unvanı Celaleddin'in kendisinden mi yoksa babasından mı miras kaldı?
Mevlana unvanı Celaleddin'e babasından miras kaldı ama nasıl?
Horasan halkının geleneklerinden biri de büyüklere hürmet etmektir. Din görevlileri için “Mevlana” ve “Mevlevi ” unvanlarını kullanıyorlar. Eski Horasan'da ve günümüz Afganistan'ında büyüklerin adı ayıp sayıldığından anılmaz. Cami imamlarına ve medrese öğretmenlerine "Mevlana" veya "Mevlevi " unvanıyla saygı duyuluyor.
 
İnsanlik duygularımızı kaybedersek hislerimizle
Endişe duymayacağız cehennem azabından
 
Mevlana kelimesinin özel bir anlamı yoktur. Türkiye'de Hocam kelimesi gibi onlarca anlamı vardır, bu anlamların hepsi büyüklüğü temsil etmek için kullanılır. İkinci seviyeye yani talebelere mensup olanlara "Molla" denir. Bu üç lakap, insanların din âlimlerine olan saygısını göstermektedir. Din adamı olmayanlara "üstat" veya mühendis, doktor... unvanıyla saygı gösterilir. İki kişi arasında geçen bir konuşmanın ortasında eğer tartışma üçüncü kişi hakkındaysa onun adı bu unvanlarla birlikte kullanılır. Büyük bir adamın adını anmak büyük bir etik zaaftır.
 
Işık saçan mısralara ruhtan pervane oldum
Her beyitten mana söküp aşka meyhane oldum
Dolaştım deli deli kattım Zihnime bilgi
Özden sarhoş geçtim ama yanız bir tane oldum
 
Şimdi Celaleddin'in babasının işinin ne olduğunu bilelim. Celaleddin'in ailesi Belah şehrinde yaşıyordu. Belah şehri Horasan medeniyetinin merkeziydi. Bu Şehir, Dari dilinin doğduğu yerdi. Bu şehir Zerdüşt medeniyetinin merkeziydi. Bu Şehir Türklerin kalesiydi. Horasan haritasına tarihi dönemler içerisinde bakacak olursak, Afganistan'ın kuzeyi bu medeniyetin kalbi olmuştur. Bu coğrafya, Horasan medeniyetinin oluşumunda çok önemli bir rol oynamıştır, zira Türklerin doğuda ve batıda hüküm sürmesinin tek yolu bu coğrafyaydı. Bu coğrafyanın tarihi önemi, dünyadaki her büyük ülkenin Afganistan'ı işgal etmek için Afganistan'ı sevmesinin sebebidir. Celaleddin'in babası bu şehrin ünlü âlimlerinden biriydi. Cami imamlarından ve medrese öğretmenlerindendi. Bir medrese müdürüydü. Ona olan saygıları "Mevlana Sahib" ve "Mevlevi Sahib" unvanlarından açıkça görülmektedir. Yani "Mevlana" unvanı ona aitti. Babasının vefatına kadar Celaleddin'in lakabı "Mola Celaleddin" idi. Babasının ölümünden sonra "Mevlana" unvanı babadan ona miras kaldı ve halk ona "Mevlana" lakabını verdi.
 
Açtı çiçek yüzünü Belh Şehrinden Mücevher
Anlam kattı yaşama sözleri altın gevher
Horasan'dır vatanı Anadolu Sultanı
Türk töresinden yiğit şaşaalıdır şanı
Tecrübe konuşuyor her mısra her beytinde
Bin bir insanın aklı Türkistan yiğidinde
Dalga dalga iniyor Şemseddin divaninden
Tebriz şaklında cevher aklıma her aninden
Ben bir uşak sultana Değerli hayatıma
Üstat seçtim kendime anlam verdim tadıma
 
Şemseddin, dinin nuru anlamına gelir. Tebriz, dalga şeklinde inen anlamına gelir. Örnek: Bir tencere su kaynadığında, taşan tencereden su dalgaları fışkırır.  Orta Doğu zihniyetinde Bilim adamlarının bir başka hatası da Mevlana'nın adını şöyle yazmış olmalarıdır: " Celaleddin Muhammed Belhi". Mantık çerçevesinde olmayan ve olayın merkezinden elde edilmeyen herhangi bir bilgi binlerce kişi konuşsa bile gerçeklerden uzak olacaktır. Peygamber ismi, ismin başında geldiğine göre, isimden sonra gelirse, Peygambere saygısızlık olmaz mı? Muhammed Celaleddin Belhi olmalı!
 
Bir aşk şiiri
Sevgilimden acım geldi, gelirmi bana derman?
Yüreği feda ettim, parfüm verir mi reyhan?
Tutkulu güzelliğini, çok sevdim aşk yolunda
Perdenin arkasından, selam verir mi sultan?
Hüzünlü gecelerde, aşk ışığı gelmedi
Hem görünür hem de gizli, bu cennete yürek kurban
Ta ki saneme tutsak, bu kalp ruh bu aşka
Her adım sevgisinden, bu aşka düşer baran
Bana şafak ışığı, yansırsa bu ateşten
Dünyanın yıldızlarını, dökerim bu can kurban
O beni meskenine, köle yapsa da kral
Ateşe atmış zaten, o can bu ruha canan
Âşık, hâkimden korkmaz, özverili kültüründe
Asif olsa da aşk, her zaman o bir reyhan
 
(Not: Horasan coğrafyasında Afganistan coğrafyası ve Özbekistan'ın tarihi şehirleri, Tacikistan ve Kırgızistan ve Türkmenistan'ın yarısı, Kazakistan ve İran'ın bir kısmı yer almaktadır. Kuzey Afganistan ile Özbekistan'ın Semerkant ve Buhara şehirleri bu coğrafyanın merkezidir. Türk tarihinde Türk bilim adamlarının çoğu bu coğrafyada doğmuştur. Örnek: Biruni, İbn Sina, Farabi, Mevlana, Ali-şir Nava'i, Bidel, Amir Khusrau ve onlarca başka tarihi figür. Bu coğrafyadan Türklerin on büyük imparatorluğu ve onlarca orta ve küçük devlet ortaya çıkmıştır. Selçuklular ve Osmanlılar bu coğrafyanın torunlarıydı. Bu coğrafyadan büyük bir medeniyet çıkmıştır ve Divan edebiyat kültürü de bu medeniyetin mücevherlerinden biridir.)
 
İşlik beden içinde bir gizemden içeyim
Sırlarla dolu divan gökyüzüne uçayım
Bir tane kar misali Kelebek ömrüm ile
Sarhoş olup manadan Bellek yola geçeyim
 
Şimdi şu soruların cevabını bulacağız: Mevlana'nın ailesi neden Belh şehrini terk etti?
ــ Mevlana kaç yaşındaydı?
ــ Mevlana kimin öğrencisi idi?
ــ Mevlana'nın bilgisi nereden geliyor?
 
Mevlana'nın ailesi neden Belh'ı terk etti?
Cevap: Cengiz Han zaferi için terör politikasını seçti. Fetihlerindeki zulmün dehşeti Moğolistan'dan başlamış ve bir su dalgası gibi her yere yayılmıştı. Belh'e ulaşan panik herkesi kaçmaya zorladı. Celaleddin'in babası Belh‘in büyüklerinden biriydi. Ona saygı duyan halk, Cengiz'in zulmünden kaçmak için ona geldi ve Mevlana'nın ailesi, onların isteği üzerine büyük bir kervanla Belh şehrinden ayrıldı. Afgan halk hikâyelerinde bu doğru olmasaydı başkalarının yorumu değerli olurdu.
 
Konuşmak bir lütuf, birbirimize ulaşmak için
Kırık tahtaların birbirine ulaşması zor bu dünyada
 
Horasan'da halk hikâyelerinin çok önemli olduğunu unutmayalım. Her hikâyenin özünde bir gerçek vardır.  Mesela bir Türk çocuğunun kurtla olan hikâyesi bir halk hikâyesidir. Bu hikâyenin gerçeği kurt ile Türk ırkı arasındaki düşmanca ilişkidir. Orta Asya'da koyun gibi küçük hayvanlar bol miktarda bulunuyordu. Çünkü İklim bu iş için uygundu. Bir coğrafyada otçul hayvanlar yaşıyorsa etçil hayvanlar da o coğrafyada yaşayacaktır. Şüphesiz hayatın kanunu budur. Orta Asya'da etobur hükümdar kurttu. Türkler Orta Asya'ya gelince hayat kanunu kurtları Türklere düşman kıldı ve düşmanlık başladı. Bu düşmanlık Türk aklına yeni dersler verdi. Örnek: Orta Asya'nın geniş coğrafyasında kaybolan Türkler, Ergenekon hikâyesinde olduğu gibi kurtların bilgeliğinden yararlanmışlardır. Bu hikâyede kurtlar yiyecek arayan hayvanlardır. Yiyecek bulmak için Ergenekon'un dışına çıktılar. Kabile hayvanlarının nerede olduğunu biliyorlardı. Türkler bu kurtları kovaladılar ve Şehre ulaştılar. Türkistan ve Horasan'da bir gerçeklik olan Türkler ile kurtlar arasındaki düşmanlık, halk masallarında dostluk olarak anlatılır. Zira insanın varoluş kanununa göre insan, zora karşı dostluk kurar. Horasan'daki akıl Türklerle kurtların ilişkisine bu mantıkla bakıyor, bu ilişki her yerde bu mantıkla görülecek mi? Horasan folklorunda bir Türk çocuğunun kurt tarafından büyütüldüğü söylenir, bu hikâye binlerce hikâyeden sadece biridir, bu hikâyeyi Gerçek mi sayıyorlar?  Bu hikâyeden ders çıkarmak ve tarih üzerine düşünmek, aklın işi değil midir?
 
Kara bulut yaklaşmış kaçmışlar çaresizler
Kasırga almış yaşamı iblisten her yerde izler
Belirti önceden gelmiş horasan diyarında
Periyot değişmiş insanlık cevherinde
Aritmetik geçmiş her kötü olmuş sultan
Anekdot Moğol'dan inmiş ağlatmış örfi le şeytan
Yeni Bir delikanlı Celaleddin o çağda
Olgunluğa geçmiş o yavaş yavaş gül bağda
Mevlana şöhretle baba önder bir insan
Horasan diyarında kendisi ayrı sultan
Toplanmışlar dert için önder söylese fikir
Totaliter Cengiz’den kaçsalar bütünlük bir
Ortak bir düşünce le çıkmışlar Horasan’dan
Uzun bir yola düşüp kurtulmuşlar Şeytan’dan
 
Horasan'a yapılan Moğol saldırısının tarihi bize ve size bu gerçeği söylüyor ama bazı insanlar tarihin gerçeğini değiştirmeye çalışıyorlar, şöyle diyorlar: "Mevlana'nın babasının Harezmşahlar ile kötü ilişkileri vardı ve onların baskıları nedeniyle Belh'ı terk etti." Bu gerçeği değiştirmeye yönelik bir yalan ve aldatmacadır. Gerçeği değiştirmeye çalışıyorlar ama ellerinde en ufak bir delil yok. Bu iddianın yanlışlığı, Mevlana'nın ailesiyle birlikte hareket eden kervanın ve Moğolların Horasan'a saldırmasıyla yıpranmıştır.
 
Kalbim, tomurcuğun kucağındaki saflıkla titriyor
Bülbüllerin sarhoş olduğu, bahçıvanın yalnız olduğu yerde
 
Mevlana'nın babasının ulaştığı her şehirde ya onun için bir medrese kullanıldı ya da yeni bir medrese yapıldı. Çünkü Horasan halkı onu yalnız bırakmadı. Bunun tersi ise Horasan tarihi ve Horasan gelenekleriyle çelişmektedir. Celaleddin'in devrinden itibaren Mevlana'nın tarihini araştırmayanlar yanılgıya düşerler. O'nun zamanındaki her tarihi olay, o'nun zamanından itibaren incelenmelidir. Bu yazıda önemli olan başkalarının ifadesi değil, "mantıktır"!
 
Kolay gelse bir zafer değerin düşmanı o
Zorla kazansan onu çalışmanın şanı o
Kime nasip olmuş ki Su üstünden inciler?
Derya altında cevher hakikat nişanı o
 
Neden çok büyük bir karavanla?
Gerçeği bilmek için Horasan geleneklerini bilmemiz gerekir.
Bilgi, insanı diğerlerinden üstün kılan, insan hayatındaki en büyük güçtür.
Kabile kültürü Mevlana zamanında Horasan'da yoktu ve bugün Afganistan'da hiçbir rolü yoktur.
Şimdi soru şu: Horasan'da ve bugünkü Afganistan'da kabileler yok muydu? Vardı ve şu anda Afganistan'ın güneyinde, Pakistan sınırında varlar ama Ortadoğu'daki aşiretler gibi aşiret halkı da şefin emrini dinlemiyor. Komünistlerin ve NATO'nun cehaletlerinden biri de bu gerçeği anlayamamalarıydı. Yani bu coğrafyada insan koyun gibi değildir ve her insan kendi kafasında liderdir, çünkü Divan edebiyatının kültürü toplumun lideridir.
 
Âşıkların gururunun hayali ağır olmazdı
Kalplerin gamını kıracak bir şarkı olsaydı
 
Yani Tarikatçılık, kabilecilik ve Şeyhlik kültürü yoktur. (kültürü, kültürü, kültürü) Dini âlimler ve sıradan insanlar liderlik rollerini üstleniyorlardı, ancak kararlar bireysel Bazda alınıyordu. Horasan'ın gerçeği budur, şüphesiz edebiyat divanının kültürünün bir rolü vardır. Bu kültür Türklerin çadırlarından başlamış ve Horasan'da olgunlaşmıştır. Kültürü, kültürü, kültürü…
 
İnce bir incidir türk tarih sayfasında
Divan edebiyati bu tarih sahne sında
 
Örnek: Mevlana'nın babası din adamlarından ve halk âlimlerinden biriydi. Her gece evine onlarca misafir geliyordu. Bu misafirler şehir ve kasabalardan geliyordu. Bunlar Belh'e iş ya da bir davayı çözmek için gelen insanlardı.  Eller boş değildi. Celaleddin'in ailesine ellerinden gelen her şeyi getiriyorlardı. Ev işlerine katılıyorlardı. Yani o'nun evini kendilerinin sanıyorlardı. Bu Horasan halkının kültürüydü ve hala da öyle.
Bu kültür Horasan halkı ile birlikte Anadolu'ya gelmiş ve Anadolu'nun hükümdarı olmuş, ancak 18. yüzyıldan sonra yavaş, yavaş bu kültürün içeriği değişmiş ve yerini Orta Doğu Şeyh kültürü almış.
Şu gerçeğin farkına varmamız gerekiyor ki Anadolu'da yeni bir kültür ortaya çıkmadı, Anadolu'nun kültürü Horasan'ınkiyle aynıydı. Dünya ticaretini kaybeden ve yoksullaşan Horasan, Horasan kültürünün yetersiz kalmasıyla Anadolu kültürünü Şeyhi kültürüne kaptırdı. Anadolu'da yeni bir kültür doğsaydı Ortadoğu şeyh kültürü kazanamazdı.
 
Baloncuk gibi miğferinin üzerinde neden titriyorsun ki
Kralların tacı, kader oyununda bir piyondur
 
Horasanda İdeolojik bir sorun yoktu. Aşiretçilik sorunu yoktu. Irk sorunu yoktu. Bireysel karar verme kültürü vardı, kuşkusuz Horasan gerçek laik yaşamın merkeziydi ve hala da insanların kültüründe öyledir. Son yüz yılda Horasan ülkelerinde örgüt ideolojisi inşa edildi, bunların hepsinin dış kökleri vardı ama halkın kültüründe egemenlik bulamadı, yaptığı iş yıkımdı. Mevlana'yı bilmek istiyorsak Horasan'ı bilmemiz gerekir. Horasan'ı bilmek ve Horasanlı Mevlana'yı anlamak için Şems-i Divanî ve Mesnevi'yi incelememiz gerekir.
 
İyi ya Kötü da olsa bağlıdır sana hayatın
Elinden beceri gelse elinde sinin tahtın
Huzurum kaçmasın diye Dağıtma Değerlerini
Kıymetin o kadar olur hakikat sinin Fiyatın
 
Mevlana'nın babası bu kültürdeydi. İnsanlar bu kültürün etrafında toplandılar ve Celaleddin'in ailesi büyük bir kervanla Belh‘ten ayrıldı. Belh'ı terk ettiler ama Belh ve Horasan onları bırakmadı. Kervan her şehre ulaştığında Mevlana'nın evi Horasanlılarla doluydu. O'nun babası gittiği her şehirde Horasan halkının dinine hizmet etti. Horasan kültürü onlardan uzaklaşmadı. Celaleddin'in babasının bir bilim adamı olarak ziyaret ettiği her şehrin yöneticilerini etkilediği Fenomen Horasan kültürüydü. Her hâlde yönetenlerin iktidarlarını sürdürebilmeleri için halkın desteğine ihtiyaçları vardır.
 
İki Kural Hayatta var Zehirden gelmez şifa
Kaba ki dostun olsa bekleme ondan vefa
Ömre ömür katan Mucize odur insan
Değere Değer biçen türetir kıymetli Safa
 
Mevlana Belh şehrini terk ettiğinde kaç yaşındaydı? Mevlana'nın öğretmeni kimdi ve kimden eğitim aldı?
Bu bağlamda farklı adreslerde farklı yaşlar bulunmaktadır. Anadolu'dan verilen bilgiler Mevlâna'nın çok küçük olduğunu göstermektedir. Çünkü Mevlana'yı Rumi olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Horasan'ın verdiği bilgilere göre Mevlana, Anadolu'nun iddia ettiğinden daha büyüktür. Horasanlılar notlarında Mevlâna'yı Horasanlı olarak tanımlamaya çalışmışlardır. Bir şair olarak fikrimi ifade edersem benim için yaşın önemi yoktur, değerli olan o'nun kişiliği ve eserleridir. Mevlana ile ilgili bilgiler o kadar çok rivayetle doludur ki çelişkileri hepsini şüpheye düşürmektedir. En mantıklı bilgi, Celaleddin'in eserlerini, Horasan geleneklerini, döneminin siyasi ve sosyal olaylarını bilmektir.
 
Yüzünden ayna, talih hale dönüşmüş
Evinin içinde ay, dışında güneş vardır
 
Bazı Orta Doğu adreslerde Mevlana'nın yaşı Celaleddin'in Şems Tebrizi ile görüşmesinden belirtilmektedir. Bu yalanı Gazliat Şems'in adresinden söylüyorlar. Temin ederim ki, Mevlana zamanında Şems Tebrizi adında bir şeyh yoktu ve o şiirlerinde Şems Tebrizi'den bahsetmemişti. O'nın "Şems Tebrizi"si bir edebî sanattır. Şimdi soruyorum, "Şems Tebrizi bir edebiyat sanatıdır ama Orta Doğu'da şeyh sayılıyor, O'nın binlerce öğrencisi var ve O her şeyi parlak güneş gibi şiirlerinde dile getirmiş, bu bilgi eksikliği itibara zarar vermiyor mu?
Yere düşmez us aklım bilimsiz su içemez
Divandan aldım dersi hakikatsiz biçemez
Girerse Hicran Arada paslanır edebiyatım
Edebiyatsız toplum düzgün yolu seçemez
 
Celaleddin okuma-yazmayı babasından ve babasının öğrencilerinden öğrendi. Babasının talebelerinden biri de Seyyed Burhaneddin Muhakkak Tirmezi idi. Belgelerin çoğunda bu kişinin adı geçmektedir. Sadece okuma-yazmayı öğrendi, ilimleri ise insanlardan öğrendi. Onyedi veya onsekiz yaşlarındayken Semerkandlı Sharafuddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile evlendi ve ondan oğlu Sultan Veled ve bir yıl sonra da Alauddin adında başka bir oğlu dünyaya geldi.
Şu gerçeği anlamalıyız: Mevlana Celaleddin, Divan edebiyatının bir şairiydi ve her Divan şairi yeni bir üslupla şiir yazmıştı. Başka bir deyişle, daha önce var olmayan bir üslup yaratmıştı ve o zamandan beri hiçbir şair onun üslubuyla şiir yazamadı, çünkü şiir bir sanattır. Örnek: Müzikte Tarkan tarzı, İbrahim Tatlıses tarzı, barış manço tarzı vb. Divan şairlerinin gerçeği budur. Divan şairleri bir üstada boyun eğebilir mi?
Orta Doğu zihniyetine sahip olup Mevlana Celaleddin Rumi'yi bir şeyhin müridi olarak görenler aslında cehaletlerini yansıtmaktadırlar.
 
Herkes mecnun olmuş bir leyla arkasından
Arif’e leyla Kendisi Kendi zat yakasından
Akıl bilinçle gelse ruh beden gül uykuda
Zer yiyemez zehir yiyen cahil alakasından
 
Sevgili dostlar, Mevlana, babasının ölümüne kadar "Molla Celaleddin" idi. Babasının ölümünden sonra "Mevlana Celaleddin " oldu. Babasının zamanında Horasan geleneklerine aykırı olduğu için "Mevlana" unvanını kullanamıyordu. İran'da ve Anadolu'da bu gelenek yoktu. Bu gelenek bu iki coğrafyada yaygın olmadığından Celaleddin adıyla Mevlana’nın ünü kulaktan kulağa yayıldı. Eğer o Horasan'da olsaydı bu şöhret onun olmazdı. Anlamamız gerekiyor ki Horasan'ın her kasabasında ve şehrinde Mevlanalar vardı. Bir diğer sebep ise o'nun "şair" olmasıdır. Daha ziyade Celaleddin'in zamanında Anadolu'ya onlarca Mevlana geldi, ancak o'nun ölümünden sonra şiirleri "Mevlana Celaleddin'in Şiirleri" olarak anılmaya başlandı. Bu, bu şöhretin Edebiyat Divanı'nın şiirlerinden olduğu ve dini bir meseleyle ilişkilendirilmemesi gerektiği anlamına gelir.  Eğer dindar olmak ve şeyh olmak Celaleddin'i ünlü yaptıysa neden diğer şeyhler ve diğer dindarlar bu kadar popülerlik kazanmadı? Çünkü bütün büyük fazilet, sır ve keramet onun şiirlerinde mevcuttur. Şiirleri incelendiğinde, fazilet, sır ve kerametlerin içeriği ortaya çıkar, ama Ortadoğu zihniyetiyle değil.
Mevlana Celaleddin Rumi'nin dünya çapındaki ünü şiirleriyle şekillenmiştir. Afganistan ve İran'dan şairler ve edebiyatçılar Mevlana Celaleddin Rumi'nin edebiyatını dünyaya tanıtmış ve tanıtmaya devam etmektedir. Ne yazık ki Ortadoğu'da Celaleddin'e din görünümü verilmiş ve onun şiirsel edebiyatının rolü değersizleşmiştir.
 
Uykuda anlamazlar uyanık durumunu
Uyma düşünce gelmezse bulamaz yorumunu
Uğraşmalar bilgisiz dar çerçeve içinde
Akıl gözü olmasa sulamaz konumunu
 
Orta Doğu'da İslam'ın yanı sıra Arap kültürünün de hâkim olması rol oynuyor ancak Horasan'da bu yöntem mevcut değil. Örneğin Orta Asya cumhuriyetlerinde tek fikirli komünist düşünce 72 yıl boyunca dini ve kültürel değerleri yok etmeye çalışmış ancak bu dönemden sonra insanlar Horasan kültürüne geri dönmüşlerdir. Bu algıya sahip olmalıyız toplumun temelinde eski Horasan medeniyeti vardır.
 
Yarı sarhoş gözlerinden kalbim şarapla dolu
Bir şarap tüccarı ile barıştım ben aşk için
 
Tacikistan'da ve diğer Orta Asya cumhuriyetlerinde komünist dönemden sonra dini radikaller ortaya çıktı, ancak tutunabilecekleri bir yer yoktu. Ya da Afganistan'da Mücahit denilen radikal dini gruplar millete zarar verdi ama Mücahitler Afgan halkı arasında sosyal bir taban bulamadı. Artık Taliban dünyanın Afganistan halkına armağanıdır. Dünya Taliban'ın ömrünü uzatmazsa, bu grup Afgan halkının kültürünün baskısı altında değişecektir. Çünkü Afganistan toplumunda Tarikatçı dini düşünceler yoktur. Unutmayalım ki hiçbir toplumdaki yaşam tarzı kültürü, o toplumun insanlarıyla bütünleşmeden ayakta kalamaz. Kültürlerarası evlilikler çok zaman alır ve çok fazla çalışma gerektirir. Afgan halkının temel yaşamında bunların hiçbiri mümkün değil. Zira laik yaşam tarzı çok derindir.
Mevlana Celaleddin'nin hakikatini anlamak istiyorsak, önce Horasan halkının tarihsel dönemlerdeki yaşam tarzını incelemeli, ardından şiirlerinin mantığını bu yaşam tarzıyla ilişkilendirmeliyiz. Mevlana Celaleddin'nin şiirlerinin içeriği Horasan halkının seküler yaşam tarzını yansıtıyorsa, O'nın İslam anlayışının Orta Doğu İslam anlayışından farklı olduğunu anlarız. Eğer incelemezsek, hakikati nasıl bileceğiz?
 
Aşk şiiri
Ta ki saneme tutsak, aşık bir canan oldum
Yarı iblis, yarı peri, bu güle kurban oldum
Ayak topraklarına, yürek derdi dökeyim
Her adım ayağına, açılmış reyhan oldum
Bana beni özverili, kılacak bir ölçü ver
Tutkulu güzelliğinden, aşka ben ünvan oldum
Hüzünlü gecelerde, aşk ışığı parlasın
İnlemeler malımdır, çünkü ben kurban oldum
Meskenine köle yap, sen benim sultanımsın
Özgür kıl arzumu, aşka ben nişan oldum
Ey selvi, bu aşkın özlemini uzaklaştır yoldan
Aşkına çılgınca deli, bir bulut baran oldum
 
Lütfen Türkistan'ın laik yaşam tarzını tartışırken Türkistan laikliğine Orta Doğu toplumu perspektifinden bakmayın. Orta Doğuda Laiklik slogan haline gelmiş. Türkistan'da bu kelime hiçbir dilde bulunmamaktadır zira Türkistan halkının yaşamının doğal bir parçasıdır laik yaşam.
Kim olursanız olun, kapımıza gelin, burası insanın evidir. Horasan'ın gerçek laik mantığı budur, çünkü tarihimizde siyaset dinden ve diğer popüler değerlerden uzaktı. Bu mantıkla Divan edebiyatını narin bir inci haline getirip tarihimizin,  boynuna astık. Mevlana'nın, Ömer Hayyam'ın, Nevai'nin, Babür'ün, Hafız'ın vb. şiirleri tarihimizin bu gerçeğini yansıtır ve bütün divanlar bizim elimizdedir. Ortadoğu zihniyetinin aklı bu gerçeği anlayabilir mi?
Horasan ülkeleri halkının hayatında laik sloganlar ve Edebiyat Divanı'nın sloganları yoktur ancak hayatın her alanında bu kültürler hâkimdir. Bu, herkesin şair olduğu ve herkesin edebiyat okuduğu anlamına gelmez. Aydınların Küçük bir grup bu kültüre mensupsa, edebiyatın topluma önderlik etmesine yeterlidir. Bir toplumda edebiyat kültürü zayıfsa başka kültürler topluma hâkim olur. 
 
Bakmıyorlar us akılla ne yapayım sultanım?
Bilgisizlik değer olmuş ağlıyorum hakanım
Olmanın insan oluşu iyi görmekle biter
Gelmemiş bilinç akılla cana canım cananım
 
Komünistler Afgan halkının yaşam sahnesine girdiğinde radikalizm radikalizmi yarattı ve bütün milli değerler zarar gördü. NATO bu olaya müdahale ettiğinde edep ve ahlak da zedelendi.
Biz Afganlar için NATO ülkeleri Afganistan'a ve Afganistan halkına kendi ülkelerinin perspektifinden bakıyordu. Afgan halkına Afgan halkının bakış açısından bakmıyorlar ve bakmadılar da. Afgan halkının NATO ülkelerinden bakarsak, bu insanlar bir kabile kültürüyle yaşıyorlar ve her Afgan bir çobanın koyunu gibi, aşiret reislerine, şeyhlerin ve liderlerin emirlerine bağlı. Bu bakış açısı, dünya basınının NATO işgali dönemini dünya'nın saygın insanları için sıfır bilgiyle yansıtmasına neden oldu. Ancak bu insanların gerçekliği bu görüşün tam tersidir. Örnek: Afganistan tarihinin en organize grubu Afgan komünistleriydi. Grup, Marksist ideoloji tarafından yönlendiriliyordu ve Sovyetler Birliği, grubu birleştirmeye büyük yatırım yapmıştı. Bu grup kurulduğu ilk günden itibaren çeşitli hiziplere bölünmüş, iktidara geldikten sonra ise kendi partisi içinde onlarca küçük gruba bölünmüştür. Bu gerçek, Horasan'ın dünün ve bugünün gerçeğidir. Zira Horasan kültüründe hiçbir şahıs veya güç halk için kutsal değildi, toplumun önderliği saray edebiyatının elindeydi ve laik yaşam tarzı hâkimdi.
Hayatın bu gerçeği, tarih boyunca hiçbir ülkenin ve hiçbir ideolojinin Afganistan halkına hâkim olamamasının sebebidir. Taliban'ı yöneten meçhul grup, Afgan halkının bu sırlarını her açıdan biliyordu ve onları yönetmeyi başardı. Burası Mevlana'nın yurdudur. Şimdi soru şu: Bu gerçekleri anlamadan Mevlana'yı tanıyabilir miyiz?
 
Gölge veren ağaçlar unutulur buz tutsa
Mert namert dünyada ezilir derdi yutsa
Mücadele meydanı iki Günlük bu dünya
Cevher anlamına gör içtiğin temiz sutsa
 
Horasan medeniyeti Arap İslam'ını hiçbir zaman kabul etmemiştir ve kabul etmeyecektir. Bu gerçeği anlamamız gerekiyor. Bu medeniyet Kur'an-ı Kerim İslamini kabul etti ve Kur'an'ın Peygamberini kabul etti. Bu Kültür o kadar derin ki, Pakistan medreselerinin en radikal din adamları olan Taliban, Afganistan'ın kendi İslam'ına sahip olduğunu iddia ederek en ufak bir Arap dini tarzını bile kabul etmiyor. Eğer Türkiye, Horasan ülkelerindeki bu gerçeği anlamazsa ve bu ülkelerde Orta Doğu İslamiyet’ine uygun davransa, Türkiye'nin çıkarları zarar görür.
 
Anla ki bin esrarlı gizem yolun
Sırlarla dolu bu yol sağ solun
Nerden geldin bilmiyorsun gizem
Bugünü yaşa belki yarın esmer çölün
 
Şimdi bu gerçeği Mevlana'yı tanımak için kullanalım. Orta Doğu'da bir şeyhlik kültürü var Saygı duyuyorum. Hz. Mevlana'nın Horasanlı bir Müslüman olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır. Mevlana'yı Orta Doğu şeyhliğinin kültürü açısından tanıyorsak, onu tanıyabilir miyiz?
Hayır, mümkün değil!
Ortadoğu zihniyetinin Şems-i Tebrizi'yi bir insan ve şeyh olarak kabul etmesi mantıklı mıdır ve bu gerçeği anlayamamaları utanç verici değil midir? Elimizde Mevlana Celaleddin Rumi'nin şiirleri varken, kim bunların içeriğini inkâr edebilir? O'nin eserlerinin içeriğinde Şems-i Tebrizi bir insan mıdır?

Not: Ortadoğu'ya geldiğinde Mevlana, benim ve diğer Horasanlılar gibi, Ortadoğu İslam'ının kendi içindeki çelişkileri karşısında şaşırmış ve bu çelişkiler üzerinde düşünmeye başlamıştı. Örneğin, Mevlana'nın zamanında ve günümüzde Horasan İslam'ı saf ve basit bir İslam'dır çünkü Kuran ona hükmeder, ancak Ortadoğu İslam'ında Kuran'ın yanı sıra her dinî grup da ona hükmeder. Mevlana'nın şaşkınlığını manevi Mesnevi ve Divan-ı Şems'te görebiliriz, çünkü ahlak Mevlana'nın edebiyatının ön saflarında yer alır. Mevlana Belhî, riya ve şirkten uzak bir ahlak öğretisini savunur. Bu edebi yöntem, Mevlana'nın yazılarında o kadar derindir ki, Mevlana Allah'ı sevgilisi olarak seçer. Bu edebi taktikle, İnsan ile Allah arasına hiç kimsenin girmemesi gerektiği mesajını verir. Bu mantıkla, Mevlana'nın edebiyatının sırrını anlayalım: sevgili namus demektir. Namus konusuna gelince, üçüncü bir kişinin girmesine izin veriliyor mu? Mevlana'nın bu edebi eseri, Ortadoğu dindarlığına bir başkaldırıydı, Şüphesiz Ortadoğu dindarlığında her dinin lideri Allah'ın ortağıdır. Maalesef bu durum biz Horasanlılara böyle yansıyor.

 
Uyudum gördüm rüya dedi bir mest
Uykuda herkes olsa olmaz sermest
Uyuyan bir zekâdan sarhoşluk iyi
Uykuda olsa insan hep derdest
 
Mevlana'nın babası " Bahaeddin Veled " ve hocası " Seyyid Burhâneddin Muhakkik-ı Tiremiz iyi" bir Horasanlının bakış açısıyla incelersek, onlar popüler, dindar ve âlim kişiliklerdi. Horasan tarihi ve Horasan gelenekleri açısından incelersek, güçlülerin gözündeki itibarları, onları destekleyen o dönemin insanlarının sayesinde mümkün olmuştur. Yani halkın rolü onların güvenilirliğini yaratmıştı. Şüphesiz Horasan geleneklerinde halka hizmet eden şahsiyetlere saygı gösterilirdi Ama onları Ortadoğu zihniyetinin açısından inceleyecek olursak, onlar din âlimleriydi ve İslam Peygamber’ine ve Hazreti Osman'a yakındılar. Bu zihniyet, Orta Doğu'da hiç kimsenin Mevlana Celaleddin Rumi'yi eserlerinin içeriğine bakarak tanımamasına neden oldu. Şimdi soru şu: Eğer biri Mevlana Celaleddin Rumi'yi eserlerinin içeriğine bakarak tanıyamazsa, Horasan halkının önünde utanmaz mı? Unutmayalım ki "Halkın gücü" ve "bilim" her zaman rol oynar. Bu gerçek göz ardı edilir ve akıl, safsatanın eline düşerse, insan her iki cihanın da yüz karası olur.
 
Ömür başlanmış anlamadım geçmiş Ömür
Rüzgârım su olmuş hamurum ham Hamur
Üzülmecem ki hiç gelmez iki gün
Biri ki geçti benden o biri olmaz Temür
 
Mevlana okuma-yazmayı babasından ve üstat Burhaneddin'den öğrendi. Onlardan sadece okuryazarlık öğrendi. Şimdi soru şu: Bir insan okuryazarlık kazanarak "bilim adamı" olabilir mi?
En önemlisi, "Bir edebiyat şairi olabilir mi?"
Kendini insan sanan herkesin kafasında bir akıl vardır. Bir kez aklıyla düşünse yavaş yavaş öğrenmese bilim adamı ve şair olabilir mi?
"Cengiz Han" Mevlana'yı büyük bir şair ve bilim adamı yaptı.
            Şeyhler değil!
Nasıl?
Cevap: Mevlana, babasının dini bir figür olduğu bir ailede doğdu. Babası Belh halkının hizmetkârıydı. Evi insanlarla doluydu. Çünkü Horasan geleneğinde o halka aitti ve halk da ona aitti. Her gün onlarca insan geliyordu gidiyordu.
Bana "Bilginin kaynağı nerede değe sorsalar Adresim "İnsanlar" olacak.
İnsanların denizdeki taşlar gibi olduğunu hayal edin, Denizin taşları arasında inciler yok mu?
İnsanlardan ders almayan kişi âlim olamaz. Kuşkusuz bilim parça parça insanlardan öğrenilir, elbette "tecrübe" insandadır.
 
Gafil insan yolculuk davul sesini duyar
Her vuruş bilinçli kalbe, ayrı bir haberdır ama
 
Babasının evinin atmosferinde doğan Celaleddin, hayatının başlangıcından itibaren insanların arasındaydı. Babası bir bilim adamı ve halk figürü olduğundan eğitimli insanlara aşinaydı. Dolayısıyla öğrenme şansı hayatının ilk günlerinden itibaren başlamıştır. Gençliğinde Hayat Kervanı Moğol terörüne maruz kaldı. Cengiz Han'ın zulmüne duyulan korku insanları duygusal olarak tahrik ediyordu. İnsan hareketi bilimin ve tecrübenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Zira herkes evden çıktı ve herkes tartışmaya dâhil oldu. Bu durum Cengiz Han'ın zulmünün yarattığı gerekli bir adımdı.
ــ Konuşma, konuşmadan bulunabilir.
ــ Tecrübe tecrübeden öğrenilir.
ــ O dönemde Horasan dünya medeniyetinin merkezlerinden biriydi.
ــ Anadolu'da hiçbir şey yoktu.
ــ Avrupa'da hiçbir şey yoktu. Horasan küresel ekonominin merkezlerinden biri olduğu için bilgi ve tecrübe açısından zengindi. Deniz ticaretine kadar Horasan'ın ticari ve ekonomik merkezi olduğunu unutmayalım. Horasan Doğu ve Batı ticaretinin iletişim merkeziydi. Ekonominin olduğu her coğrafyada medeniyet de vardır. Medeniyet varsa bilim de vardır. Moğol terörü nedeniyle Belh’i terk eden aile, Celaleddin'in bilgi ve tecrübe kazanması için çok önemli bir aşamaydı. Onlarca tecrübeli insanla konuşuyordu. O dönemde insanlar dinamikti ve bunun nedeni de yaşanan büyük siyasi krizdi. Bu dönemi anlamak için Avrupa Rönesans dönemini inceleyebiliriz. Avrupa'da derin krizler olmasaydı Rönesans yaşanmazdı.
 
Yürek denen kıymetli hazineyi elinden çıkarmadıkça
O bir mücevherdir, yükünden kurtulmak zor
 
İhtiyaç evrimi yaratır. Mevlana dönemine bu açıdan bakmak gerekir. Bu açı o'nun eserlerinin ruhunda ifade edilmektedir. Divan'ın değerli edebî eserleri, şairin yaşadığı dönemin siyasi ve sosyal koşullarını dile getirir. Mesela Mevlana'nın şiirlerini incelersek, insan uygarlığının korunması için çaba sarf edildiğini görebiliriz. O'nun şiirlerinde ahlakı ön planda tutmasının nedeni budur. Çünkü onun zamanında ahlak tehlikedeydi.
 
Pişmiş o delikanlı yavaş yavaş zamanda
Tecrübeden o çağda Pişmiş her bir anda
Gelmiş irfandan dolu Tecrübeli insanlar
Türkistan diyarından bilimli kağanlar
Almış o yavaş yavaş bilimli her zenginden
Horasan töresi bu toplamış enginden
Mucize bizde yoktur evliyalık bir durum
Anlamlar farklı bizde gerçektir bu yorum
Anlamasa bilgiyi, Yazabilir mi kelam?
Öğrenmese dersini cahildir şekille tam
Bilinç akılda olsa şeyh evliya kar etmez
Bilgisizliğin Kanı bu çağda zekâ tutmaz

 
100 yıllık Moğol terörünün ardından küçük devletlerin ortaya çıkmasıyla dünya değişiyordu. Hafız Şirazi'nin şiirlerinden o döneme bakalım. Şiirleri yeni bir dünyayı yansıtıyor. Ahlakın ve iyiliğin ön planda olduğu Celaleddin'in şiirlerinde ve Hafız Şirazi'nin şiirlerinde din adamlarının ikiyüzlülüğüne karşı söylenen sert eleştiriyi görmekteyiz. Mevlana ve Hafız Şirazi'nin şiirlerini inceleyip bir sonuca varırsak, Celaleddin'in ahlakın bozulmasından endişe duyduğunu görürüz. Mevlana'nın ardından Moğol saldırısı nedeniyle ahlak bozulur ve ikiyüzlülük başlar. Hafız Şirazi o dönem hakkında bilgi vermiştir.
 
Üzüntümün perdesi gözyaşıma inmiştir
Şamar yedim hayattan bilince gam binmiştir
Yaralı kalple geldim aklın vataninden
Çaresiz kuş gibiyim yürek kanla sinmiştir
 
Mevlana kiminle tanıştı ve kimden öğrendi?
Celaleddin halkının yanındaydı ve onlardan öğrendi.
Sevgili dostlar, Mevlana Divan edebiyatının bir şairiydi. O, bir halk bilimcisiydi. O, edebiyatın Zekâsıydı. Her şeyden önce parlak bir öğrenciydi ve öğrencilik eğitimini ömrünün sonuna kadar kaybetmedi. Bir kimse onun elinden talebelik makamını alıp ona Şeyh, Şeyhin talebesi, Veli gibi unvanlar verirse, bu onun evrensel karakterine saygısızlık olur ve insanların dikkatini kitaplarından uzaklaştırır, ruhunu ağlatır.
 
Beyaz aşk şiiri
Göz penceremin ardındaki güneşim
Yorgunum, benim için kal bu gece
Mutluluk benimledir olsan yanımda
Benimle kal bu gece
Gözlerinin güzelliği cennettır bu akşam
Büyüleyici baharsın, Benim için kal bu gece
Her bir hatıran, tomurcuğun coşkusunu artırır
Sabahın tatlı kahkahası, benimle kal bu gece
Anılarım seninle, sarhoşluk dans şarkısı benimle  
Sensin zevk yaprağı, kadeh arp bu aşktan
 Benimle kal bu gece
 
Mevlana da senin benim gibi Horasan halkındandı. Horasan halkının tecrübe ve bilgilerini manevi mesnevisine yansıtmıştır. Yanlış ve karakterinin hakikatinden uzak bir unvan verilirse bu saygısızlık olacaktır. Bu o'nun eserlerine ihanet olacaktır. Bu onun bilgisine hakaret olacaktır. Zira eserlerinde her şeyi açıkça ifade etmiştir. Bu tarihi şahsiyeti eserlerinden tanıyamazsak onu tanıyamayız.
 
Acıdan ağlıyorum yürek kan şah sultanım
Kültürü öldürmüşler cansız can Şah sultanım
Nevaiymizin ruhu ağlıyor ellerinden
Bilmiyorlar gerçeği şah cihan şah sultanım
 
Hz. Mevlana'nın manevi mesnevisinde o'nun gayretlerinin zorluklarını görüyoruz ki âlemliğinin ruhunu ifade eder.   
Âlim, aklını başkalarının aklını kullanmak için kullanan kişidir. Cahil, cini şişeden çıkardığını iddia eden kişidir.
Mevlana en zeki öğrenciydi. O'nun eserlerinde bu ruhu görebiliyoruz. Cahil bir kimse, cini camdan çıkardığını iddia ederse, Mevlana'nın eserlerini ziyaret etmez, Onlara "mucize" diye bakar. Mesnevi manevi‘de Mevlana sadece Bahaeddin'in oğludur. O, Herkesten öğrenen, öğrendiklerini gözden geçiren, deneyimleriyle kazandığı yeni yaratılış biçimleri üzerine düşünen O bir bilim öğrencisidir. O bir insandır başka bir konumu yoktur. Mesnevi manevide insan ahlakını yaşatmak için hikâyeleri örnek alan bir zat görmekteyiz. Kur'an'ı Horasanlı bir âlimin bakış açısıyla yorumluyor. Kimseyi rahatsız etmiyor. Sosyal görgü kurallarını dikkate alıyor. Yani klasik bir Horasanlıdır ama Divan Şems'te yeni bir karakter görüyoruz.
ــ Bir "sarhoş" görüyoruz.
ــ Bir entelektüel görüyoruz.
Divan Şems'te Celâleddin'in kimseyi umursamadığı görülmektedir. Âşıktır ve sarhoştur. Aklına ne gelirse insanlara sunuyor. Sevgilisi bazen göklerde, bazen de yerdedir. Ama onun gönül yarasının çoğu gökyüzündeki sevgilisiyledir. Aşkın amacı sevgiliyle oynamak değil, sevgilinin adresinden dünyaya mesaj göndermektir. Sevgilisiyle pervasızca konuşuyor. Bazen sert konuşuyor ama o kadar güzel bir edebi dil kullanıyor ki sevgilisinin onu sevdiğini sanıyor. Bazen dünya işlerinde Yumuşak olmayan kelimeler kullanıyor, sanki yoldan sapıyormuş gibi insanları eleştiriyor. Mesela: Hacıları ağır bir şekilde eleştiriyor ve şöyle diyor: Ey hacılar, neredesiniz Sevgilinizi görmek için dağların tüm ovalarını gezdiniz, dikkatli olursanız sevgilinizin duvarınızın yanında, çatınızda olduğunu anlarsınız. Onunla evde buluşmak için çatıya çıkın.
 
Toprağın kalbindeki yas nedir? Bilmeyiz
O topraktan lale kanlı yüzle çıkıyor
 
Mevlana Divan Şems'i yazdığında Anadolu'daydı. Horasan'da değildi. O zamanlar Küçük Asya coğrafi olarak Avrupa kadar gerideydi. Küçük Asya halkının düşünce tarzı Horasan kadar ileri değildi. Moğol terörünün etkisiyle bilgili insanların Anadolu'ya gitmesinin yolu açıldı ancak insanların Mevlana'nın şiirlerini anlama konusundaki yaratıcılıkları hala çok zayıfaydı.
 
Horasan cevheridir başkaldırmış diyardan
Enikonu bilgiden gül toplamış bu vardan
Oldukça iyi insan benlik akılla çıkmış
Önderlik zekisiyle Kışı yakmış bahardan
Türkistan’dan bu değer on olmuş güzel cevher
Övünme kültürünü yaratmış itibardan
Hey meydan tay meydan inmiş şarktan batıya
Anadolu aslanı şerbet yapmış nardan
Kalbime miras ondan Anadolu toprağı
Ölürüm Türkiye'me bırakıt o rüzgârdan
 
Celaleddin'in Divan Şems'le başlayan şiirlerinin halk tarafından yeterince anlaşılmaması, bu olay onun için büyük bir sorundu. Şüphesiz o'nun sert eleştiri şiirlerini gören herkes hayrete düşmüştü. Bir grubun ona deli dediği dönemdir. Bazıları onu bilim adamı olarak nitelendirdi. Mevlana'nın bizzat ifadesiyle, "herkes kendi bakış açısını gördü". Kimse Mevlana Celaleddin‘den Mevlana Celaleddin'e bakmadı.
 
Herkes kendi zihninden ona verdi bir sıfat
Bazı delili sıfat başka zümre ferhane
 
Ailesi ona kötü gözlerle baktı. Toplumun ona karşı olumsuz bir bakış açısı vardı. Hiç kimse Mevlana Bahauddin'in oğlunun yoldan saptığına inanmıyordu ama toplumunun gözünde o yoldan sapmıştı. Ancak onların bakış açısına göre bu söz konusu bile olamazdı. Ama o yeni şeylerden bahsediyordu. Yeni diyalogları pek çok kişiyi üzdü ve şiirleri ağır eleştirilere maruz kaldı. Celaleddin değişmişti. İnsanlarla ilişkileri eskisi gibi değildi. Ailesiyle birlikte değildi, odasında yalnızdı. Bu nedenle "Çil Yasin" dizisinde yer alması gerekirdi. Herkes şoktaydı. Herkes bu felaketin nedenini anlamaya çalışıyordu. Hangi şeytanın esaretinde neler yaşandı? Ya da onu bu duruma kim getirdi? Cevaplanmayan sorular vardı.
Eserlerinin mantığına göre Mevlâna'nın büyük bir çıkmaza girdiğini anlayabiliriz. O zaman onu kimse anlamadı. Celaleddin'in dönüşümü herkesin ağzında bir hikâyeydi.
 
Bir sarhoş içmeyen cevher dolaşmış bilinç bağda
Zekâdan gül toplamış dolaşmış Dag dağda
Melisadan bir ilâç yoğurmuş Akılla o
Dertlere deva olmuş dolaşmış her bir çağda
 
Sevgili dostlar, Mevlana'nın acısını anlamak için o'nun yüzlerce gazelinden sadece biri şudur: Ey hacılar, neredesiniz? Bu şiirin mesajını düşünün. İyi ve popüler bir insan olan, halkın geleneklerine saygı duyan Mevlana, şimdi de bu şiiriyle halkı eleştiriyordu. Mesela bugün bir din âlimi insanlara şunu söylese: Madem amacınız Allah'ı görmekse, neden bu kadar emek vererek Hacca gidiyorsunuz, o'nu evinizde görebilirsiniz. Evinin duvarları evinize yakın olduğu için çatıda görebilirsiniz. Bugünün insanları bu din âliminin sözlerini kabul edebilir mi?
ــ Bu din âlimi aklını kaybetmiş demiyorlar mı?
ــ Onun sözlerinin küfür olduğunu söylemiyorlar mı?
ــ 21. Yüzyılda bunu yapmak kolay mı?
Şimdi Mevlana'nın yaşadığı Anadolu'yu düşünün, o zaman Mevlana'nın acısını anlayabilirsiniz. Mevlana'nın acısı çok büyüktü. lacerem herkes ona karşıydı. Ailesi, arkadaşları, öğrencileri, herkes şoktaydı. Herkes suçlu arayışındaydı.
Bu günahkâr kimiydi?
ــ Hangi şeytan Mevlana'nın aklını çalmıştı?
ــ Mevlana neden yoldan çıkmıştı? Herkes suçlu arayışındaydı.
Sakin ve huzurlu bir yaşam Mevlana için mutlak bir gerekliliğiydi. Şüphesiz şiirlerini gürültülü yerlerde yazamıyordu. Alan sessiz ve diğerlerinden uzak olmalıydı. Celaleddin'in şairliği bu şartları gerektiriyordu.
Bir şair, sakin bir ortamda, sakin bir zihinle şiir yazabilir. Çok acı çeken Mevlana, kendisini bu acıdan kurtarmak için Attar، Firdevsi ve Divan'ın diğer şairleri gibi، şairlerin bilgeliğinden yararlandı. Diğer şairler gibi o da Hayali bir kahraman yarattı. Ona ihtiyacı vardı ve onu ziyaret edecekti.
O' hayatını insanların sözlerinden kurtarmak için zihninde "Şems-i Tebrîzî'yi" yarattı.
Halkın zihninde Şems-i Tebrizi'yi vermiştir. Halkın zihninde Şems-i Tebrizi suçluydu.
Ama Mevlana'nın zihninde Şems-i Tebrizi bir insan değil, bir düşünce ve bir felsefeydi, ancak halkın zihninde bir Horasan şeyhiydi.
İnsan olmasaydı, kimse zarar verebilir miydi?
Asla!
Ama halkın zihninde "Şems Tebrizi" insandı ve Konya'dan çıkarılması gerekiyordu. Onu bulmaya çalıştılar ama bulamadılar. Bulunamayan Şeyh efsane oldu. Efsane insanların zihinlerini büyüledi ve bugüne kadar Orta Doğu halkının zihinleri onun tarafından büyülendi. Efsane olunca herkes onun adına hikâyeler uydurdu. Hz. Hızır gibi, Hz. Mehdi ve Afgan Taliban lideri Molla Ömer gibi!
 
Kurtardı sevgisi onu batıl inançların zincirlerinden
Güneş gibi doğduğunda çürükler örtülü gizli oldu
 
Değerli dostlar, Mevlana'nın sanatını tanıtmak amacıyla bir gazel yazdım. Bu sonenin sonunda Şems Tebrizi'nin adı geçmektedir. Bu sonenin mantığı Celaleddin'in sonelerinin mantığına benzer. Bu şiir Allah'a hitaben yazılmıştır. Yani Allah'a Hamd etmek için yazılan bir dua türüdür. Şimdi soru şu, bu sonede üçüncü şahsın adını yazarsak mantıksal olarak yanlış olmaz mı? Sonenin başında yer alan "hakan" kelimesi Tanrı'nın bir alegorisidir. "güneş ve şems" kelimesi Tanrı'nın ışığını simgelemektedir. Her beyitte "khoda" kelimesini kullandım. "khoda" kelimesi Özbek, Dari ve Türkmen dillerinde "Allah" anlamına gelir. Sonede "Tebriz" kelimesi inişi simgelemektedir. Bu sonede geçen "Şems Tebrizi" ismi, "Allah'ın nurunun gökten dalga şeklinde inmesi" anlamına gelir. Şiiri okuyun ve her beyitte biraz düşünün. Eğer bu sonenin üslubunun sırrını bilirseniz "Şems Tebrizi"nin hakikatini anlarsınız.
Bu şiirden sonra Mevlana'nın Mesnevi'sinden ve Şems Divanı'ndan Şems-i Tebrizi tanıtacağım.
 
Bana güneş hakanım benim şemsim khodayım
Kalbime candan canım benim şemsim khodayım
Senden hakka ulaştım aşk içinde dolaştım
Hep Taptım can cananım benim şemsim khodayım
Mat oldum ben aşkına iki alam Nuri'ne
Bir göz atsan kanım benim şemsim khodayım
Eriyorum sana ben bir rüzgâr ver bana sen
Köle sana revanım benim şemsim khodayım
Hatem gölge güneşten inse kader şanstan
Arıyorum şanım benim şemsim khodayım
İsa nefes sende ölü misali bende
Sonsuz hayatta kağanım benim şemsim khodayım
Bulut getir su ver hep su gibi İnanç ver
Sana kalpten İnancım benim şemsim khodayım
Tebriz olmuş bir cevher Şems-i Tebrizi gevher
Boy büktüm ey sultanım benim şemsim khodayım
 
Mevlana edebiyatında Şems-i Tebrizi kimdir veya nedir? Lütfen Mevlana'nın eserlerinden gerçeği okuyalım ki kendi zekâmızı anlayalım.
Mevlana'nın Şems'i neydi? Mevlana'nın ulaşmak için bütün varlığını feda ettiği kişi bir insan mıydı yoksa bir ışık mıydı?
Mevlana, babasından yüzlerce mürit, muhteşem bir itibar ve saygı miras almıştı ama o, her şeyi bırakıp aşka yönelmişti.
Edebiyat Aşkı, hakikat aşkı, insanlı aşkı, Tanrı Aşkı...
 Söz konusu olan hedefe ulaşmak ve bir ışığa teslim olmaktı. Kendisine edebiyatı yol olarak seçti. Edebiyatın, bir bireyin daha eksiksiz bir insan olma yolunda aydınlanmasına rehberlik edebilecek yegâne araç olduğunu biliyordu. Şems'e gitti. Şems'e gitti ve Tebriz oldu. Yani, teb ve riz oldu. Böylece sevdiği aydınlığa doğru yürüdü. Aşkıyla, nuruyla kaynayan, taşan su gibi "Tebriz" oldu. Kuşkusuz onun sevgilisi Şems-i Tebriz’iydi. Şems-i Tebrizi, Mevlana'yı kaynar su gibi kaynatan ve Divan edebiyatında gelecek nesillere büyük bir şair olarak tanıtan nurdur; çünkü o, büyük "Şemse" ulaşmak için Tebriz oldu. Her hâlde kaynar su gibi olmaya çabalıyordu. Şems-i Tebrizi'ye ulaşabilmek için edebiyata ihtiyacı vardı. O edebiyatı yol olarak seçti.
O, amacına ulaşmak için kefen giydi, zira buna ihtiyacı vardı. İslam'da bir kimse öldüğünde kefenlenir. Anlamı şudur: Artık sen yalnızsın, bütün servetin bu kefenin içindedir. Bu zenginlikle Allah'ın huzuruna çıkacaksın ve yaptıklarından hesaba çekileceksin. Mevlana, amacına ulaşmak için ölmeden önce kefen giydi. O'nun kefeni Divan edebiyatıydı. Edebiyat onun tek servetiydi. Gelecek nesillere edebi eserlerle hizmet etmek ve hesap günü onlara hesap vermek istiyordu. Atalarının mirası olan şiirsel edebiyatı seçti. Bir kelebeğin evrimini düşünün. Kelebek ilk bakışta çirkin bir ipek böceğidir, ancak daha sonra bir kozaya girip kelebeğe dönüşür ve kozadan çıktığında dünyanın en güzel yüzüne sahip olur. Edebiyat, Mevlana'ya o yüzü vermiştir ki, kıyamet günü Allah'ın huzuruna o yüzle çıkabilsin. Ona göre şöhret, maddi zenginlik, unvan vb. her şey değersizdi. Kuşkusuz ölmeden önce onu kefenlediler. Bütün bilgi ve tecrübesi o kefenin içindeydi. Şems-i Tebriz’e ihtiyacı vardı ve Şems-i Tebriz ile ilk karşılaştığında kaynar su gibi kaynadı ve Tebriz oldu.
Şems-i Tebrizi, Horasan (Afganistan) şeyhlerinden, Tebriz'de ikamet eden biri miydi? Yoksa çoğu insanın insan zannettiği edebiyat sanatı mıydı?
Şems, Divan edebiyatında "ışık" anlamına gelir. "Tebriz", şiddetli sıcaklık sebebiyle kabından taşan anlamına gelir. Örnek: Kaynayan su, kaynama etkisinden dolayı kabından taşar. "Teb" kelimesi Orta Asya Türk dilindeki "tav" kelimesinden türemiştir. "Riz" kelimesi Farsça kökenli olup " Dökmek ve dökülmek " anlamına gelir. Şems kelimesi Arapçadan gelmektedir. Mevlana üç dilden üç kelimeyi kullanmış ve bunlardan Şems-i Tebrizi'yi yaratmıştır. Şems-i Tebrizi, Divan edebiyatında büyük bir hararetten yayılan ışık anlamına gelmektedir. Mevlana'nın bazı gazellerinde Şems-i Tebrizi, "Dalga dalga düşen Allah nuru" anlamına gelir. Bazı gazellerde İslam nurunun dalgalar halinde aşağıya doğru aktığı şeklinde bir yorum vardır. Bazı gazellerde Mevlana'nın seçtiği yol, onun yol gösterici ışığıdır. Şems-i Tebrizi, dalgalar halinde " Taşan parlak ışık " anlamına gelir. Mevlana onunla tanıştı, Yani bir nurla tanıştı ve o nur Mevlana'nın kandilini yaktı ve Mevlana onunla birlikte Tebriz oldu. Böylece kaynatıldı. Şems-i Tebriz insan değildir. Başka bir deyişle Şems-i Tebrizi, Mevlana'yı kendisine getiren Allah nuruydu. Edebiyat nuruydu. Dürüstlük ve hakikat nuruydu. Kefeni kaldırıp Mevlana'nın nurunu kelebeğe dönüştürdü. Mevlana, Şems-i Tebrizi ile karşılaştığında artık o sahneden önceki Mevlana değildi. Değişmişti. Halk bu değişikliği beğenmedi. Ailesi ve arkadaşları bundan hoşlanmadı. Önceki Mevlana'yı çok seviyorlardı. Önceki Mevlana'yı kaybetmişlerdi ve Şems-i Tebrizi'ye düşmandılar, çünkü onu Horasan şeyhi olarak görüyorlardı. Onu yırtık pırtık elbiseler içinde bir adam olarak hayal ettiler. Mevlana'nın vefatından önce kefenlendiğini anlayamadılar. Yani ölmüştü, şimdi yaşıyor, Şems'iyle tanışmış yeni Belhi Rumi'dir, ama onlar bu sırdan habersizlerdi ve Mevlana'nın Divanı'nı okumadıkları için bugüne kadar habersiz kalmışlardır, okumamışlardır ve okumayacaklardır. Bu konuda Mevlana ışık parlayan divan anlamına gelen Divan-ı Şems'inde şöyle der:
 
خُنُک آن قماربازی که بباخت آ‌نچه بودش
بِنَماند هیچش اِلّا هوس قمار دیگر
 
Türkçe: Ne mutlu kumarbaz ki, o ışığa ulaşmak uğruna bütün servetini kaybetmiş ve geriye sadece yeniden kumar oynama arzusu kalmıştır.
 
Ne mutlu kumarbaza, kaybetmiş bütün mal Mülk
Geriye sadece heves, uğruna oynarsa kumar
 
Mevlana, Şems-i Tebrizi'yle tanışma arzusuna tüm maddi zenginliğini adadı, çünkü o nurla karşılaşırsa aşka giden yolu açılacaktı. O'nın zihninde Şems-i Tebrizi bir nurdu, ancak Ortadoğu halkının zihnine bir şeyh olarak kazınmıştı.
O, sevdiği için her şeyi feda etmek istiyordu ama sevdiğine kavuşmak istemiyordu. Sevgilinize ulaştığınızda yol biter ve artık devam edecek Motivasyonunuz kalmaz. Aşkta fedakârlığın bir sebebi olmalı. Bu arzuyla daima insanlardan öğrenmeye, öğrendiklerini kendi tabiatına katmaya, sonra da sevdiği uğruna kendini feda etmeye çalışmıştır. Peki, sevgilisi kim olabilirdi? Tanrı? İnsanlar? Yoksa iyi bir yol? Gerçekler?  Hepsi Mevlana'nın sevgilisiydi ve Mevlana'nın gözünde Onlar Tebriz'in Şemsleriydi. Bu amaçla Şems-i Tebrizi ile görüştü, Elbette Allah'ın nuruna, yani Allah'a imana ihtiyacı vardı. İnsanlara, doğru yola, gerçeğe, dürüstlüğe ihtiyacı vardı. Bu hedeflere ulaşmak kolay mıydı? O, aşk yolunu arıyordu, o ise bu yolun kelebeğiydi. Bütün bu hayaller vardı ama bunlara ulaşmak kolay mıydı? Herkes Allah'ı bilir, peki Allah bu bilgiyi kabul eder mi? Herkes insanları tanır ama insanların acılarını ne kadar anlarlar? Herkes hakikatten, doğruluktan, adaletten bahsediyor ama bunların gerçek mahiyetini bilen var mı? Şems-i Tebrizi her yerde ama Şems-i Tebriziyi tanıyan Mevlana ya benzeyen gerçek insanlar nerede? Bu konuda ünlü Tebrizli Türk şairi Kemaleddin Mesud Hocandi şöyle diyor:
 
مگو اصحاب دل رفتند و شهر عشق شد خالی
جهان پر شمس تبریزست مردی کو چو مولانا
 
Türkçe: Dostlar gitti, aşk şehri boş kaldı deme; Dünya Şems-i Tebrizi'yle dolu, peki Mevlana gibisi nerede?
 
Deme gitti dostlar, boş kaldı aşkın şehri
Her yerde Şems-i Tebrizi, Mevlana gibi nerde?
 
Bütün dünya Şems-i Tebrizi ile doludur. Çiçek Şems-i Tebriz’idir. Mevlana'nın ilminden habersiz olanların zihninde Mevlana'nın karşısına yırtık pırtık elbiseler içinde çıkan adam Şems-i Tebriz’idir. Toprak, güneş, dağlar, denizler, çöller, ağaçlar, dünyadaki her şey bir güneştir ve o Şems-i Tebriz’idir, muhakkak onlar aracılığıyla Tanrı'nın nurunu hissedebiliriz. Sorun bizim aklımızdadır ve Mevlana zamanında sorun, insanların Mevlana'nın değişiminin farkında olmamasıydı. Şems-i Tebriziyi zihinlerinde bir insan olarak canlandırmışlar, daha sonra onu evliya olarak adlandırmışlar ve ona Şeyh unvanını vermişlerdir. Sorun Mevlana'nın sözlerinde değil, bizim zihinlerimizde!
Bir Müslüman, hâlâ bu dünyada yaşadığı için "mümin" olup olmadığını bilemez. Bu mantıkla, bir Müslüman hangi İslam mantığı ve Kuran mantığıyla Allah dostlarını veya evliyaları tanıyabilir?
Kimin evliya, kimin hilebaz olduğunu nasıl bilir?
Sorun, her meseleyi mantıkla görmeyen aklımızdadır.
Örneğin: Kuran'da "evliya" kelimesi "dost" anlamına gelir. Allah, Kendisinden razı olan herkesi dost olarak kabul eder. Asıl hassas ve ince nokta şudur: Allah kimin imanından razıdır? Bu sırrı kim bilebilir? Bu sırrı bilmek imkânsızdır, çünkü ahirette açığa çıkacaktır. Bu gerçek herkes için güneş kadar açıktır, ancak Orta Doğu zihniyetinde durum böyle değildir. Örneğin: Ortadoğu zihniyetinde, insanlar dünyadadır, Tanrı gökyüzündedir ve evliyalar bulutların üzerinde Tanrı'ya yakın yaşarlar. Yani özel bir grup oluşturup bunlara evliya adını vermişler, onların insanlardan üstün bir mertebede olduklarını ifade etmişlerdir. En ilginç olanı ise şudur: Bu zihniyet evliyaları görmüş, her evliyayı bilmiş ve her gaybın farkındadır. Zekâları akıl için hayret verici değil midir? Diyelim ki bu zihniyetin mantığını kabul ediyoruz ve bu zihniyetin mantığına göre, diğerlerinden farklı ve Tanrı ile yakın bir ilişkisi olan özel bir grup var. Yani evliyalar var. Şimdi soru şu: Bu sır, bu insanlara Tanrı tarafından mı bildirildi? Öyleyse, bunun mantığı ve delili nedir? Bunlar peygamber mi? Biz Horasan halkı, bu insanlara şaşkınlıkla bakıyoruz. Çünkü akıllarına, mantıklarına ve inançlarına nasıl bakarsak bakalım, mantıksızlıkları bizi şaşırtıyor.
 
Akıl, karışıklık içindeki gönüllerimize karşı
Karmaşık düğümlerini çözemeyen deniz gibidir
 
Mevlana’yı onun bakış açısından görmüyoruz. Mevlana'yı kendi bakış açımızdan görüyoruz. Batı edebiyatından ve Ortadoğu kültüründen şüphesiz ki etkileniyoruz; Mevlana Celaleddin ise şiirlerini Horasan Divanı'nın edebî kültüründe yazmıştır ve bu üç kültür arasındaki farkı bilmiyoruz. Mevlana, eserlerinde saray edebiyatının bütün kurallarını gözetmiş, kişisel değerlerini bir kenara bırakmıştır. Besbelli onun mantığına göre bunlar onun şahsi malıydı. İnancı ne olursa olsun, insan tabiatına sahip herkesi davet etti. Peki, Ortadoğu'nun din kültüründe bu davetin mahiyetini anlayan birileri var mıydı? Herkes Dergâhına herkesi davet eder ama bu davetin mantığı Mevlana'nın davetinin mantığının tam tersidir. Herkesi şunu söylemeye davet ediyorlar: Gelin, inancınız ne olursa olsun, inançlarımızı ve ahlaki değerlerimizi daha iyi tanıyabilmeniz için kapılarımızı herkese açtık. Böyle bir mantık, Divan edebiyatında ve Mevlana Celaleddin Rumi'nin davetinde yoktur ve o Mesnevi'de şöyle der:
 
از نظرگاهست ای مغز وجود
اختلاف مؤمن و گبر و جهود
 
Türkçe: Derin bir bakış açısından bakıldığında, mümin, kâfir ve Yahudi arasında hiçbir fark yoktur; Farkımız bakış açımızdadır. Hepimiz insanız. Hangi açıdan bakacağına Allah karar verir.
 
Derin bakışla bakılsa, kâfir mümin aynıdır
Hepimiz insanız, karar Allah'ındır
 
Divan Şems mantığında Şems-i Tebrizi gelip Mevlana'ya ders veren biri değildir. Şems-i Tebrizi bir aynadır. Garip kıyafetler içindeki bir adamın yüzünde Tanrı'nın nurunun yansımasını görebiliyorsanız, o yansıma Şems-i Tebrizi'dir. Başka bir deyişle, Tanrı'nın nurunun yansımasıdır. Hakikatin yansımasıdır. Başkalarının yüzlerinde gördüğünüz şey, eğer iyilik ve hakikati yansıtıyorsa, bir aynadır ve o ayna Şems-i Tebrizi'dir.
 
Gönüller öldü deme, aşk şehri yıkıldı deme
Şems-i Tebrizi her yerde, Mevlana gibi nerde?
 
Şems-i Tebrizi bir sıfattır, insan değildir. Mevlana ışık parlayan divan anlamına gelen Divan-ı Şems'inde şöyle der:
 
شمس‌ُالحقِ تبریزی! از خلق چه پرهیزی؟
اکنون که درافکندی، صد فتنهٔ فَتّانه
 
Türkçe: Ey Şemsül-Hak, Tebrizi! Neden insanlardan kaçıyorsun? Başka bir deyişle Mevlana diyor ki: Ey dalga dalga inen Allah nuru, neden insanlardan kaçıyorsun? Yüzlerce isyan ve fitne çıkardın, uzak kalma, bize gel!
 
Ey Şemsül-Hak Tebrizi, kaçıyorsun neden halktan?
Bize gel kaçma büyür, Yüz fitne çıkardın sen
 
Mantığa göre, herkes kendi mantığından kendi Tanrısını bilir. Mantıkta, Tanrının büyüklüğünün bir sınırı yoktur. Şüphesiz, herkesin Tanrısı aklı kadar büyüktür ve aklı büyüdükçe, aklının Tanrısı da büyüyecektir. Çünkü hiç kimse Tanrının büyüklüğünü tahmin edemez.
Şair şöyle der:
 
بیزارم از آن کهنه خدایی که تو داری
هر لحظه مرا تازه خدای دیگریست
 
Türkçe: Senin o eski tanrıdan nefret ediyorum. Her an benim için yeni bir Tanrı var.
 
Tiksiniyorum eski tanrıdan, her günüm de yeni tanrı var
Bu gerçek aklımdan gelmiş, görüyorum geliştiğini
 
Şimdi soru şu: Biz kendimizi Türkistanlı kardeşlerimizden üstün bir sınıf olarak mı görüyoruz? Evet! Bu zihniyetin sebebi Avrupa ve Ortadoğu'ya komşu olmamızdır. Ama biz Şems-i Tebrizi'yi Mevlana'nın şeyhi olarak kabul edip Mevlana'yı belli bir kesimle sınırlandırırsak, ülkemiz insanı Mevlana'yı o kesimin bakış açısıyla değerlendiriyorsa ve Mevlana'nın eserlerinin içeriğinden kimse haberdar değilse, bu düşünce tarzıyla kendimizi gülünç duruma düşürmüyor muyuz?
Afganistan, Horasan'ın kalbidir. Afganistan'da genç yaşa gelen her insan en azından üç dili anadil seviyesinde konuşmaktadır, şüphesiz Horasan coğrafyası onlara bu nimeti bahşetmiştir.  Bu insanların altıda biri Batı ülkelerinde yaşıyor. Ve bu coğrafya, Divan edebiyatının merkezidir ve bu coğrafyadan her yüzyılda Mevlana ve Bedil gibi büyük şairler ve yazarlar çıkmıştır. Yirmi yıl içinde Halid Hüseyni ve diğer yazarlar ve şairler yetişmiştir. Halid Hüseyni'nin dünya çapında o kadar çok kitabı satılmıştır ki, Türkiye de dahil olmak üzere tüm Orta Doğu yazarlarının satışlarını toplasak, onun kadar büyük bir sayıya ulaşamazlar.
İranlıların bir kısmı Batı ülkelerinde yaşıyor. Horasan ve İran'da divan okumak halkın kültürü ve ahlakıdır. Bu iki bölge her asırda dünya edebiyatına büyük şairler kazandırmıştır ve kazandırmaya devam etmektedir. Ali Şir Nevai Türk dili ve edebiyatının babasıdır ve bir Afganistanlıdır. Ferdowsi, Bidl, Amir Hüsrev Balkhi, modern Hint müziğinin ve Urdu dilinin kurucusu Afganistanlıdır. Biruni, İbn Sina gibi âlimler o bölgede meşhur oldular. Benzer şekilde, onlarca büyük şairin ve âlimlerin ruhu o topraklardadır. Afganlar, Divan edebiyatının etkisiyle önce Sovyetler Birliği'ni, sonra da ABD ve NATO'yu iki maymuna çevirdiler. Doğuya bakmak, kendi ağırlığımızı yeni gözlerle tartmak, aziz vatanımızın geleceği için yeni bir zihniyetle örgütlenmek daha iyi olmaz mı? Mevlana, Mesnevi’sinde insani değerleri bilmedikleri için dünyaya dar bir gözle bakanlara şöyle der:
 
سخت‌گیری و تعصب خامی است
تا جنینی کار خون‌آشامی است
 
Türkçe: Katılık ve bağnazlık olgunlaşmamışlığın belirtileridir ve şiddetin ve başkalarına zarar vermenin bir işaretidir.
 
İnanç İnançsızlık diyalogo aynı sonuca varıyor
Rüya aynı rüyadır yorumlar farklı olsa da
 
Mevlana Celaleddin Belhî Rumi eserlerinde yaklaşık üç dört milyon, hatta daha fazla kelime kullanmıştır. Divan edebiyatının bu şairinin eserlerini inceleyip, eserlerinin içeriklerini Batı'da Nobel Ödülü almış olanlarla karşılaştırdığımızda, hiç şüphesiz çok daha üst düzeyde oldukları görülür. Kuşkusuz içinde şeytanın bile aklını karıştıracak sözler vardır. İki dünya edebiyatı arasında büyük fark budur.
 
Işık saçmış duygulara Horasan'dan bir değer
Miras kalmış ondan zer Mücevher gibi gevher
Haylaz olmasan kalbim yaramaz üşengeçlik
Gece gündüz incele incelen kalbine ser 
 
Mevlana'nın Sema ibadetini Şems Tebriz’inin tezinden yola çıkarak yarattığını Divan Şems'ten biliyoruz ama nasıl?
Horasan geleneklerinde sağ el dostluğa teslimiyeti temsil eder. Horasanlılar selam verirken sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarlar. Bu gelenek karşı tarafın dostluğuna teslim olmak anlamına gelir. Elinizi kalbinizin üzerine koyduğunuzda dostluk mesajı gönderirsiniz.
Anlamı: Kalbimde bir yerin var!
"Şems Tebriz" kelimesini kullanan Mevlana bu manayı Şiirlerinde şöyle ifade eder: Allah'ın nuru yeryüzüne dalgalar halinde düşer.
ــ Şems ışık demektir.
ــ Teb "titreyen dalgalar" anlamına gelir.
ــ Riz "inmek" anlamına gelir. Celaleddin'in Şems Tebriz'den bahseden her gazelinde o şiirde Allaha aşk vardır. O’nun tasavvuf şiirlerinin çoğunda "Şems Tebrizi" kullanılmaktadır. Bu şiirlerde iki kişi vardır; Allah ve Mevlâna.
Mevlana'nın şiirlerinde üçüncü şahıs yoktur ancak mesajı halka yöneliktir. O’ İlahi ve dünyevi aşk için şiir yazmadı. Bütün şiirleri insanlar için yazılmıştır. Bu şiirlerdeki "Mantık", "Şems" kelimesine "Allah Nuru" anlamını vermiştir. Şems Tebriz’inin şiirinin mantığı Allah'ın nurunun yeryüzüne inmesidir. Elbette her şiir bu anlamı veriyor. Örneğin: Allah'ın nuru dalgalar halinde yeryüzüne indiğinde Mevlana sağ elini göğe doğru uzatır ve Allah'a teslimiyetini bu şekilde ifade etmektedir. Gökten aldığı Allah'ın nurunu sol eliyle kalbine atar. Demek ki Allah'ın nurunun yeryüzüne düşmesini istemiyor. Bu nedenle bu ışığı kimseyle paylaşmaz. Bu ibadetin yerine getirilmesi sırasında başını yere eğer ve dönmeye başlar.  
Mantık: Başım sana saygı duymak için eğilmiş ve ortada sen varsın ve etrafındaki herkes birer birer senin için kelebek. Bu ibadet bireysel olarak yapılır. Bu ibadette sağ el semaya doğru, sol el ise kalbin altına konulur, sağ el ile "Allah'ın nuru" alınır, sol el ile kalbin üzerine konulur.
Bu ibadet Sema'dır.
 
Gösterişli ahlak ile saygı arama kağanım
Çatısız her yuvada sütun olmak hatadır
 
Peki, Ortadoğu zihniyetinde bu ibadet nasıldır? Dervişler dans eder ve bir elini kaldırır, Diğer elini kaldırıp yere tutar. Yani Allah'ın nurunu gökten alıp başkalarına veriyorlar. Bu mantıksızlıkta derviş, Allah ile insan arasına yerleştirilmiştir. Yani dervişin statüsü insandan daha üstündür ve Allah'a daha yakındır. Yani açıkça "şirktir." 
Mevlana hayatta olsaydı, bu şirke isyan etmez miydi? Bu sorunun cevabı "Divan-ı Şems"te mevcuttur, O şüphesiz isyan ederdi.
 
Çiçek boncuğu mutlu bir çocuk oyuncağı
Yüreğimiz yüz gözyaşıydı, şafağımız yüz tohum oldu
 
Mevlana neden ilahi ve dünyevi aşka dair şiirler yazmamış ve neden her şiirinin amacı insanlığa odaklanmıştır? Divan edebiyatı şairleri insan dışında başka şeyler hakkında şiirler yazmış mıdır?
Şairlerin divanlarıyla yaşıyorum. İnsanlar için yazılmayan bir şiir görmedim. Şairin hedefi halk ise hangi şair sırrını halkla paylaşabilir? Amaç halka hitap etmek ise şairlerin ilahi aşkı veya dünya aşkı sadece bir hitaptır. Mesajın insanlara ulaşacağı tek adres burasıdır.
Mevlana manevi bir ailede doğmuş ve eğitimini manevi bir ortamda geçirmiştir. Her zaman insanların yanındaydı. Farklı kişilerle sohbet edip fikir alışverişinde bulundu. Her şeyi insanlardan öğrenmişti. Şüphesiz bunların bir kısmı dindardı. Her şeyi anlayarak İslam'a dair pek çok şey öğrendi. Bütün bunlar Celaleddin'in şiir kariyerinin yararınaydı. Kışı gördü ve baharın tadını çıkardı.
Dindarlığı anladı ve dinsizlik hakkında bilgi topladı. Yani o’nun yolu tek yol değildi. Horasan kültüründen etkilenen Divani şairleri, Horasan'ın laik yaşam tarzına yakındılar. Horasanin yaşam tarzı bütün şairlerin şiirlerinde açıkça görülmektedir.
 
Hadis diliyle Allah'tan korktuğumuzda
Kadehi terk etmiş oluruz insanlar arasında
 
İnsani değerlere saygı her birinin kırmızıçizgilerinden biriydi Şüphesiz şiirleri bu gerçeği ifade ediyor. Divan şairlerinin şiirlerinde tek bir "teorik darlık" yoktur. Radikallik yoktur. Şairler Divanı'ndan benim mantığımı kimse inkâr edemez ve bugün her Divan bizim elimizdedir.
Artık bu belgeye sahip olduğumuza göre, konuşmamızın mantığını kimse reddedebilir mi?
Ahlakları elverdiği ölçüde açık açık konuşuyorlardı. Mesela Ömer Hayyam şiirlerinde "Mey" kelimesini kullanmıştır. Mevlana'nın şiirlerinde her bahçeden çiçekler vardır. Bazen Allah'a âşık olur, bazen de dünyevi sevgilisine deli olur. Bazen meyhaneden, bazen de camiden bahsediyor. Her şairin şiirinde şair ile Allah arasında yazılan şiir ve şair ile dünya aşığı arasında yazılan şiir "özeldir". Şairin özel bir şerefi ve sırrı olduğundan bunu kimse duymaz ama halk için şiir yazan her şair, Sevgilinin adresinden yazmıştır.
Örnek: Kızım sana söylüyorum gelinim sen dinle!
Özel şiirler şairlerle sevdikleri arasındaki bağdır, dolayısıyla özeldirler. Bu mantıkla Mevlâna'nın şiirlerinin mesajı insana yöneliktir.
 
Horasan evlatları vatana gül satıyor
Sevgiler karşısında Kardeşli katıyor
Dedelerin ruhları geziyor bu vatanda
Aşktan dersi veriyor bin lale gül atıyor
Canım feda Türkiye’m Türk dünyası içinde
Ruhum aşkına kurban kalbimde gül yatıyor
Nazlı bu ceylan bizim aritmetik dünyada
Ruhtan kanı vermişiz kalpten kalbi tartıyor
 
Divan şairleri neden Horasan kültürüyle şiir yazmıştır?
Neden Horasan?
Divan şiiri kültürü Türk tarihinin narin bir incisidir ve bu inci Türklere muhteşem bir tarih kazandırmıştır. "Dari" dili ve "Urdu" dili Türklerin perslere, Pakistanlılara ve Hintlilere armağanıdır. Dari edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir. Bu dil Perslerin elinde olsaydı pek güçlü olmazdı çünkü:
Sevgili arkadaşlar!
Kültürün oluşumunda iklim ve coğrafya rol oynar. İklim ve coğrafya insan yaşamını şekillendirir. Örnek: Avrupa'nın nemli iklimi insanları kanepelerde oturmaya zorladı. Avrupa'da yeni bir yaşam tarzı yaratan bu iklimdi.
Zorlama yaratılışın anasıdır.
Türkler nemsiz sıcak ve soğuk Asya ikliminde yaşadılar. İklim ve coğrafya bu insanları hayvan yetiştirmeye zorladı. Bu insanların hayvancılığı küçükbaş hayvanlardan oluşuyordu. Hayatta kalabilmek için meralara ihtiyaçları vardı. Bu durum Türkleri göçe zorlamıştır. Göçler gruplar halinde gerçekleşti. Gruplar halinde yaşayan bu insanlar "entelektüel" yaşam tarzını öğrendiler. Bu nedenle, yaşam koşulları onlara "laiklik" yaşam tarzını verdi. Sürekli bir coğrafyadan diğerine geçen bu hayat, bu insanlara “hikâye anlatıcılığını” öğretti. Hikâyeler düşünceli insanlar tarafından anlatıldı. Hikâyecilik şiir kültürünü oluşturmuş ve saray şiirinin ilk adımı eski Türklerin çadırlarında atılmıştır. İklim koşulları ve coğrafya koşulları Persler için bu yaşam tarzına izin vermedi. Araplara vermedi. Hindulara vermedi. İklim ve coğrafya onların yaşam tarzını farklı bir şekilde şekillendirmişti. Örnek: Arap kültüründe şiir ahlaksızlığın bir göstergesiydi ve hiçbir zaman bir halk sanatı olarak görülmedi, bu nedenle Orta Doğu edebiyattan uzaktı. Orta Doğu'da şiir ve edebi kültür, Türklerin Orta Doğu'ya gelişiyle popülerlik kazandı, ancak hiçbir zaman bir halk kültürü haline gelmedi. Çoğu belgede İslamiyet öncesi dönemden yedi Arap şairden bahsedilse de, bu yedi şairden en az bir şiir bulunmamaktadır; bu da bu iddianın bir yalan ve aldatmaca olduğu anlamına gelir. Şunu anlamamız gerekiyor: İslam'dan önce Araplar arasında yazılı bir kültür yoktu. O zaman nasıl o dönemden şiir olabilir? İslamiyet öncesi veya sonrası döneme ait en az bir şiir bulmaya çalıştık, ancak bulamadık çünkü böyle bir şiir yok. Şiir, İran'da Selçuklu döneminde popüler hale geldi. Bunu açıkça söyleyebilirim İran'da Selçuklu öncesi döneme ait tek bir şiir bile bulamazsınız.
Divan Edebiyat kültürü Türklerin çadırlarında oluşmuş, Türk hükümdarlarının saraylarında olgunlaşmıştır. Bu mantığı ispatlayacak şu belge mevcuttur: Türklerin edebi sanatı üzerinden anlatılan masallar, bu sanat yılların tecrübesiyle oluşmuştur. Masalcılar, insanlara "İbrahim Sadri" misali Güzel bir sesle hikâyeler anlatırlardı. Bu sanat beyaz şiiri yarattı. Bu yöntem bugün Türkiye'de modern şiir adı altında popülerdir.
Hayatta her şey gelişir, şiir de gelişir ve şairlere yeni kurallar verir. Bu evrimle birlikte şiirin üslubu da şiirin kurallarına göre şekillenmiştir. Biz bu şiir tarzına Divan şiiri diyoruz.         
Bu şiir tarzı Araplara mı ait?
Divan Edebiyatın şiirleri şiirsel üsluplarla büyümüş ve gelişmiş olduğundan Araplara ait değildir. Üsluplar Horasan'dan başlayıp Arap coğrafyasına, Hint coğrafyasına,  Anadolu'ya ulaşmıştır. Hiç kimse Arap veya Hindu tarzı sunamaz. Elbette tarihte Horasan'a onlardan hiçbir şiirsel üslup gelmemiştir. Tarih bizim elimizdeyse, Horasanlılarımızın mantığını kimse reddedebilir mi?
Hiç kimse İran coğrafyasının bir üslubunu sunamaz. Horasan tarzı, Irak tarzı, Hin tarzı, Azeri tarzı veya Anadolu tarzı, Bu şiir üslupları Türklerin coğrafyaları istila etmesiyle oluşmuştur. Türkler, geldikleri her yerde Horasan edebiyatını o coğrafyanın edebiyatıyla birleştirip ondan yeni bir üslup yaratmışlardır.
Araplar için bu mümkün değildi, onların kültürü dindarlığa dayalıydı, ama Türklerin kültürü "törelere" dayanıyordu. Yani Türkler için "töre" her şeyden üstündü, hatta dinden daha özgündü. Töre Türk yaşamının merkezindeydi. Bu ne Persler için, ne de Araplar ve diğer kavimler için mümkündü. Edebi saray kültürünün oluştuğu bin yıl boyunca Perslerin, Hinduların ve hatta Arapların siyasi iktidarda hiçbir rolü yoktu. Unutmayalım ki siyaset bir edebiyatın kültürünü daha da güçlendirebilir. Ya da Orta Doğu gibi yok edebilir.
 
Yalnız geldim dünyaya yalnız gideceğim canım
Allah ki dostum olsa hayat bana cananım
Us akılla doğru tart Her kimin değerini
Ondan fazlasını verme kana Kağanım
 
İşgallerinde Hindistan'ı ve Orta Doğu'yu hedef alan Türklerin önünde tek bir seçenek vardı Horasan Yolu Seçeneği. (Afganistan) Haritaya baktığınızda Afganistan'ın bir Yanında Himalayalar olduğunu göreceksiniz. Bu Dağları aşmak mümkün değil. Afganistan'ın diğer kısmı Türkmenistan ve İran'ın kumlu ovalarına bağlıdır. Geçmişte kumlu ovaları geçmek zordu. Tek yol Afganistan coğrafyasıydı. Bu nedenle Afganistan İpek Yolu'nun merkezi ve zengin bir ülkeydi. Eğer Hindistan ve Ortadoğu, Orta Asya'dan fethedilecek olsaydı, yol "Afganistan" olurdu. Orta Asya fethedilseydi yine yol Afganistan olurdu.
Bu durum Afganistan'ın Horasan medeniyetinin merkezinde yer almasına ve Horasan medeniyetinin liderliğinin Türklerin eline geçmesine neden olmuştur. İnsanlık tarihinde milli bir edebiyata sahip olmayan hiçbir milletin egemenliği kalıcı olamaz. Örnek: Moğollar! Moğolların milli bir edebiyatı yoktu, Türklerin edebiyatına boyun eğmek zorundaydılar.
Şimdi soru şu; eğer bir milletin hayatında yavaş yavaş bir değer inşa ediliyorsa ve milletin yüzlerce yıllık emeklerinin değeri onun hayatına akıyorsa, bunu tanıtmak için birisi onun ismi hakkında bilgi yazar mı?
Asla! Madem milletin temel değeri bu, neden yeniden tanıtmaya ihtiyaç duyulsun?
Örnek: Horasan'da Divan edebiyatının her içeriği güneş gibi berraktı. Onu " Aruz ilmi" adı altında yeniden tanıtmak gerekli miydi?
“Aruz ilmi”nin ardındaki gerçek nedir? El-Halil bin Ahmed, Ortadoğu’nun ünlü dilbilimcilerindendi. İslam’ın Ortadoğu’ya gelmesinden sonra Araplar yazı yapılarında çeşitli sorunlarla karşılaştılar. Bu sorunların çözümü temel bir ihtiyaç oldu ve bu sorunlar deneyimli dilbilimcilerin ortaya çıkmasına yol açtı. El-Halil bin Ahmed, Horasan’a seyahat ediyordu. Horasan’a yaptığı seyahat sırasında Horasan’ın şiir kültürünün, o dönemde Ortadoğu ve İran’da mevcut olmayan bir kültür olan Divan edebiyatı seviyesine ulaştığını gözlemledi. El-Halil bin Ahmed hayatının bir kısmını Horasan’da geçirmişti. Bu nedenle, bu kültürün içeriğini Ortadoğu’da yaygınlaştırmaya çalıştı. Horasanlı şairlerin işbirliğiyle “Aruz ilmini”Arapça yazdı. Divan edebiyatı tarihine aşina olmayanlar bu tarihi gerçeği bilmezler.
 
Bir aşk şiiri
Tanrı vermiş dudaklarına, tatlılığın imanını
Dudaklarına üflemiş, Tanrısal şeker şanını
Şekerden daha tatlı, gülden daha da gülsün
Sevginle doluyum gel, aşk görsün reyhanını
Resimlerine bakıp, galeri oluşturdum
Güneş sicagi aşktan, hissettim revanini
Sevgiliye alışkanlık, zindanda esarettir
Tomurcuk dirilişi, yaşama verir yağmurlu baranını
Attmişin kıyameti, aşk diye omuzlara
Ev havası gazelci, dağıtım ben şanını
Güzelin kucağında hâlâ binlerce gazel
Aşk Tanrıcası sensin, öpeyim her anını
 
Irak üslubu, Divan edebiyatında Horasan şiir üslubunun deneyimlerinden doğmuştur. Divan şiirinde Irak üslubu, Horasan üslubundan dört asır sonra ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle, Divan edebiyatı kültüründeki ilk şiir üslubu Horasan üslubudur. Bu belge son derece geçerlidir çünkü tıpkı güneş gibi tarihin mührüdür.
Ama Türkiye bu gerçeği tam tersini okullarında öğretiyor. Biz Horasan Türkleri olarak bu tarihi hataya ne diyebiliriz? Tarih hepimizin değil mi?
Tarih sahnesine ilk kez çıkan Persler, egemenliklerini sürdürmek için Orta Asya'yı fethetmeye karar verdiler. Kuşkusuz Orta Asya büyük bir tehlikeydi. Horasan'a (Afganistan Özbekistan) girdiler ancak Büyük Kiros'un başının vücudundan ayrılması nedeniyle mağlup olup geri çekildiler. Horasan'da Persler ile Türkler arasında bir Çok Savaş yaşandı ve sonunda Türkler kazandı. Horasan'ı kendilerine "kale" seçen Türkler, kültür ve edebiyatın merkezi haline getirdiler. Türklerin binlerce yıllık edebi ve şiirsel tecrübesi Horasan coğrafyasında üst seviyeye yükseltilmiştir. Ondan edebiyat kültürünü yarattılar. Bu kültür İran'ı ele geçirdi.
Horasan Türkleri Ortadoğu, Küçük Asya ve Hindistan'da siyasi olarak ilerledikçe bu kültür Hindistan'ı da etkilemiştir. Türklerin siyasi ilerlemesiyle birlikte Horasan'da "Horasani şiir tarzını" oluşturmuşlardır. Hâkim oldukları İran ve Ortadoğu'da "Irak tarzını" yarattılar. Hindistan'da ilerledikçe 'Hindu tarzını' yarattılar. Bu üç büyük şiir tarzının yanı sıra küçük şiir tarzları da ortaya çıkmıştır; örneğin: Yunus Emre tarzı.  
Şunu iyi kavramalıyız: Horasan Türklerinin Hindistan'daki siyasal iktidar tarihi MS 3. yüzyılda başlar, ancak Divan edebiyatı kültürü Gazneliler dönemiyle başlamış, Urdu dilinin ve modern Hint müziğinin temelleri bu dönemden sonra Türkler tarafından atılmıştır.
Dari dilinde divan edebiyat Türk krallarının sarayında olgunlaştığı için Persler pek bir rol oynamadı. Divan edebiyatının Dari dilinde şiir yazan şairlerinin büyük çoğunluğu Farsça konuşan Türk şairleri olarak bilinmektedir. İkinci sırada Farslar yer alırken, diğer kesimin etnik kökeni bilinmemektedir. Yani mantığım şu: Türkler kendi hâkimiyetlerini sürdürmek için Dari ve Urdu dillerini kullanmışlar ve bu iki dile hizmet etmişlerdir. Her ırktan Dari ve Urdu dillerinde şiir yazmasının sebebi de budur. Hint müziği ve şiiri dünyaca ünlüdür ve Türklerin bir hediyesidir.
 
Ben insan
 
Binlerce yıl düşüncelere daldım
Kendimden ayrılıp bir gerçeğe kaldım
Yaşamın hikâyesi üç harften ibaretmiş
Yaptım, taptım, kırdım hayat dersini aldım
 
Soru şu: "Yukarıdaki tezi kanıtlamak için hangi delillere sahibim?"
Sevgili arkadaşlar!
Divan şiirle hikâye anlatma kültürü bugün bile Afganistan'da ve Horasan'ın diğer Ülkelerinde yaygındır. Bu tezi kanıtlamak için sizlere Afganistan ve Özbekistan’dan üç adres sunacağım. YouTube'daki Adresleri ziyaret ederseniz, gerçeği anlayacaksınız.
 
"Qisa dan Hisa Haji Shah Mardanqul Dastani"
 
Bu adresi YouTube'da ziyaret edebilirsiniz. Bu hitap Afgan Türklerinin hikâye anlatma kültüründen alınmıştır. Bu adreste bu kültürü yaşatan üç kuşak göreceksiniz.  Bu gelenek eski çağlarda Türkler arasında çadırlarda yaygındı ve günümüzde de yaygınlığını sürdürmektedir. Hikâye okurken "hikâyenin kahramanları" Divan şiirleri aracılığıyla konuşur. Hikâye okuyucusu hikâyenin olayını anlatır ancak hikâyenin diyalogları Divan edebiyatının şiirleridir. İslam'ı kabul eden Türkler, İslam Peygamber’ini ve Ali, Osman, Ömer gibi büyük İslam şahsiyetlerini hikâyelerine dâhil etmişlerdir. Ama hikâyelerde bunlar Türk kahramanlardır. Yani artık Arap değiller. Mesela İslam Peygamber’inin kıssalarında İslam Peygamberi edebiyat divanının şairidir, başkalarına söylediği her söz edebiyat divanının şiiriyle birliktedir. Örnek: "Baba Roşan ile Hazreti Ali hikâyesinde" Baba Roşan bir Yahudi'den bin altın borç alır. Yahudi, Baba Roshan'a iki şart koyar. Baba Roşan'ın kızıyla evlenmenin şartlarından biri. İkinci şart ise Baba Roşan'ın İslam'ı bırakıp Yahudiliğe geçmesidir. Baba Roşan, Türkistan'dan Peygamber Efendimize gider ve kendisini bu musibetten kurtarmak için yardım ister. O sırada Hazreti Ali, Baba Roşan'a şöyle söyler: Beni pazara götür ve bin altına sat. Hikâye böyle başlıyor.  Hikâyede İslam Peygamberi ile İmam Ali ve baba Roşan arasında geçen her konuşma şiirdir. Yani İslam Peygamberi bir meseleyi söylediğinde onu edebiyat divanının şiiriyle ifade eder. Bu, bu kültürün Horasan halkının yaşamının bir parçası olduğu anlamına gelir. Bu hikâyeyi YouTube'da Özbekçe dilinde şu adresten dinleyebilirsiniz:
 
"ملا تاج محمد سرپلی - قصه دن حصه - داستان بابا روشن و حضرت علی"
 
Varlığını ispatlamak için Ciğer yedim
Kendimden geçtim ama ne o geldi ne ben gittim
 
Horasan'daki Türk halkı İslamiyet'i kabul etti ama hiçbir zaman Arap halkının kültürüne teslim olmadı. Bunlar Emevî Araplarına karşı ayaklanarak yönetim sistemini değiştirmiş ve iktidarı Abbâsîlere vermiştir. O andan itibaren Arap siyasetinde siyasi iktidara dâhil oldular. Türklerde din, " töre" tarafından yönetiliyordu. Yani her dinde " töre" öncüydü. Tarihin bu gerçeği, Türklerin dünyaya "laik" bir yaşam tarzı getirmesinin nedenidir. Batılı ülkeler laik hayatı Türklerden öğrendi. Batı ülkelerinde her şey dinin elindeydi. Din iktidarda olduğu için, yaşam tarzları "tek fikirli" idi. Türklerin yaşam tarzı coğrafi iklime göre şekillenirdi. Türklerin çadırlarda yaşama şeklinden, tek fikirli imkânı yoktu." Antik dünyanın büyük coğrafyasında yaşayan bu insanlar, çeşitli dinlere girmişlerdir. Ancak her din, bu insanların "töreleri" tarafından yönetildi. Tarihin bu gerçeği, "Horasan'da Tarikatçılık ve Şeyhlik kültürü ve kabilecilik kültürünün yayılmamasının" nedenidir.
 
Sana yazdığım için dava etme ey Layla!
Yüreğim yanık kalbin kokusunu bilir
 
Horasan ülkelerinde "Şeyhler" ve "Tarikatlar" insanların hayatında geçerli olmadığından "İslam dini" Horasanlıdır. Orta Doğu'deki İslam'ın Horasan ülkelerindeki İslam'dan ayrıldığı nokta burasıdır. Örneğin: "Mevlana, Horasan kültüründe edebiyat ve şiir bilginidir, ancak Orta Doğu kültüründe bir şeyhin öğrencisidir".
Şimdi size Özbekistan'dan bir adres sunacağım. YouTube'da izleyebilirsiniz:
 
" Malla savdogar'' dostoni - Abdunazar Poyonov "
 
Türkistan ve Horasan kültüründe şiir yazmak ve okumak insanların yaşamının bir parçasıdır. Bu kültür, Türklerin Horasan'daki eski çadırlarından itibaren en üst düzeyine ulaşmıştır. Horasan'da güçlenen her Türk grubu, Dari dilini ve Divan edebiyatını kendi siyasi amaçları için kullanmıştır. Örneğin 16. Yüzyıldan sonra Afganistan ve Orta Asya'nın Büyük bölümüne hükümdar olan Özbekler, halkı birleştirmek için Divan edebiyatının yanı sıra Dari dilini de kullanmışlardır. Farsçaya aşina olmayan bu Türk grubu, Dari dilini Horasan'dan öğrenmiş ve bu dilde şair olmuşlardır. Horasan'a gelip Horasan'dan İran ve Hindistan'ı fethedenleri unutmayalım, bu Türklerin her kesimi Türkçe ve Dari dilinde şair oldu. Yani Divan'ın edebi kültürünün Farslarla hiçbir ilgisi yoktur. Araplarla alakası yok, Hindularla alakası yok. Şiirde hikâye anlatımı perslerin, Arapların ve Hinduların tarihinde kaydedilmemiştir ve hiç kimse tarihi bir belge sunamaz. Türklerin bu kültürü yayıldığında Türklerin desteğiyle Şehname gibi kitaplar yazıldı.
Unutmayalım ki Divan edebiyatı tarihindeki her kitap Türklerin isteği üzerine yazılmıştır. Kimsenin elinde bu mantığı çürütecek tarihi bir belge yok.
 Şiir okuma kültürünü herkese getiren Türklerdi ve elimizde tarihin belgesi var Ama Türkiye bu gerçeğin farkında değil İşte bu yüzden "ciğer" yedim.
 
Nevruz esintisi hoş gelir gül yüzüne
Bahar nevası kadeh Bülbül gözüne
Geçti dün gam yeme ki gelmez o gün
Hoş ol ki bu gün o cevher özüne
 
Divan Şems’te şöyle bir kültür vardır: " Gel, gel, ne olursan ol yine gel, İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel, Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel"
Değerli arkadaşlar, Mevlana'nın bu düşünceleri Divan Şems'in hangi gazelinde geçiyor yoksa başka bir hikâye mi?
Bir şair veya bir bilim adamı, bir gazelde veya bir konuşmada düşüncelerini dile getiriyor ve insanları etkiliyorsa inanın ben bu konuşma gibi en iyi gazeli yazar, düşüncelerimi ifade eder ve şöhret kazanırım. Ancak bu mümkün değil Şüphesiz yıllar sürüyor ve çok fazla iş gerektiriyor. Celaleddin'in çalışkanlığı, toplumların insanlaştırılmasına yönelik yüzlerce mesajla bir miras bırakmaya çalıştı. Bu kavram, o'nun Gazellerindeki tüm mesajların toplamından oluşmuştur. Yani bu kavram Celaleddin'in Divanı'nın özetidir. Şimdi soru şu: Mevlana'yı bu fikirle dünyaya tanıtmak, ardından Rumi dizisinde onu Şeyh'in müridi olarak göstermek Türkiye'nin itibarına zarar vermez mi? Mevlana'nın şiirleriyle yaşayan binlerce öğrencisi var. Şeyhlerin zekâsı, Celaleddin'in şiirlerinin anlamı konusunda olgunlaştı mı? Eğer öyleyse, o zaman sorun yok, o zaman neden Mevlana'yı şiirlerinden tanımıyorlar? Türkiye kredibilitesini düşünmeli.    
(Not: Kitabın sonunda Mevlana'nın Ney Namesini sizlere sunacağım)
 
Celaleddin kimseyi Allah'a ibadete davet etmemiştir ancak ahlakı ve davranışları insanların Mevlana'nın Allah'ına âşık olmasını sağlamıştır. Şimdi soru şu: Edebiyat Divanı şairleri arasında bu ahlaka sahip olan sadece Mevlâna mıydı, yoksa Edebiyat Divanı kültürü şairleri bu ahlakla mı yetiştirmişti?
Değerli dostlar, şairlerin divanları elimizdedir, inanın bu ahlaka sahip olmayan şair yoktur.  Elbette bu kültür, divan edebiyatındandır. 
Türkiye'de bu özelliğin Mevlana'ya ait olduğunu düşünen varsa, bu düşünce yanlıştır. Zira edebiyat divanının her şairi bu ahlakla şiir yazmıştır. Türkler olarak manevi zenginliğimizin ahlakı budur, biraz tarih okusak ve edebiyata biraz değer versek iyi bir iş yapmış olmaz mıyız?
 
Yüz aklı birleştir bir kelam söz söyle 
Tefekkür et tefekkür Hayat hep böyle
Dil dost ve düşmandır kısa Hayat içinde
Kendisine bırakma zekâlı söz şöyle
 
Türkiye'deki bazı âlimler bu ahlakı, Mevlana'yı karalamak için başka bir şairle ilişkilendirerek yayıyorlar. Çok saygı duyduğum bu karakterlere şunu söylüyorum: "Hikâyenin özünü anlamıyorsunuz. Bir şiirle bir yaşam biçimi tanıtılıyorsa bunu her şair yapabilir." Celaleddin'in bu yaşam tarzını tanıtmak için 3400 gazel yazdığını unutmayalım. Divan Şems'te bu tarzda şiirler yazan Celaleddin, Mevlana'yı bir aydın yapmıştır.
 
Arama her değeri ilk nefeste bizden
Bu dozu rüzgâra savurduk biz
 
Mevlana üç aşamada yaşadı: 1- Çocukluk ve gençlik aşaması; Bu aşamada Horasanlılardan ve seyahatlerden çok şey öğrendi.
 
2- Mevlana'nın babasının ölümünden sonraki aşama; Babanın mirası Celaleddin'in omuzlarındaydı. Bu aşamada Celaleddin'in itibarı arttı. Babasından miras kaldığı için Mevlana unvanı bu aşamada verildi.
 
3- Mevlana'nın entelektüel aşaması. Celaleddin bu aşamada entelektüel oldu. Bu aşamanı Divan Şems'te görebilirsiniz. Mevlana bu aşamada sarhoştur kuşkusuz Celaleddin'in tek dostu ve sevgilisi şiiridir. Şiirsel sarhoşluk demektir! Artık ailesi dâhil herkes ondan nefret ediyordu. Bunu anlamalıyız kimse entelektüelleri sevmiyordu. Bu aydının divanına Divan Şems ismi verilmesinin sebebi budur. "ışık saçan Divan " anlamına gelir. Bu dönemde, Şems-i Tebriz ile tanışmış ve Tebriz Olmuştur.
 
Beyaz şiir biçiminde bir aşk şiiri!
Varlığımın dalından koparabileceğim çiçek olsaydım
Bir anlığına eline gülümsemeyle sunardım
Gençliğim, gururum, onurum, hayallerim...
Kendimden daha çok sevdiğim her şeyim
Cennet kokulu yalnız sensin
Aynada ara sıra dudaklarımı öpüyorum
Adın çiçek olmuş, yapışmış dudaklara
İçimde görüyorum seni
Sınır tanımayan bir hastayım
Rüzgâr bazen pencereleri açtığında, Senin beni ziyarete geleceğini iyi bir alamet olarak görüyorum
Hayal gücü, bu çıkmaz hayattaki yeşilliğin kaynağıdır
Sen bir gülsün bir çiçeksin
Duvarda açan bir sarmaşık çiçek gibi
Anlarımda ol, sessiz ama devrimci.
 
Divan edebiyatı şiirleri dünya edebiyatının en zor sanatıdır. Doğal olarak bu edebiyatın değeri bu sanatın zorluğundan kaynaklanmaktadır. Mesela Divan edebiyatının bir kısmı da "mizahtır". Birisi "Cem Yılmaz" Sanatını hiç çaba harcamadan canlandırabilir mi?
Olanaksız!
Ancak bu entelektüel sanatın varlığı binlerce genci bu sanata teşvik etmektedir. Toplumda zor sanatları öğrenme kültürü yaygınlaşırsa "kendini sunma" söylemleri azalacak, "düşünme" etiği genişleyecektir. Bu durumda insan her olaya siyah ya da beyaz bakmaz, hayata farklı bir açıdan renklerle bakar.
13. yüzyılda Sicilya adasında başlayan Batı edebiyatının kökleri Horasan saray edebiyatına dayanır. Sicilya uzun süre Müslüman egemenliğinde kaldığı ve o dönemden kalma birçok divan günümüze ulaştığı için, Batı şiirinin üslubu Horasan saray edebiyatının şiirsel biçiminden kaynaklanmaktadır.
 
Gündüzüm karanlık, gecem bütün gece yanıyor
Bir kâfur mumum var, aysız bu hayatta
 
Divan edebiyatının en zor şiir türü gazeldir. "3400" Gazel Mevlana'dan miras kalmıştır. Gazel yazarken "şiir sarhoşuydu" Celaleddin'in şiirleri bu durumu ifade etmektedir. Gazel şiirinde "müzik" son derece önemlidir. Ben "Aruz ilmini" müzik diyorum. Rehberini yazdığım iki dilde (Dari ve Özbekçe) "Aruz" ilmini bilimsel bir şekilde öğrenmeleri gerektiğini ancak şiirlerinin doğasına teslim olmaları gerektiğini vurguladım. Bunu bilmemiz gerekiyor bu "Bilim" şiirin kalbinde mevcuttur. Eğer bir kimse "Aruz" ilmini öğrenerek şair olabilseydi, "Eğitimciler" de büyük şairler olurdu.
 
Lütfun her köleye versin bir bahtı
Ateşe vermesin halktan payitahtı
Eğri biri göremez düzgün tahtı
Doğruyu Eğriye muhtaç eyleme
 
Yetim malı nasip olmaz uğruya
Hırsız olsa gelmez o zat doğruya
Mavi yağmur akmaz Eğri büğrüye
Helalı harama muhtaç eyleme
 
Mertten köprü olmasa ondan geçmem
Helal şerbet olmasa kadeh içmem
Gerçekdışı her olaydan biçmem
Sağ eli sol ele muhtaç eyleme
 
Şair, şiir yazarken şiirin tabiatına teslim olmalıdır. Bu durumda şiirin müziği şairi sarhoş eder ve şiirinde yeni bir yaratım yaratılır. Bu mantığı Mevlana'nın şiirlerinden öğrendim. Celaleddin'in şiirlerinde "müzik" şiirin kalbinde gizlidir. Eğer Mevlana düşüncelerini şiire dökmeseydi, onları yazıya dökemezdi. Şu gerçeği anlamalıyız, insanda ve ruhta var olan şair, rezervin deneyimlerini kullanır, eğer bir insan yalnızlığıyla bir şeyler kaleminin altında yazıyorsa, bu imkânsızdır. Yani Hz. Mevlana, Edebiyat Divanı'na boyun eğmeseydi, bu kadar çok eser yazamazdı. Türk kültürümüzde her şey divan edebiyat ve Törenin elindedir, hatta din ahlakı bile! Yeter ki sahip olduğumuz Değeri bilelim.
 
Mutluluğumun sırrı kalbimde gül yatıyor
Kırmızı bayrağımıza aşk bahçeden aşk atıyor
Ata yurdundan geldim Anadolu vatana
Kanım ile revanim bu vatana güç katıyor
Feda olmak andımdır cennet köşe vatana
Yan gözle biri baksa kalbime ok batıyor
Biz bizden ayrılmadık hep asilde biz kaldık
Horasan evlatları vatana gül satıyor
 
Dünyadaki her iş zevk olmadan işe yaramaz. Eğer o iş insana mutluluk getirmiyorsa, "zevk ve ilgi" yaratabilir mi?
Divanı’nın nefis şiirlerinin şaire hâkim olduğu nokta burasıdır. Şiirlerdeki anlam şairin mühendisliğinden gelmemeli, doğal olmalıdır.
Mevlana mühendislik amacıyla şiir yazmadı. Şairliği sevmiş ve arkasında büyük eserler bırakarak, kendi zevki için bu yolda yürümüştü. O’nun şiirlerinde gördüğümüz anlam, "kişiliğinin bir parçasıydı, doğal olarak ortaya çıktı". Aksi mümkün değildir çünkü şiirde ilk kelimeyi yazan kişi ikinci kelimeyi yazamaz. Kişinin içinde olan ve bağımsız hareket eden "şair", sözü şiire taşır. İşte bu noktada insan mühendisliğiyle şiir yazamazsınız.
İşte bu nokta, insanın içindeki şairin kullanabilmesi için zihnindeki "hazneyi" bilgiyle "doldurması" gereken noktadır.
"Dar görüşlü" insanlar şair olamazlar. Bir Tarikatta mensup olanlar şair olamazlar. Şair özgür bir kuş gibidir ve her çiçekle beslenen bir "arı" gibidir. Şairlerdeki görüşler, şairin "özel" kültürüdür. Şairin gözünde her görüşe saygı duyulur. Bunu anlamalıyız ki o, insanın "özelidir. Horasanlı Divan şairlerinin şiirlerinin çok güzel ve etkileyici olmasının nedeni bu koşullardır.
 
Her an bir acıdan diğerine geçiyor kalbim
Yarağın acısından yüz çeviren bir hasta gibiyim
 
Divan şiirlerini daha iyi gösterebilmek adına "Şıkıdım şıkıdım" - "Sezen Aksu" örneğini kullanacağım. İbrahim Tatlıses’in "Akdeniz akşamlarından" örnek vereceğim. "Didem" dansından bir örnek vereceğim. Tarkan'ın seslendirdiği "Şıkıdım Şıkıdımın" müziği dünyanın her yerinde duyan herkes tarafından "beğenildi". İlk adımda kimse anlamını aramadı. Ya da "Akdeniz akşamları" müziği insanı mutlu eder, sarhoş eder veya "didem" dansı kişiye vücut hareketlerinden zevk verir. Bu sanat Divan edebiyat şiirlerinde mevcuttur. İlk adımda kişi şiirin anlamını anlamaz ama ondan keyif alır. Zevk insana anlam kazandırır. Her Divan edebiyat şiirinden sıradan bir insan kendi bilgisine göre anlam çıkarır, bir profesör de bilgisinden anlam çıkarır. Bu sanatlar Mevlana'nın her gazelinde vardır. Ya "Şıkıdım Şıkıdım" gibi insanları harekete geçirir ya da "Akdiniz Akşamları" gibi sarhoş eder. Celaleddin'in gazellerindeki şiirler "didem" dansı gibi icra edilir. Sonelerdeki sözler, dansta "didem" bedeninin varlığı gibidir. Her insan bu üç zevki kendine göre alır ve kendi bilgisine göre yorumlar.
 
Allah'ın yarattığı beladan kaçarken insan
Gönülü aynı ilahiye teslim eder insan
 
Mevlâna Divan Şems'i yazmakla meşgul olduğu zamanlarda bazen beş vakit namaza vakit bulamıyordu. Zamanın kısıtlı olması nedeniyle aile bireylerinin talebine yanıt veremiyordu. "Zaman" en değerli sermayeydi ki, kaybolsa insanlığa böylesine manevi bir zenginlik bırakamazdı. "Zaman" kazanmak için herkesten uzak duracak ve herkes onun ahlakından etkilenecekti. Manevi mesnevisiyle ilmî karakterini ortaya koymuş, "idealizmini" Divan Şems'iyle yansıtmıştır. Bir entelektüel gibi davranıyordu ama ailesi dâhil herkes ondan nefret ediyordu Şüphesiz o başkaları için başka biriydi. Kimse bir entelektüeli sevmez zira entelektüeller herkesi yeni sözlerle şaşırtırlar. Herkes Mevlana'dan şikâyetçiydi. Babasından miras kalan ahlaki değerlerin çürümesine herkes şaşırmıştı. Başka biri olmuştu. Şiirlerinde bazen takva, bazen de küfür görülmüştür. Herkes suçluyu bulmak istiyordu ve Herkes düşüncelerini Mevlana'ya bildirirdi. Herkesin gözünde o, Mevlana'yı yoldan çıkaran bir suçluydu o suçlu kimeydi? Divan edebiyatı deneyimimden ve Mevlana Celaleddin Rumi'nin eserlerinden edindiğim kanıtlara dayanarak şunu söyleyebilirim: Orta Doğu zihniyetinde söylediklerimi anlayan var mı? Bu gerçeği anlamak için, eğer liyakat sahibiyse, Mevlana gibi birkaç gazel yazması yeterlidir. Birkaç şiir yazmayı başarırsa, "Türk tarihinin değerli incisinin" değerini anlayabilir. O zaman Mevlana Celaleddin Rumi'nin büyüklüğünü ve Mevlana Celaleddin Rumi ile Divan edebiyatının diğer şairlerinin küçük bir coğrafyaya veya dini bir düzende hapsolmaması gereken büyük şahsiyetler olduğunu anlayabilir.
Celaleddin'in başı büyük dertteydi. Ya eski durumuna dönecek ya da suçluyu kamuoyunun gözüne sokacaktı. "Şems Tebrizi" sanatının sergilenmesi gerekirdi. Vakit kaybetmemek için herkesi Şems Tebrizi ‘ye yönlendirdi.
 
Sözlerimizin tozu yüreklere çökmesin
Mavi dünyanın dilsiz balıklarıyız biz
 
Mevlana nasıl bir aydındır ve Divan-ı Şems'te Şems-i Tebrizi kimdir? O bir insan mı? Yoksa Edebiyat Divanı'ndan bir sanat mı?
Şimdi Divan Şems'ten cevap bulmak için Celaleddin'in bazı gazellerini Dari dilinde yazıp sonra Türkçeye çevireceğim. Şunu da eklemeliyim ki Divan'ın şiirlerinde Kelimeler dans ediyor. Yani şiire dönüştürülen abartılı sözler, şiirin başka bir dilde düzyazıya çevrilmesi durumunda edebiyat kültürüne yabancı olanlar için mantıksız görünebilir. Mesela Mevlana bazen Allah'ın evine misafir olur, bazen de Allah'a aç aslan diye hitap eder. Divani edebiyatı mantığından bakıldığında herhangi bir hata yoktur ancak çeviride şaşırtıcı olabilmektedir. Divan Şems'in şiirleri kafamızdaki bütün soruların cevabıdır. Mevlana'nın entelektüel kişiliğini yansıtır ve onun manevi durumu hakkında bilgi verir.
Mevlana'nın Gazelleri'nde Şems-i Tebrizi'yi ele almadan önce, Mevlana'nın kişiliğini tanıtmak için Şems Divanı'ndan birkaç gazel yazacağım. Öncelikle, Mevlana'nın İslam, Tanrı ve Müslümanlar arasındaki ilişkiye bakış açısını anlamak önemlidir. O, Horasanlı bir Müslümandı ve hayatının sonuna kadar Horasanlı bir Müslüman olarak kaldı. Başka bir deyişle, Mevlana'nın İslam anlayışı "araştırma", "eleştiri" ve "ateşli tartışma" üzerine kuruluydu. İslam anlayışında "mezhepçilik" yoktu. O bir Tarikat lideri değildi. Herkesin gözünde o sadece bir "insan"dı.
 
Şems Divanı'ndan 1. Gazel:
 
ای قوم به حج رفته کجایید کجایید
معشوق همین جاست بیایید بیایید
معشوق تو همسایه و دیوار به دیوار
در بادیه سرگشته شما در چه هوایید
گر صورت بی‌صورت معشوق ببینید
هم خواجه و هم خانه و هم کعبه شمایید
ده بار از آن راه بدان خانه برفتید
یک بار از این خانه بر این بام برآیید
آن خانه لطیفست نشان‌هاش بگفتید
از خواجه آن خانه نشانی بنمایید
یک دسته گل کو اگر آن باغ بدیدید
یک گوهر جان کو اگر از بحر خدایید
با این همه آن رنج شما گنج شما باد
افسوس که بر گنج شما پرده شمایید

 
 
Şimdi her beyitti Türkçeye çevireceğim.
 
ای قوم به حج رفته کجایید کجایید
معشوق همین جاست بیایید بیایید
 
Ey hacca giden Kavim, neredesiniz? Sevgili burada Gelin gelin
Bu beyitte "sevgili" kelimesi Allah'ı temsil etmektedir.
 
معشوق تو همسایه و دیوار به دیوار
در بادیه سرگشته شما در چه هوایید    
 
Sevgiliniz komşunuzdur. Onun evi sizin evinizin duvarına bitişik ama siz badiyede kaybolmuşsunuz ve nasıl bir havadasınız.
 
گر صورت بی‌صورت معشوق ببینید
هم خواجه و هم خانه و هم کعبه شمایید
 
Sevgilinizin bilinmeyen yüzünü görmek istiyorsanız, kendi yüzünüze bakın. Çünkü kendiniz sevgilinin evisiniz, Kâbe sizsiniz.
(Bu, her gerçeği kendinizden görebileceğiniz anlamına gelir.)
 
آن خانه لطیفست نشان‌هاش بگفتید
از خواجه آن خانه نشانی بنمایید
 
O evin temiz ve düzenli olduğundan bahsetmiştiniz, eğer o eve giderek karakteriniz geliştiyse o büyüklük nerede?
 
یک دسته گل کو اگر آن باغ بدیدید
یک گوهر جان کو اگر از بحر خدایید
 
O bahçeyi gördüyseniz, buketiniz nerede?
Tanrı aşkına giderseniz, mücevheriniz nerede?
 
با این همه آن رنج شما گنج شما باد
افسوس که بر گنج شما پرده شمایید
 
Bu acıya ne diyebilirim? Bu acı sizin zenginliğiniz olsun
Ne yazık ki, gerçek zenginliği örten perde kendinizsiniz
 
(Bu, elinizde ve varlığınızda olan her şey anlamına gelir. Eğer Allah'ın rızasını kazanmak istiyorsanız Allah'ın evine gitmenize gerek yok çünkü onun evi sizin içinizdedir. Ne yazık ki, özünüzün farkında değilsiniz.)
 
İki cevher gözlerim vatana kurban bunlar
Kırmızı bayrağımızdan düşmana düşman bunlar
Vatan dediğim vakit yıldız gibi parlarlar
Her zerre bu toprağa feda bir hakan bunlar
İçimdeki ataşı gözlerim yansıtıyor
Aşka anlam verdiler aşk yolunda kağan bunlar
Bedende sıkışmıyor vatandan bin dert inse
Tek ilacı aşktır damarlara kan bunlar
Ben bir göçmen bir kuşum horasan diyarından
İki gözüm Türkiye’m yoluna kurban bunlar
 
Mevlana Farklı adreslere farklı şekillerde mesajlar Göndermiş. O’nun her gazelinde bir edebî sanat vardır. Her şiirde farklı kelimelerin kullanılması gönülleri fethediyor kuşkusuz cümle kurmak edebiyatta bir sanattır ve Celaleddin deneyimli bir öğrencidir.
Divan şiirlerinde "müzik" edebiyatta merkezi bir rol oynar. Herhangi bir şair için müzik yapmak o’nun yeteneğinin bir göstergesidir. Sizlere sunduğum şiir güzel bir müzikle yazılmıştır. Bu gerçeği anlamak için bu URL'yi YouTube'da kontrol edebilirsiniz. Bu şiirin şarkısı, metin değiştirilmeden okunur. Celaleddin'in inisiyatifiyle bazı sözler iki kez tekrarlanıyor.
 
YouTube'daki bu URL'yi kontrol edin.
(Rhaim mehryar ای قوم به حج رفته 2011)
Veya
(Ahmad Zahir احمد ظاهر - Ay Qawme Ba Haj Raft ای قوم به حج رفت)
Veya
(Hangama - Ay Qawm E Ba Haj Rafta | هنگامه - ای قوم به حج رفته)
 
Şems Divanı'ndan ikinci gazel:
 
بیایید بیایید به میدان خرابات
مترسید مترسید ز هجران خرابات
شهنشاه شهنشاه یکی بزم نهاده است
بگویید بگویید به رندان خرابات
همه مست در آیید در این قصر در آیید
که سلطان سلاطین شده مهمان خرابات
همه مست و خرابید همه دیده پر آبید
چو خورشید بتابید بر ایوان خرابات
همه دیده و جانند همه لطف و امانند
همه سرو روانند به بستان خرابات
در آیید در آیید ، مترسید مترسید
گنهکار ببخشید به سلطان خرابات
چون آن خواجه وفا کرد همه درد دوا کرد
گنهکار رها کرد سلیمان خرابات
زهی امر رهایی زهی بزم خدایی
زهی صحبت شاهی و زهی جان خرابات
زهی مفخر تبریز زهی شمس شکر ریز
که بر راند فرس را سوی ایوان خرابات 
 
Bu sonenin mesajı: Bazı evsiz gençler (tinerciler) eski ve harap binalara geldiğinde Herkes polisi arar: Merhaba, merhaba polis, çabuk gelin tinerciler var tinerciler... Polis hemen geliyor ve talihsiz gençleri ya harap binadan çıkarıyor ya da harap binayı üzerlerine yıkarak onlara sığınacak yer bırakmıyor. Bu ahlaki ve insani davranış, her ülkede görülen bir adalet tecellisi örneğidir.
 
Umutla ağır bir yükü atmak hafiftir
Hiçliğin umuduyla bir ömür yaşarız
 
Kimse evsiz gençliğin acısını sormuyor. Binaya bir köpek ya da kedi girdiğinde herkes bunu fark eder ve besler ama kimse talihsiz gençliğe köpekler kadar değer vermez. O gençleri kimse insan olarak görmez. Bu ahlak her zaman her yerde var olmuştur. Mevlana bu ahlakı Horasan'da ve Anadolu'da görmüş ve bu ahlakı çok tatlı şiirlerle insanlara anlatmıştır. Divan Şems'ten bu gazeli seçtim. Bu sonenin şarkısını dikkatle dinlerseniz ata edebiyatının "güzelliğini" ve "tatlılığını" anlayacaksınız.
 
YouTube'daki bu URL'yi kontrol edin.
(Ahmad Zahir احمد ظاهر - Beyaayed Ba Maidaan Kharaabaat بیایید به میدان خرابات)
Bu gazelde Mevlana kendisini harabelerin "Sultanı" olarak gördüğü için bu ahlaktan bahsediyor.
Türkçeye çevirisi:
 
بیایید بیایید به میدان خرابات
مترسید مترسید ز هجران خرابات
 
Gelin gelin harabe meydanına 
Korkmayın harabelerden, ören yeri meydanına gelin
 
شهنشاه شهنشاه یکی بزم نهاده است
بگویید بگویید به رندان خرابات
 
Padişah padişah biri kutlama düzenledi
(Bu beyitte geçen " Padişah" kelimesi Allah alegorisidir.)
Söyleyin, Bu kutlamanı söyleyin, harabeleri seven insanlara ve yüzeyde arkadaş olanlara anlatın
 
همه مست در آیید در این قصر در آیید
که سلطان سلاطین شده مهمان خرابات
 
Kralların kralının harabelere misafir olduğu bu saraya sarhoş gelin
 
(Not: Mevlana kendisini evsiz gençlerden biri olarak gördüğü için kendisini harabelerin kralı olarak tanıtmaktadır. Nüfusun içindeki evsiz gençleri tanımayan şehrin saygın insanlarına, gençlerin de bir "Allah'ı" olduğunu söylüyor. Tanrı bizim misafirimiz olduğu için bu harabeye korkmadan, ahlakınızdan sarhoş olarak gelin, çünkü bu gece bu harabe bir kraliyet sarayı haline geldi. Elbette Tanrı bizim misafirimizdir. Gençliğin acısını anlamak için gelin bu sarayı ziyaret edin.)
 
همه مست و خرابید همه دیده پر آبید
چو خورشید بتابید بر ایوان خرابات
 
Herkes sarhoş ve kötümser, herkes suyla dolu
Güneş gibi parlayın yıkık verandada güneş parlasın
 
همه دیده و جانند همه لطف و امانند
همه سرو روانند به بستان خرابات
 
Herkes iki göz gibi can, herkes ruh kadar güvende ve herkes canan harabelerin bahçesinde
 
(Not: Mevlana diyor ki: Siz harabelerden korkan siz, harabelerde herkes güvendedir, tehlikeli olan sizin zihniyetinizdir.)
 
در آیید در آیید ، مترسید مترسید
گنهکار ببخشید به سلطان خرابات
 
İçeri gelin, korkmayın, korkmayın, günahkâr harabelerin kralıdır, onu bağışlayın (alaycılık)
 
چون آن خواجه وفا کرد همه درد دوا کرد
گنهکار رها کرد سلیمان خرابات
 
O hadım sadık olduğu için bütün acılar iyileşti
Süleyman harabelerdeki günahkârın günahını bağışladı.
(Bu beyitte Süleyman, Tanrı anlamına gelmektedir.)
 
زهی امر رهایی زهی بزم خدایی
زهی صحبت شاهی و زهی جان خرابات
 
Kutsanmış kurtuluş meselesidir, kutsanmış Tanrı'nın kutlamasıdır
Kutsanmış kraliyet konuşmasıdır ve kutsanmış harabelerin hayatıdır
 
زهی مفخر تبریز زهی شمس شکر ریز
که بر راند فرس را سوی ایوان خرابات
 
Ne mutlu gururlu Tebriz'e. Ne mutlu Şems şekerliye
(Bu beyitte Tebriz, Yemek masası anlamına gelmektedir ve Şems şekerli Tanrının aydınlığı anlamına gelmektedir.)
Tanrı'nın isteği harabe masasına doğru gerçekleşti.
 
Mevlana'nın şiirlerinin müziği insan kalbini âşık eder, şiirlerin teması zihni düşündürür, şiirlerde kelimelerin kullanımı dili güçlendirir. Her biri hayatın her alanında önem taşıyan yüzlerce gazel yazmıştır. Şairlerin divanlarıyla ilgili tecrübelerime dayanarak, Celaleddin'in bu soneleri yazarken "sarhoş" olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Şiir aşkının ve edebiyat sevgisinin sarhoşluğuydu. Yazdığı her gazelde bu dünyayı ve ahireti unutmuştu. Şüphesiz o mecnundu. Bu mantığın tam tersi, eğer mümkün olsaydı binlerce Mevlana yaratılmış olurdu. Şimdi düşünün ki, edebiyat ve şiir sevgisinin olmadığı bir toplumda, toplumun değerlerini besleyecek bir şey var mı? Unutmayalım ki modern insan edebiyatla ebedi olabilir.
 
Seçtiğim üçüncü şiir (Kharabatim yani harabelerim), beni size sunmaya sevk eden Mevlana'nın bir başka şiiridir. Bu şiirin müziğinin güzelliği "taşı" eritir.
 
من دلق گرو کردم عریان خراباتم
خوردم همه رخت خود مهمان خراباتم
ای مطرب زیبارو دستی بزن و برگو
تو آن مناجاتی من آن خراباتم
خواهی که مرا بینی ای بسته نقش تن
جان را نتوان دیدن من جان خراباتم
نی مرد شکم خوارم نی درد شکم دارم
زین مایده بیزارم بر خوان خراباتم
من همدم سلطانم حقا که سلیمانم
کلی همه ایمانم ایمان خراباتم
با عشق در این پستی کردم طرب و مستی
گفتم چه کسی گفتا سلطان خراباتم
هر جا که همی‌باشم همکاسه اوباشم
هر گوشه که می گردم گردان خراباتم
گویی بنما معنی برهان چنین دعوی
روشنتر از این برهان برهان خراباتم
گر رفت زر و سیمم با سینه سیمینم
ور بی‌سر و سامانم سامان خراباتم
ای ساقی جان جانی شمع دل ویرانی
ویران دلم را بین ویران خراباتم
گویی که تو را شیطان افکند در این ویران
خوبی ملک دارد شیطان خراباتم
هر گه که خمش باشم من خم خراباتم
هر گه که سخن گویم دربان خراباتم
 
 
Şimdi bu şiiri Türkçe olarak sunacağım:
 
من دلق گرو کردم عریان خراباتم
خوردم همه رخت خود مهمان خراباتم
 
Kıyafetlerimi Rehin bıraktım harabenin çıplağıyım
Yanımda ne varsa yedim, harabenin misafiriyim
 
ای مطرب زیبارو دستی بزن و برگو
تو آن مناجاتی من آن خراباتم
 
Ey güzel müzisyen, ellerini çırp ve şarkı söyle
(Bu beyitte müzisyen, Tanrı anlamına gelmektedir.)
Sen dua kapısısın, ben ise harabelerinin hizmetkârıyım
 
خواهی که مرا بینی ای بسته نقش تن
جان را نتوان دیدن من جان خراباتم
 
Beni görüp görmemen sana kalmış, bu varlığın ve ruhun yaratıcısı sensin
Seni göremiyorum ama harabattı yeniden inşa edecek bir can ve ruhum.
 
نی مرد شکم خوارم نی درد شکم دارم
زین مایده بیزارم بر خوان خراباتم
 
Mide ağrım olmadığı için midem yüzünden "aşağılanmıyorum"
Benlik sofrasından nefret ediyorum çünkü ben harabat sofrasıyım.
 
من همدم سلطانم حقا که سلیمانم
کلی همه ایمانم ایمان خراباتم
 
Ben padişah gibiyim ve gerçekte ben Süleyman'ım
Bütün davranışlarım inancımdır çünkü ben harabatın inancıyım
 
با عشق در این پستی کردم طرب و مستی
گفتم چه کسی گفتا سلطان خراباتم
 
Bu yazıda aşk sarhoşuyum her tarafı temiz yaptım
Harabat kralı olduğumu kime ne? Ben harabat sultaniyim
 
هر جا که همی‌باشم همکاسه اوباشم
هر گوشه که می گردم گردان خراباتم
 
Nerede olursam olayım onun sofrasındayım
Döndüğüm her köşede Harabatın irfanıyım
 
گویی بنما معنی برهان چنین دعوی
روشنتر از این برهان برهان خراباتم
 
Sanki bu kavganın anlamına bir sebep vermek istercesine Bu iddiadan daha açık bir ifadeyle, Harabatın sebebi benim
 
گر رفت زر و سیمم با سینه سیمینم
ور بی‌سر و سامانم سامان خراباتم
 
Altınımı, gümüşümü kaybedersem gümüş sandığımla
Düzensiz de olsam yine de Harabatın düzeniyim
 
ای ساقی جان جانی شمع دل ویرانی
ویران دلم را بین ویران خراباتم
 
Ey ruhumun hayat kâhyası, mahvolmuş kalbimin mumu Bu ıssızlığı gör, ben Harabatın ıssızlığıyım
(Bu beyitte Ey ruhumun hayat kâhyası, Tanrıya seslenmedir.)
 
گویی که تو را شیطان افکند در این ویران
خوبی ملک دارد شیطان خراباتم
 
Sanki şeytan harabeye atmış gibi
Melekler iyi, ben Harabatın şeytanıyım
 
Yani bazılarına göre beni bu harabelere şeytan attı, eğer onlar melekler gibi iyi insanlarsa ben o iyilikten uzaklaşırım çünkü ben harabelerin şeytanıyım.
 
هر گه که خمش باشم من خم خراباتم
هر گه که سخن گویم دربان خراباتم
 
Ne zaman sussam onların karşısında kaybeden oluyorum ve o zaman harabat işlerinde başarısız oluyorum.
Ne zaman açık fikirli olsam, o zaman Harabatın sahibi binim.
 
Yanlış olur etme sen aşkımı tefsir tefsir
Allah'tan mücevher o olmaz kimseye esir
Anlamlardan Yoğurdum aşk dolu bir destani
Şems Divaninden gördüm Benzersiz tek bir
 
Divan edebiyatında "harabat" kelimesi fakir ve evsizlerin sembolüdür. Bu demektir ki, bu sınıfın sorunları göz ardı edilirse, o toplumda medeniyet galip gelemez. "Harabat" fakir insanların yaşadığı eski ve harap binalardır. Unutmayalım ki "Horasan ülkeleri" iki bin yıllık insanlık tarihinde dünya medeniyetlerinden biri olmuştur. Bu medeniyetin etkisi Türkleri Hindistan'dan Avrupa ve Afrika'nın kalbine kadar iktidara getirdi. Celaleddin bu medeniyetin içinde büyümüştür. Ailesi Cengiz korkusuyla Horasan'ı terk etti ve siyasi durum Mevlana'yı da etkiledi. Yani Celaleddin'in şiirlerinin felsefesi Moğol baskıları nedeniyle oluşmuştur. "harabat" sözcüğünü kullanarak yoksul insanların çektiği acıları toplumun yüzüne yansıtmış, tek amacı "medeniyeti" terörden kurtarmaktı.
 
Kalplerimizin ışığı birbirimizle yanıyor
Mum iplikleri gibi, birlikte yaşıyoruz
 
"Harabat" sözüyle insanların vicdanını harekete geçirerek Horasan'da yeni bir kültür kurdu. Bu "yeni" bir kültürdü. Mevlâna'dan sonra her şair Divan edebiyatta "Harabattan" söz etmiş ve fakirlerin sıkıntılarını bu adresten dile getirmiştir. Böylece "Harabati" adında yeni bir kültür doğdu. Örnek: Fakirlere yardım eden, fakirlerle ilgilenen kişiye "Harabati" deniyordu. Birisine "Harabati" denildiğinde bu "Efendim" anlamına gelir. O kişi, hizmetlerinden " Efendim" mantığını alır. Bu kültürün faydalarını Afganistan'daki savaşlarda gördük, Şüphesiz hiçbir durumda "insan düzeni" toplumdan ayrılmadı. Kabul edip etmemek size kalmış. Yarım asırlık Afgan savaşları sırasında Afganistan'ın şehir ve kasabalarının yüzde 80'inde hükümet ve kanun yoktu ama kadına yönelik cinayetların yüzde beşi yoktu. Aldatma, hile, hırsızlık, zulüm yoktu, sadece savaş vardı ve o savaş dünyanın Afganistan halkına armağanıydı. Neden olmadığını biliyor musunuz? Çünkü maneviyat güçlüydü ve edebiyat kültürü her yerdeydi.
 
Su Kabarcığı gibi, aynı bade halisdeniz biz
Sadık savunucularıyız, bu suyun korunmasına
Bu kültür, Afganistan müziğinde merkezi bir rol oynadı ve ondan toplumun fakir katmanlarından büyük müzik ustaları çıktı ve hatta Hindistan'da bile büyük başarılar elde etti.
 
(Not: Afganistan'da yarım asırdır süren savaşları anlatacağım kitapta، bu kültürün faydalarından da bahsedeceğim. Unutmayalım ki Afganistan'daki savaşlarda "Divan Edebiyat" Rusları ve NATO'yu mağlup eti, Afgan halkının savaşı değil! Afganistan'ın kuzeyinden NATO'ya isyan eden Özbekler, şehirleri birer birer ele geçirdiler ve Başkenti alıp Taliban'a teslim ettiler. Her liderin, her istihbarat teşkilatının, her hükümetin şokta olduğu bu olayda Taliban liderleri de şoktaydı çünkü bu gelişme onların ulaşamayacağı bir gelişmeydi. Özbek halkının ayaklanmasını hangi gücün organize ettiğini biliyor musunuz? Ve bu olay hangi amaçla organize edildi? Cevap dördüncü kitabımda, biraz beklemek gerek.)
Mevlana insan hayatının her boyutuna dair şiirler yazmıştır. "İnsan toplumunu inşa etmek içindi" şiirinin mesajlarında o ne bir şeyh ne de bir molladır! O ne güçlü ne de bir lider! O sadece bir öğrencidir. İnsanlardan öğrenip insanlara sundu.
Celaleddin'in bu özelliği, Şems Divanı'nda bir felsefenin icat edilmesine yol açtı: "Kim olursan ol, gel!" felsefesi.
Bu felsefe bir kültürdür Elbette bir yaşam biçimidir. Şimdi soru burada; Mevlana bu felsefeyi nereden öğrendi?
Mevlana, Horasan'daki Türklerin yaşam tarzından öğrenmişti. Türklerin yaşam tarzı değerlere saygıdır. Bu yaşam kültürü "laik yaşam tarzının" ortaya çıkmasına neden olmuştur. Edebiyat Divanı'nın her şairi bu kültürle şiir yazmıştır.
 
Şems Divanı'nı yazan Mevlana bazen "Sema ya“ katılan, bazen de öğrencilere din dersi veren ruhani bir kişi miydi?
Bu soruya "Divan’ın cevabı nedir?
Yaklaşık 3200 3400 gazel ve 2200 Rubai, Muhteşem Mesnevi ve diğer şiirleri yazdı. Her sonenin kendine özgü bir hikâyesi var. Her gazelde bir mesaj saklı ve en önemlisi edebiyat "sanatı" her gazelde mevcuttur. Şiir müziği için kelime seçmek kolay mı? Bir "ritim" belirlemek o kadar zordur ki bunu hayal bile edemezsiniz. Şimdi soru burada; Bir şair kısa ömrüne bu kadar çok şiir yazabilir mi? Bu kadar çok hikâyeyi nerede bulabilir? Kendi tecrübelerimden bildiğim kadarıyla Mevlana’ya 40 yaşından sonra yalnız kalmaya ihtiyaç duyduğu için herkesten kaçtı. Bu algıya sahip olmalıyız Şiir yazarken kimse evde olmamalıdır. Şiir yazarken biri bana bir şey söylerse şiir hemen aklımdan çıkıyor. Biri bana bir milyon dolar verse bile aynı şiiri bir daha yazamam. Divan edebiyat şairlerinin hayat gerçeği budur. Bu gerçeği göz önüne aldığımızda Celaleddin'in sorunlarını anlayabiliyorum. Mevlana, "entelektüelliğini" lirik şiirlerine yansıttığı için yalnızlığın özlemini çekiyordu. O’nun bu isteği herkesin onu eleştirmesine neden oldu. İnsanların sözlerinden kaçınmak için "Şems Tebrizi" sanatını başlattı.
Hiç var olmamış biri ama herkes onu Şeyh sanıyor!
Mevlana, Gazeliyatı yazdığında "sarhoştu". Bu o’nun Edebiyat Divanı'ndan aldığı sarhoşluktu. Bu Divan'ı yazarken başka kimseyle değil, sadece "Edebiyat Divanı" ile yaşadı!
Tanrı sevgisi o’nun kişisel yaşamının felsefesiydi. Yani Allah aşkı Mevlâna'yı şair ve edebiyat ustası yapmadı Elbette bu mümkün değildir. Allah aşkı ya da romantik aşk insanı şair ve edebiyat ustası yapıyorsa, Orta Doğu'da şair olacak kadar Allah'ı seven yok mu? Bir kızdan veya bir erkekten hoşlanan birini Bulmak imkânsız mı? Âşıklar şair olsaydı dünya şairlerle dolu olurdu. Şair "edebiyat divanı" tarafından esir alınınca onu öyle köleleştirir ki elindeki her şeyi ona atar.
(Mevlana'yı tarikata, dine, ırka hapsetmek cehaletin ilanıdır. Edebiyat divanının şairleri kartallar gibi özgürdür)
Sohbetin sohbetten bulunduğunu söylüyorlar.
Bu mantık Divan Edebiyatı’n şiirinde çok güçlüdür. Şüphesiz şairi yeni kelimeler bulmaya zorlar. Şairin eseri edebiyatla ilgili olduğundan "dil", "ahlak", "kültür" kısacası maneviyat şairin eserinden yararlanır. Mevlana bu durumun esiriydi ve Divan Edebiyattan "sarhoştu". Şimdi size ithaf edeceğim şiir sarhoşken yazılmıştır. Bu şiirin içeriğini anlamak için Mevlana'yı âşık genç bir adam olarak hayal edin. Sevgilisinin aşkının acısından "şarap" içen ve sevgilisine olan sevgisini ifade eden bir sevgili düşünün.
Lütfen bu gazelin müziğini YouTube'da bu adresten dinleyin.
(Ahmad Zahir احمد ظاهر - Pusheeda Choon Jan Merawi پوشیده چون جان می روی اندر میان جان من)
 
پوشیده چون جان می روی اندر میان جان من
سرو خرامان منی ای رونق بستان من
چون می روی بی‌من مرو ای جان جان بی‌تن مرو
وز چشم من بیرون مشو ای مشعله‌یْ تابان من
هفت آسمان را بردرم وز هفت دریا بگذرم
چون دلبرانه بنگری در جان سرگردان من
تا آمدی اندر برم شد کفر و ایمان چاکرم
ای دیدن تو دین من وی روی تو ایمان من
بی پا و سر کردی مرا بی‌خواب و خور کردی مرا
در پیش یعقوب اندرآ ای یوسف کنعان من
از لطف تو چون جان شدم وز خویشتن پنهان شدم
ای هست تو پنهان شده در هستی پنهان من
گل جامه در از دست تو وی چشم نرگس مست تو
ای شاخه‌ها آبست تو وی باغ بی‌پایان من
یک لحظه داغم می کشی یک دم به باغم می کشی
پیش چراغم می کشی تا وا شود چشمان من
ای جان پیش از جان‌ها وی کان پیش از کان‌ها
ای آن بیش از آن‌ها ای آن من ای آن من
چون منزل ما خاک نیست گر تن بریزد باک نیست
اندیشه‌ام افلاک نیست ای وصل تو کیوان من
بر یاد روی ماه من باشد فغان و آه من
بر بوی شاهنشاه من هر لحظه‌ای حیران من
ای شه صلاح الدین من ره دان من ره بین من
ای فارغ از تمکین من ای برتر از امکان من
 
Şimdi bu gazeli Türkçe yazıyorum.
 
پوشیده چون جان می روی اندر میان جان من
سرو خرامان منی ای رونق بستان من
 
Bir can gibi ruhumun içine giriyorsun
Sedir ağacı gibi cilvenle yürüyorsun Sen benim bahçemsin
 
چون می روی بی‌من مرو ای جان جان بی‌تن مرو
وز چشم من بیرون مشو ای مشعله‌یْ تابان من
 
Madem gidiyorsun, bensiz gitme, ey ruhum, bedenim olmadan gitme
Gözümün önünden ayrılma, ey ışığımın meşalesi
 
هفت آسمان را بردرم وز هفت دریا بگذرم
چون دلبرانه بنگری در جان سرگردان من
 
Yedi göğü kaldıracağım ve yedi denizi aşacağım
Eğer benim gezgin ruhuma sevgiyle bakarsan
 
تا آمدی اندر برم شد کفر و ایمان چاکرم
ای دیدن تو دین من وی روی تو ایمان من
 
Sen bana gelene kadar inançsızlık ve inanç benim çakarım oldu
Seni görmek dinim, seni görmek inancım
 
بی پا و سر کردی مرا بی‌خواب و خور کردی مرا
در پیش یعقوب اندرآ ای یوسف کنعان من
 
Beni bacaksız ve başsız bıraktın, beni uykusuz ve yemeksiz bıraktın
Yakup'a gel, Kenanlı Yusuf'um
 
از لطف تو چون جان شدم، و از خویشتن پنهان شدم
ای هست تو پنهان شده، در هستی پنهان من
 
Senin lütfunla bir can oldum ve kendimden saklandım
Sen benim gizli varlığımda gizli bir değersin
 
گل جامه در از دست تو وی چشم نرگس مست تو
ای شاخه‌ها آبست تو وی باغ بی‌پایان من
 
Elbisenin çiçeği senin elinden, o senin sarhoş nergisinin gözü
Ey sen! Aynı zamanda dallar senden su olmuş, sen benim sonsuz bahçemsin
 
یک لحظه داغم می کشی یک دم به باغم می کشی
پیش چراغم می کشی تا وا شود چشمان من
 
Bir an beni kızdırıyorsun,  sonra sarhoş ediyorsun
Gözlerim açılsın diye lambamın önüne çekiyorsun, sen benim gözlerimsin
 
ای جان پیش از جان‌ها،  ای کان پیش از کان‌ها
ای آن بیش از آن‌ها ای آن من ای آن من
 
Ey canlardan önce can, ey madenlerden önce maden
Ey değerlerden önce değer, sen benim değerlimsin
 
چون منزل ما خاک نیست گر تن بریزد باک نیست
اندیشه‌ام افلاک نیست ای وصل تو کیوان من
 
Senin gözünde bizim evimiz gibi toz yok, Senin huzurunda ölürsem korkmayacağım.
Düşüncelerim gökler değil, sen benim evrenime bağlısın
 
بر یاد روی ماه من باشد فغان و آه من
بر بوی شاهنشاه من هر لحظه‌ای حیران من
 
Sevgilim için inliyor ve iç çekiyorum
Sultanımın kokusuna her zaman hayran kalıyorum
 
ای شه صلاح الدین من ره دان من ره بین من
ای فارغ از تمکین من ای برتر از امکان من
 
Ey Şah Selahaddin, rehberim sen, rehberim
Ey itaatten münezzeh, Ey imkânımdan üstün
 
Hz. Mevlana'nın sevgilisi için yazdığı şiirler insanlarda "sarhoşluk" duygusunu uyandırır. Kuşkusuz Celaleddin'in kendisi de şiirlerinde şarap içen ve kız arkadaşının ona âşık olduğu bir genç gibidir. Aksi mümkün değildir çünkü bu soneler zevk vermezse şairin dilinden çıkamaz. İşte bu ancak şiirle yazılabilecek bir gerçektir. Düzyazıda değil!
 
Bülbüller yolumuza, boş yere diken saçarlar
Her çiçeğin eteğinden, daha saf görüşümüz var
 
Mevlana Anadolu'ya edebiyatın insan hayatının bir parçası olduğu bir ülkeden geldi. Bunu anlamalıyız bu kültürün başlangıcı Horasan'dan gelmektedir. Unutmayalım ki "Horasani üslubu" Divan edebiyatında ilk üsluptur. Horasan üslubunun deneyiminden Irak, Hindistan ve diğer üsluplar doğmuş ve Hindistan'da büyük müziğin, Anadolu'da, Arap ülkelerinde ve İran'da büyük manevi zenginliğin kaynağı haline gelmiştir. En önemlisi, Sicilya adasında Batı edebiyatının oluşumunda büyük etkisi olmuştur.
Bu zenginlik Orta Asya Türklerinin çadırlarında bulunmuş, Horasan'da pişirilmiş, Hindistan ve Orta Doğu'da kıymetli bir öz haline gelmiştir. Laik ahlakın biz Türklere ait olduğunu anlamalıyız. Bu ahlak biz Türklerin Töremizden kaynaklanmaktadır. Bu yaşam tarzı Divan edebiyatının oluşumuna enerji vermiştir. Eğer Türklerin yaşam tarzı dine dayalı olsaydı Edebiyat Divanı oluşmazdı. Bu gerçeği edebiyat Divaninden anlamalıyız, şair tamamen özgür olmalıdır. Şimdi dinin sınırlı bir aralıkta işlediğini, yani dinin insan ile yaratıcı arasında bir ilişki kurduğunu ve etrafındaki alanı kırmızı bir çizgiyle çerçevelediğini varsayalım, bu durumda Divan Edebiyatı şiiri yazılabilir mi?
Her insan bir dine tabidir. Ama insanların kıblelerinin rengârenk olduğunu Kur'an-ı Kerim'in emrinden biliyoruz. Demek ki insanlık hayatında birden fazla din vardır. Öte yandan Divani edebiyatının kültürüne baktığımızda mantığında ve hukukunda renkli ahlâklar vardır. Demek ki, edebiyat mesajları evrenseldir, peki bu hakikatle bu kıymetli cevheri bir dinin esiri yapabilir miyiz?
Bu imkânsız!
Bu husus, Türklerin laik hayatında dinin kutsal bir değer haline geldiği ve yerine yerleştirildiği, toplumun Türk töresi tarafından yönlendirildiği, millî edebiyatın sağlıklı ahlak ve kutsal din için oluşturulduğu açıklamasının temelini oluşturmaktadır. Bu durum Persler, Araplar ve diğer milletler için mümkün değildi.
"Türkler, Divan edebiyat kültürünün oluşmasında ve gelişmesinde Farslar ve diğer etnik gruplarla birlikte çalışmışlardır", ve bu azimde siyasi otorite Horasan Türklerinin sorumluluğundaydı. Yani bu zenginlik Horasan'ın Türk siyasetçilerinin inisiyatifiydi. Onlar bu kültürü toplumdaki ahlakı düzenlemek için kullanmışlardır. Dolayısıyla, Horasanlı Mevlana'yı tanımak istiyorsak, bu gerçekleri tarih penceresinden görmeliyiz çünkü Mevlana bu tarihin bir parçasıdır. Horasan'ı bilmeden ve tarihi anlamadan Celaleddin'e bakarsak, Orta Doğu Mevlana'sını bir tarikatın başı ve Hz. Osman veya Hz. Ali'nin soyundan gelen biri olarak görürüz.
 
Bir aşk şiiri
Aşığın can sıkıntısını, deniz dalgası biliyor
Aşk yarası olursa, acı acıyı siliyor
Aşktan ne zaman korktuk, kan kokusu olsa da
Ölüm ezelden beri, âşığı üzgün kılıyor
Yenilenen akşamda, aşk pencere açılsa
Bir ömür bu yürekten, aşk heves ediliyor
Bir kadeh daha doldur, aklım aşka gitmiştir
Şiir güzel bir olgudur, gönüle ekiliyor
Gelişinle aşk gülü yüreğimde yeşerdi
Yüzündeki güneşten acılar atılıyor
Misk kokulu saçlarını emanet et ellerime
Aşk rüzgârıyla heves, bu saçlara iliyor
Ruhumun vücudunu, kuru toprağa verme
Aşk tomurcuk açılmazsa can nerde satılıyor?
 
Celaleddin'in eleştirel şiirleri ve büyüleyici aşk şiirleri birçok insanı kızdırdı zira şiirlerin anlamını bilmediler ve her soneden yanlış anlam çıkardılar. Bu durum Mevlâna'nın halkın sözlerinden kurtulup "Şems Tebrizi" sanatına girmesine neden oldu. Çünkü bir ışığın yardımına ihtiyacı vardı ve Bu ihtiyaç halkın ahlaki durumundan kaynaklanıyordu. Ortadoğu halkının zihniyetinde edebiyat ve şiirin hiçbir değeri yoktu ve hâlâ da yok. Bu cevherin yerine, "siyaset ve din" var.
Mevlana, "Şems-i Tebriz’ini kullandığı sonelerde çok karmaşık bir sanat kullanmıştır. Bu soneler, Celaleddin'in edebiyattaki bilgisinin en üst seviyesini göstermektedir. Horasan'dan bu üslupla çıkan tek kişinin o olduğunu sanmayın, aksine onlarca şair O’nun üslubuyla Horasan'dan çıkmış ve çıkmaya devam etmektedir. Mesela NATO işgali sırasında NATO'dan ya da hükümetten kötü bir şey görseler, aynı gün yüzlerce şiirle olayı anlatır, halka haber verirlerdi. Demek ki her şair sanatını sahaya koyuyordu. NATO'nun literatürde başarısız olduğunu söylersem bana inanmayacaksınız ama Afganistan'daki savaşlarla ilgili yazacağım kitapta gerçekler belirtilecek.
Edebiyat edebiyat edebiyat!
Karl Marx'ın edebiyatı olmasaydı dünya halkının yarısı komünist olmazdı. Eğer Kur'an edebiyatı olmasaydı Araplar siyasette boy göstermezdi. Eğer Firdevsi'nin Şehname'si yazılmamış olsaydı İran diye bir ülke olmazdı. Eğer Avrupa'da Rönesans dönemi edebiyatta yer almasaydı, Batı dünyası güçlenemezdi. Edebiyat her toplumda insan yaşamının her alanını düzenler. Konuşma tarzını ayarlar. Topluma ahlak kazandırır. En önemlisi dini düzenler. "Milli edebiyatı" olmayan toplumlar sohbete çok alışırlar ama araştırma kültürünü ve sohbetin içeriğini anlama etiğini kaybederler. Şimdi "Şems Tebriz" sanatında kullanılan şiirlerden bazılarını siz değerli dostlarımıza sunuyorum.
"Şems Tebrizi" dedikleri zaman, Allah'ın nurunun gökten yeryüzüne dalgalar halinde düştüğü anlamına gelir. Veya İslam nurunun gökten yeryüzüne dalgalar halinde düşmesi demektir. Bu formların her ikisi de sonenin içeriğinden oluşur. Mevlana bu olayı "Şems Tebriz" olarak adlandırdı. Şeyhten hiç bahsetmedi, kuşkusuz herhangi biri hakkında konuşsaydı gazellerinin içeriği farklı olurdu.
Edebiyat ince bir sanattır.
Gazellerinde Şeyh'ten bahsetseydi, Divan edebiyatı camiasının mantığının dışına çıkar ve eserlerinin önemi azalırdı. Divan edebiyatında din ve ahlakta tarafsızlık gibi özel bir özellik olduğuna şüphe yoktur. Yani Divan edebiyatı kültüründe şair her açıdan tarafsızdır. Çünkü Divan edebiyatı eserlerinde İslam, Allah ve Peygamber tebliğ edilmez; aksine, hitaplarından insan ahlakı sergilenir. "Şems Tebrizi" gazellerini çok güçlü bir edebiyatla ve Divani edebiyatının çok çekici sanatıyla yazan Mevlana, cahiller "Şems Tebrizi" gazellerinden Tebriz şehrinden bir şeyh hayal ettiler. Suçluyu arıyorlardı onlara göre Şems Tebrizi, Celaleddin'in ahlakını değiştirmişti. Bu görüş tarihte "Şems Tebrizi" adında bir karakterin var olmasını sağlamıştır.
 ــFirdevsi'nin yarattığı "Cemşîd" gibi!
 ــFirdevsi'nin yarattığı "Rostam" gibi!
ــ Firdevsi'nin yarattığı "Turan" gibi!
"Leylâ ile Mecnun", "Şirin ve Ferhat" gibi. Benzer şekilde yüzlerce örnek! Bunların hepsi Edebiyat Divanı'nın sanatıdır, Bunların yaratıcıları Horasan Edebiyat Divanı'nın şairleridir. Bunun aksini kimse iddia edemez. Zira tarih bizim elimizde.
Şairlerin divanları bizim elimizde. Tarihi inkâr eden var mı? Divanları inkâr eden var mı? Kitaplarda yazdığım her mantık tarihsel kanıtlara dayanmaktadır. Başkalarının hitaplarından mantığımı ifade etmiyorum, kimse sesini yükseltmesin diye tarihi ve divanları siz arkadaşlara sunuyorum.
 
Biçim olarak ayrıyız seninle anlam olarak değil
Aramızdaki mesafe ancak bir ayettir
 
Anadolu'da "Şems Tebrizi" isimli bir şeyh neden meşhur olmuştur?
Bunun iki sebebi var: Birinci sebep: "Şeyh" kültürü Ortadoğu'da baskındı ve Anadolu'da etkisini gösterebilirdi. İkinci sebep: Cumhuriyetten sonra millî edebiyat zayıflamıştır. Bu koşullar, anlama etiğini ve düşünme etiğini zayıflatmıştır. Cumhuriyetten sonra Türk milleti Batılı ülkelere yönelmiş ancak Batı edebiyatından Türk edebiyatına hiçbir şey katamamış ve bunun sonucunda edebiyat açısından fakirleşmiştir.  Şimdi soru şu: Batı edebiyatı neden Türk edebiyatına hiçbir şey katamadı? Cevap: Doğu edebiyatını, yani Divan edebiyatını bilmeden Batı edebiyatı anlaşılamaz ve bu durumda Batı edebiyatından hiçbir şey alınamaz.
 
Anlamasan anlamdan marifetsiz söyleme
Mücevhersiz cümleye saygınlığı beleme
Renklerin bilgisini us akılla anla sen
Boş tas ile güllere renksiz suyu eleme
Güzel görmek evlâdır insan eserlerinde
Kusur Bulacağım diye şeytan tığı bileme
Yürek aydın olurken itirafın gülünden
Çiçeksiz her bahçeden iblis yaşı sileme
Zer verilse çocuğa aptallığın hüneri
Akılsız her zekâdan anlamlı söz dileme
Ya güneş gibi parla ya aydın bir ayna ol
Edebiyat olmasa safsatadan söyleme
 
Şimdi sizlere Mevlana'nın son mısraında "Şems Tebrizi “den bahsettiği bir şiiri sunuyorum.
Mantıksal olarak Şems Tebriz’inin gazelin sonunda gelmesi gerekir, Zira sonenin sonunda "Allah'ın nuru yeryüzüne dalga şeklinde düşer." Celaleddin'in gazellerinde sevgilisinin "Allah" olduğu "destansı" bir davranış vardır. O’ şiirlerinde sıradan insanlar gibi Allah'a teslim olan bir insan değildir. Bazen şiirlerinde insanların aklına gelen soruları gündeme getirir ve bu sorular o’nun Tanrı ile olan ilişkisinde gündeme gelir ve Bazen her şeyi yıkar ve yeniden inşa eder. Mevlana'nın mistik gazelleri güçlü bir edebiyata sahiptir.
 
دگرباره بشوریدم بدان سانم به جان تو
که هر بندی که بربندی بدرانم به جان تو
من آن دیوانه بندم که دیوان را همی‌بندم
زبان مرغ می‌دانم سلیمانم به جان تو
نخواهم عمر فانی را توی عمر عزیز من
نخواهم جان پرغم را توی جانم به جان تو
چو تو پنهان شوی از من همه تاریکی و کفرم
چو تو پیدا شوی بر من مسلمانم به جان تو
گر آبی خوردم از کوزه خیال تو در او دیدم
وگر یک دم زدم بی‌تو پشیمانم به جان تو
اگر بی‌تو بر افلاکم چو ابر تیره غمناکم
وگر بی‌تو به گلزارم به زندانم به جان تو
سماع گوش من نامت سماع هوش من جامت
عمارت کن مرا آخر که ویرانم به جان تو
درون صومعه و مسجد توی مقصودم ای مرشد
به هر سو رو بگردانی بگردانم به جان تو
سخن با عشق می‌گویم که او شیر و من آهویم
چه آهویم که شیران را نگهبانم به جان تو
ایا منکر درون جان مکن انکارها پنهان
که سر سرنبشتت را فروخوانم به جان تو
چه خویشی کرد آن بی‌چون عجب با این دل پرخون
که ببریده‌ست آن خویشی ز خویشانم به جان تو
تو عید جان قربانی و پیشت عاشقان قربان
بکش در مطبخ خویشم که قربانم به جان تو
ز عشق شمس تبریزی ز بیداری و شبخیزی
مثال ذره گردان پریشانم به جان تو
 
Şimdi bu şiiri Türkçe yazacağım.
 
دگرباره بشوریدم بدان سانم به جان تو
که هر بندی که بربندی بدرانم به جان تو
 
Kargaşa içindeyim, bil ki yolum ruhuna düştü
Hangi yolu kapatırsan kapat, ruhuna o yolu açacağım
 
Not: Mevlana, Allah yolunda çıkan herhangi bir problemde, o problemi çözer. Eğer problem Allah'tan ise yine da şikâyet etmeden çözmeye çalışır. Başka bir deyişle, Tanrı'ya dua ederek yardım istemez. Bu Mesele insanlara bir mesajdır: Celaleddin'in görüşüne göre insan çaba harcayarak amacına ulaşabilir.
 
من آن دیوانه بندم که دیوان را همی‌بندم
زبان مرغ می‌دانم سلیمانم به جان تو
 
Ben zincirinde her hesabı ve işletmeyi kapatabilecek çılgın kişiyim
Kuşların dilini biliyorum, bu yüzden ben senin hayatın için Süleyman'ım
 
Not: Celaleddin'in İslam'ı, destansı bir üsluptur, her Sofi şiiri insanlara mesajlar taşır. O'nun bu şiirdeki hedefi iradeli bir insandır. İradesi kuvvetli insanlar her gerçeği bilmek için bilgi kaynağına başvururlar. Ve eğer Allah yolunda hareket ederse Süleyman gibi her dili bilir. Mevlana bu kültürü toplumda yaymaya çalışmaktadır.
 
نخواهم عمر فانی را توی عمر عزیز من
نخواهم جان پرغم را توی جانم به جان تو
 
Ölümlü bir hayat istemiyorum, sen benim Daimî ömrümsün
Hüzün dolu bir hayat istemiyorum, can pahasına benim canımsın
 
چو تو پنهان شوی از من همه تاریکی و کفرم
چو تو پیدا شوی بر من مسلمانم به جان تو
 
Kendin gibi benden saklanırsan, bütün karanlıklar ve küfürler bana gelir.
Sen de kendin gibi benimle birlikteysen, ben senin ruhunda her zaman bir Müslümanım.
 
گر آبی خوردم از کوزه خیال تو در او دیدم
وگر یک دم زدم بی‌تو پشیمانم به جان تو
 
Eğer sürahiden su içersem, sürahinin suyunda senin hayalini görürüm
Ve eğer seni düşünmeden su içersem, içtiğim için pişmanım
 
اگر بی‌تو بر افلاکم چو ابر تیره غمناکم
وگر بی‌تو به گلزارم به زندانم به جان تو
 
Sensiz gökyüzündeysem hüzünlü kara bir bulutum
Sensiz Gülizar’da olsam, sanki senin hayatın için hapisteymiş gibi
 
سماع گوش من نامت سماع هوش من جامت
عمارت کن مرا آخر که ویرانم به جان تو
 
Kulağıma gelen şarkı senin adın, aklıma gelen şarkı bardağının sesi
Beni mutlu et, senin hayatın yüzünden mahvoldum
 
درون صومعه و مسجد توی مقصودم ای مرشد
به هر سو رو بگردانی بگردانم به جان تو
 
Manastırın ve mescidin içinde, maksadım sensin ey Mürşit!
Hangi yöne dönersen dön, Aklımı ve gözlerimi ona çeviriyorum
 
Not: Divan Edebiyatı'nın sonelerinde Müslüman, sorgusuz sualsiz teslim olan kişi değildir. Müslüman, tartışan ve sorgulayandır. Aklına uygun bir cevap bulana kadar Allah'a teslim olmaz. Mevlana'nın mesajı bu gerçeği ortaya koymaktadır. Yani Allah nereye baksa hakikati elde etmek için Mevlâna o tarafa bakar. Yani Mevlana'nın dindarlık mantığına göre Müslüman, yalnızca Allah'a secde eden biri değildir. Aksine, Mevlana'nın mantığına göre Müslüman, Allah'ın işlerini anlama arayışındadır.
 
سخن با عشق می‌گویم که او شیر و من آهویم
چه آهویم که شیران را نگهبانم به جان تو
 
Aşk ile söylüyorum ki Tanrı aslan, ben de geyik
Ben nasıl bir geyiğim, senin hayatın için aslanları yetiştiriyorum
 
Not: Gazel'in bu beytinde Mevlana Allah'a aslan diyor, aslan etçil bir hayvandır, geyiği yakalasa hemen yer. O, sen aslan olsan bile ben yiyebileceğin geyiklerden değilim diyor. Çünkü ben senin canın için aslanlar yetiştiriyorum diyor.
            Bu ne anlama gelir?
Cevap: Allah çok adildir. Eğer Allah'ın kulları o'nun kanunlarına uyuyorlarsa korkacak bir şey yoktur. Eğer bir kul Allah'ın huzurunda hata yaparsa, o zaman Allah da onun önünde aslan gibi olur. Hata, ne hatası? Allah yerine Allah adına hüküm koyarsa, Allah aç bir aslan olur. Allah yerine Allah adına hüküm vermemek bir şarttır.
Mevlana'nın gazeldeki aslanları, Mevlana'nın hizmetleri ve Mevlana'nın faziletleridir. Eğer Allah, Celaleddin'in önünde aslan gibi davranırsa, o da kullukla karşılık verir. Yani bu mesaj, insanların kulluğu güvenli bir şekilde seçmeleri ve ahiret kaygısı taşımamaları için verilmektedir.
 
ایا منکر درون جان مکن انکارها پنهان
که سر سرنبشتت را فروخوانم به جان تو
 
Ey ruhumun içinde olan, bu gerçeği inkâr etme ve inkârları gizleme
Eğer inkâr edersen, yazdığın kaderimin yazısını gösteririm.
 
Not: Eğer her şey Allah'ın dilemesiyle ise ve insan da o'nun iradesine tabi ise ve insan iradesizse, Allah ahirette bu gerçeği inkâr edebilir mi? Mevlana akıllarda soru işareti yaratır. Celaleddin'in amacı entelektüel kültürü güçlendirmektir. Yani insan, herhangi bir din otoritesinin kanunlarına göre değil, Allah'ın kanunlarına göre Allah'a karşı sorumludur!
Eğer ahirette durum tam tersiyse, Mevlana, Allah'ın kelamını Allah'ın yüzüne vurmuş olacaktır. Yani başkalarının tüm sözlerini reddeder ve yalnızca Kuran'da bulunan Allah'ın kelamına boyun eğer. Bu İslam şekli Horasan İslam'ıdır.
 
چه خویشی کرد آن بی‌چون عجب با این دل پرخون
که ببریده‌ست آن خویشی ز خویشانم به جان تو
 
Bu kanla dolu yüreğim seninle akraba oldu vay, bu kanlı kalbim
Yaralı gönlüm benimle olan bağını kesmiş ve ancak senin yüzünden bu hale gelmiş.
 
تو عید جان قربانی و پیشت عاشقان قربان
بکش در مطبخ خویشم که قربانم به جان تو
 
Kurban Bayram Sen ey can, âşıklar sana kurban
Mutfağımda öldür, senin hayatına kurbanım
 
Şimdi Celaleddin'in "Şems Tebrizi" ismini kullandığı Gazel'in son beytine geldik. Gazele dikkatlice bakarsak, onun içinde Allah ve Mevlâna vardır. Mevlana ile Allah arasında bir diyalog vardır. Celaleddin'in Allah'la diyalogu vardır ama Celaleddin'in mesajlarında insanlar vardır.
“Kızım, sana söylüyorum, gelinim sen dinle!” mantığı anlamına geliyor.
Bu gazelde Allah ile Mevlana arasına "üçüncü bir şahıs" konulursa, gazelin içeriği bozulmaz mı? Şimdi soru şu: Biz Horasan halkı, Ortadoğu zihniyetinin anlayış ve bilgeliğine hayran kalıyoruz. Bu büyük toplumda, Mevlana'nın Divanı'ndaki Şems-i Tebrizi hakikatini görebilen en az bir edebiyatçı veya şair yok mu? Bu kadar cahil ve eğitimsizler mi? Gazelin son kıtasını Şems-i Tebrizi'nin hakikatini anlamak için yazıyorum.
 
ز عشق شمس تبریزی ز بیداری و شبخیزی
مثال ذره گردان پریشانم به جان تو
 
Şems Tebrizi aşkından, uyanış akşamdan şafağa kadar
Bir toz zerresi gibi, sıkıntım senin ruhindendir. Yani sorunum ayrılıktandır
 
Bu beyte geçen "Şems Tebrizi" kimdir, şeyh midir? Eğer şeyh ise bunun şiirin içeriğiyle ne alakası var?
Şems Tebrizi insan değil. O, "Allah'ın dalgalar halinde dökülen nuru “dur, Yani Tanrının ışığıdır. Mevlana o "ışığı" sever ve o aşktan bahseder.
ــ Şems "ışık" anlamına gelir.
ــ Teb "dalga" Titreme anlamına gelir. Tavlamakdan alınmıştır, İşlenilecek bir nesneye gereken ısıyı veya nemi sağlamak, tav vermek anlamına gelir. Horasan'daki Dari, Özbek ve Türkmen edebiyatında, bir insan üşüdüğünde titrer ve titreme dalgalar halinde gelir. Mevlana bu anlamı kullanmıştır ve Riz "inmek" anlamına gelir. Bu beyitte şöyle denilmektedir: "Şems-i Tebriz’inin aşkından", yani Allah aşkından anlamına gelmektedir. Yani Mevlana'nın amacında, Allah'ın nurunun dalgalar halinde yeryüzüne yansıması vardır. Sonede bir şeyhe yer verirsek, değiştirilen sonenin anlamı "müşriklik" anlamına gelmez mi?
 
Yaşlanınca bir köşede oturacağız, ya gençlikte?
Açgözlülüğün kırbacı boynumuzu büktü
 
Divan edebiyatının diğer şairleri gibi Mevlana da bilgisini Halktan almıştır.
"Halk Halk Halk"
Eğer bir toplum, Mevlana gibi bir şairi bir şeyhin veya bir edebiyat üstadının talebesi olarak tanıtıyorsa, o toplum cehaletini ortaya koymuş demektir.
Edebiyat Divanı kültürü mantığında şairlerin tek öğretmeni yalnızca halktır. Her bilgi, her deneyim "Halktadır. Divan edebiyatı kültüründe hiçbir şairin belli bir "efendisi" yoktur ve varlığı mantıktan uzaktır. Kuşkusuz Divan edebiyatı kültüründe "bireysel çaba" şarttır. Yani şairi "şair" yapan insan çabasıdır, ama "şiir yeteneği" olması şartıyla. Allah her insana "bir yeteneğin özünü" vermiştir. İnsanın arayışı onun özü bulmasına sebep olur.
Bir kültür toplumunda insanı olgunlaştıran bilgi yoksa o toplumun liderleri haindir ve popülist çelişkileriyle ülkenin gerilemesine sebep olurlar.
Bir insanın şiirsel yeteneği varsa onun için en değerli lider "halktır". Maneviyatın sermayesinin tamamı halkın elinde olduğundan Edebiyat Divanı kültüründe halkın yeri Allah'tan sonra ikinci sıradadır. Halkı her zaman sevmişimdir çünkü halktan en iyi rehberliği gördüm. Sosyal medyada aktif olduğumda, her hata yaptığımda kafama acımasızca vuruldum.
Halkın kaleminin yumrukları hamlığımı pişirdi.
Hiçbir öğretmenden böyle bir davranış görmedim. Eğer bu iş şairlerin veya hicivcilerin rehberliğinde yapılsaydı, Ya da şeyhlerin rehberliğinde yapılsaydı Türkiye'de Cem Yılmaz "bir tane değil, binlerce tane" olurdu.
 
Mevlana, Divan edebiyatı kültürüyle yaşadı, halktan öğrendi ve öğrendiklerini halka geri verdi. Halkın yanında olduğu ve halktan bilgi aldığı için binlerce kişi, onlarca isimle yanına geldi, ancak ömründe "Şems" adında bir şeyh olmadı. Eğer bir şeyhin varlığını kabul edersek o’nun edebî divanının bütün mantığını yakmamız gerekir. Zira o’nun mistik şiirlerinin mantığı Şeyh'in varlığını reddeder.
 
Divan edebiyatı kültürü Şeyh'in varlığını reddeder. Horasan'ın laik yaşam kültürü Şeyh'in varlığını reddeder. Divan edebiyatı kültürü Şeyhiye sistemini reddeder. Amacımın “sistem” olduğunu unutmayalım. Tarikat liderleriyle hiçbir sorunum yok. Divan edebiyatı öğrencisi olduğum için toplumdaki şeyh sistemine karşıyım. Şeyhiye sistemi toplumdaki her ideolojiye hâkim olursa bazıları daha fazla puan alabilir. Örnek: Laikliği kişisel mülkiyeti olarak görenlerin de, kişisel yaşam tarzını da laik bir sistem olarak görenlerin olduğunu görüyoruz. Bu da bir şeyh kültürüdür. Lütfen sözlerimi belirli bir şeyh grubuna karşı yorumlamayın. Demek istediğim şu ki, Orta Doğu'da bir şeyh kültürü var; eğer Mevlana'ya onların bakış açısından bakarsak, tüm edebi eserlerini geçersiz kılmalıyız çünkü Orta Doğu Mevlana'sı, Horasan Mevlana'sının eserleriyle çelişmektedir. Mevlana'yı belirli bir grubun zindanlarına kapatırsak, Horasan, İran ve Divan edebiyatı kültürüne sahip diğer ülkelerdeki Mevlana'nın torunları bize karşı ayaklanmayacak mı?
Eğer bu doğruysa Mevlana'yı bir şeyhin müridi olarak tanıtmanın mantığı nedir? Peki, bu "akıldışı" neden Celaleddin ismiyle gösterildi? Bu olayı anlayabilmek için orta doğu dindarlık tarzını incelemek gerekiyor. Bu dindarlık tarzını bilmek için Horasan din kültürünü tarihin mantığı içinde incelemek gerekir. Orta doğu'nın dindarlığı Horasan din kültüründen farklıdır. Mesela: Biz Horasan Türkleri, diğer Horasan halklarıyla birlikte "İslam dinini" kabul ettik. Arap yaşam tarzını hiçbir zaman kabul etmedik.
Yani Horasan ülkelerindeki İslam, Horasan İslami tarzına sahiptir. Horasanlıların aklına İslam Peygamberi ve diğer İslam şahsiyetleri gelince, bir Horasanlının yüzünü hayal ederler. Bu kültür, Peygamber'in Horasan halkının hikâyelerinde edebiyat şairi olmasına neden olmuştur. Yani hikâyelerdeki konuşmaları şiirle yapılmıştır. Hz. Ali ve diğer İslam karakterleri Horasan yüzlü kahramanlar olarak tasvir edilmiştir. Bu kültür, Horasan ülkelerinde, Pakistan, Bangladeş ve Hindistan ülkelerinde tarikat kültürünün toplumda hâkim olmamasına yol açmıştır. Orta doğu’da "Tarikatın ne olduğunu anladım, daha önce bilmiyordum.
Bu Horasan kültürü, bu ülkelerde dinin "kutsal" konumunda kalmasına neden olmuştur. Mesela bu ülkelerde Kur'an-ı Kerim'i bilmeyen bir kişi, "günahtan“ korktuğu için İslam adına veya Kur'an adına konuşmaya cesaret edemez. Orta doğu’da bu kültüre karşı başka bir kültür ortaya çıkmış. Orta doğu’da herkes İslam adına, Kuran adına kişisel tezlerini savunabilir. Hata yapmaktan korkma kültürü pek yaygın değildir. Orta doğu deki dindarların çoğunluğu Kur'an-ı Kerim'i bilmiyor ama Peygamber'in hadislerini ve Peygamber'in sünnetini bildiklerini iddia ediyorlar. İslam mantığına göre ayetlerin manasını bilmeyen biri, sünnet ve Peygamberin hadislerinden habersizdir, çünkü ilk şart Kur'an-ı Kerim'i bilmektir. Kur'an-ı Kerim'i bilmeyen, sünnet ve hadislerin doğruluğunu nasıl bilebilir?
Horasan ülkelerinde "Müslüman" sadece bir "kuldur". Herkesin Allah'ın önünde "kul" gibi davranmasının sebebi de bu kültürdür ama Orta doğu’da kanunu kendileri yapıp Allah'ı o kanuna tabi kılıyorlar, sonra da İslam adına o kanunun propagandasını yapıyorlar. Ya Bakara Suresi'nin 79. ayetini bilmiyorlar ya da Allah'ın emirlerine değer vermiyorlar.
Bu iki din kültürü birbirine o kadar uzaktır ki, "Taliban" bile Orta doğu’da hiçbir grubuyla birlikte çalışamaz.
 
Yaşlılık ve çocukluğun karışımıyız biz
Oyunumuz oynanır ölüm gecesine kadar
 
Dinin insanlara ait olduğunu anlamalıyız. Hükümet veya gruplar dini kendi adreslerinden halka sunarsa, din zarar görür.  Bu yarım yüzyılda, Afganistan ve İran'da ilk kez, hükümetler ve gruplar dinin hükümdarı oldular. Afganistan ve İran'dan en iyi deneyime sahibiz. Bu iki ülkede gruplar ve devlet dini sahiplenerek dine zarar vermiştir. Dinin hükümetin ve grupların eline geçtiği bu iki ülkede, sonuç onların anti-programlama pratiğinde oldu. Başka bir deyişle, dinin insanlar arasında kutsal olduğu rol zayıfladı. Eğer bu iki ülkenin geleceğinde rejim değişirse, İslam dini çok zayıf kalacak ve bunun sonucunda Zerdüştlük dini büyüyecektir.
 
Mevlana, Horasanın dini kültürü ile bağlantılı bir Müslümandı. Divan edebiyatının Horasan din kültürüne etkisi olağanüstüdür.  Unutmayalım ki Türklerimizin tarihinde dini yönetimler kurulmamıştır, bu yönetim tarzı İslam dinini daha da güçlendirmiştir.
Bu nokta çok önemlidir.
Edebiyat Divanı'nın Horasan'ın dinî üslubu için belirlediği kültür, Bugünkü orta doğu’nın dini tarzından farklıdır. Horasan dininde "düşünmek" ve "araştırmak" topluma yön verir. Yani din hakkında söylenen her şey mantığa dayanmalıdır.  Yani din, edebiyat divaninin kültürünün kabul ettiği mantıktan yoksun değildir.
 
Oldu renksizlik tutsak Renge
Duştu ahlak zehir saçan beng'e
Bu devirde erdem etik kalmadı
Herkesin gözü rengârenge
 
Size Celaleddin'in "Şems-i Tebrizi" sanatını kullandığı başka bir sone sunacağım. Bu sonede Mevlana Allah'a şöyle der: " Bu sarhoşu kendi evinde kabul ettin. Sarhoşların sabotajcı olduğunu herkesten daha iyi biliyorsun, Bana sarhoş olmamı emrettiysen, işleri berbat ettiysem, beni suçlama.
Bu gazelde Mevlana, önüne çıkan her şeyi kırıp yok ediyor ve şu mesajı veriyor: "Düşünmeden" Allah'ı ve İslam'ı kabul etmeyin. Yani anne babanızdan ve çevrenizdeki insanlardan öğrendiğiniz İslam'a güvenmeyin, onların size söylediklerini yıkın ve sonra aklınızı kullanarak İslam'ın ve Allah'ın "bireyliğini" başkalarının müdahalesi olmadan kabul edin.
Eğer Celaleddin'in bu mantığını Kuran'da görürsek, Allah Kuran'da insanın zihnindeki varlığını kabul ettirmek için insanla tartışır.
 
Celaleddin'in şiirlerinde bir noktayı derinlemesine anlamamız gerekir ki, Mevlana manevi bir ailede doğmuştur ve her şeyi o ortamdan öğrenmiştir. Büyüdüğünde zamanının en iyi öğrencilerinden biri oldu. Herkesten öğrendi. Yani insanlardan öğrenmiştir.
Kendimi halka feda etmeliyim çünkü bütün ilim halkladır.
Mevlana ilim öğrendikten sonra edebiyata âşık oldu. Edebiyat Divanı'na sarıldı. Edebiyat Divanı, Mevlana için onu her zaman sarhoş eden bir kadeh şarap haline geldi.
Celaleddin, Edebiyat Divanı'nda dini kişiliğinin kendine bağlı olması, ancak Edebiyat Divanı'nın halka ait olması nedeniyle dini kişiliğini edebiyat eserlerinden ayırmıştır. Divan Edebiyatı kültüründe her şair kendi döneminin ruhunu şiirlerinde yansıtmış ve her şiirini kendi kişisel kültüründen ve kendi yaşam tarzı ortamından yazmış ancak kendi yaşam tarzını ve kendi kişisel kültürünü tanıtmamıştır. Bu adresleri insanlara mesaj göndermek için kullandılar. Şimdi Mevlana'yı ele alalım, o müslüman bir ruhani kişiydi, dolayısıyla şiirlerinde o adresten insanlara mesaj gönderebiliyordu. Celaleddin bunu yaptı ama kimseyi yaşam tarzını değiştirmeye zorlamadı. O'nun mistik şiirlerinde "sorgulamak" ve "düşünmek", eserlerinin temelini oluşturur. O'nun şiirlerinin tamamında "Allah ho" mantığıyla insanları teşvik eden tek bir şiir yoktur. Bu mantıkta insan sonsuz kadere teslim olur, ancak bu mantık edebiyat divani tarafından reddedildiğinden bu mantığa karşı çıkmıştır. Örnek: Orta Doğu'nun dini kültüründe şöyle bir anlayış vardır: Bu duadan şu kadar oku. Bu ayetten şu kadar oku. Mevlana bu kültüre karşıdır. Araştırmayı, incelemeyi ve düşünmeyi teşvik eder.
       
Aşk perdesinin üzerinden kaldıramıyoruz başımızı
Leyla Tiyatrosu'nda çılgın deliyiz
 
Divan Edebiyat kültüründe çok önemli bir nokta, divan edebiyatına ait şiirlerin bu kültürde yaşayanlar tarafından yorumlanıp analiz edilebilmesidir. Divan Edebiyat kültüründen uzaksa, Mevlana'nın dilini nasıl bilebilir?
Hekimlik mesleğini İslam din adamlarına verirsek, onlar da hekimlik dallarını "cinlere ve perilere" vermiş olmuyorlar mı?
Celaleddin'in şiirleri edebiyat profesörleri tarafından değil de Dinciler tarafından incelenip yorumlansa edebiyat rezil olmaz mı?
Mevlana edebiyat alanında çok zeki bir öğrenciydi. Ölümüne kadar öğrenciliğini bırakmadı. Edebiyatı çok sevdiği için edebiyata çok şey kattı. Hizmetinin edebiyatta tanınması halinde Türk milleti içindeki yeri yüz kat artacaktır.
Edebiyat, edebiyat ve edebiyat!
Her şey edebiyatın elindedir. Afganistan'da yarım yüzyıl süren savaşta edebiyatın gücünü gördüm. Afganistan savaşlarında Taliban'ın savaşlarda 100 askeri komuta edecek bir komutanı bile yoktu ama NATO'yu mağlup etti. Dünyadaki herkese sorsam Taliban'ın askeri komutanlığı olan 100 kişilik bir grubu var mıydı? Hiç kimse bir komutanını adını tanıtamaz.
ــ Amerika tanıtamaz.
ــ Türkiye tanıtamaz.
ــ Dünya basını tanıtamaz.
NATO tanıtamaz. Tek bir askeri komutanları yoksa NATO'yu hangi güçle yendiler?
Tek bir cevap var: "Edebiyatla."
Edebiyatı çok güzel kullandılar ve ondan Afgan halkının gücünü kullandılar ve yüz binlerce insanı savaşa sürüklediler.
ــ Amerika’nın anlayamadığı bir mucize!
ــ Türkiye'nin anlayamadığı bir mucize!
Dünya basınının ve NATO'nun anlayamayacağı bir mucize! Afganistan diğer ülkelerden farklıdır. Şüphesiz her ülkede birçok güzel ve heyecan verici sohbet vardır, ancak Afganistan'da çok azı vardır. Halk arasında sadece günlük konuşmalar vardır, ancak her bilimsel sohbet kendi zamanında ve yerinde gerçekleşir. İşte edebiyatın mucizesi budur.
 
Senden benden önce gece gündüz var olmuş
Her gecede ay yıldız Nigar olmuş
Dünyanın neresine ayak basarsan bas
Her zaman us akılla yar olmuş
 
Mevlana Celaleddin Rumi'nin Şems-i Tebrizi'nin sanatını kullandığı bir diğer gazeli ise eleştirel bir gazel ve her beyiti ayrı bir mesaj içeren, Tanrı ile diyalog içeren bir şiirdir.
 
باز آمدم چون عیدِ نو، تا قفلِ زندان بشکنم
وین چرخِ مردمْ‌خوار را چنگال و دندان بشکنم
هفت‌اخترِ بی‌آب را، کین خاکیان را می‌خورند
هم آب بر آتش زنم، هم بادهاشان بشکنم
از شاهِ بی‌آغازْ من، پرّان شدم چون باز من
تا جغدِ طوطی‌خوار را در دِیرِ ویران بشکنم
زآغاز عهدی کرده‌ام کاین جان فدایِ شه کنم
بشکسته بادا پشتِ جان گر عهد و پیمان بشکنم
امروز همچون آصفم، شمشیر و فرمان در کفم
تا گردنِ گردن‌کشان در پیشِ سلطان بشکنم
روزی دو، باغِ طاغیان گر سبز بینی، غم مخور
چون اصل‌های بیخ‌شان از راهِ پنهان بشکنم
من نشکنم جز جور را یا ظالمِ بدغور را
گر ذرّه‌ای دارد نمک گبرم اگر آن بشکنم
گشتم مقیمِ بزم او، چون لطفْ دیدم عزمِ او
گشتم حقیرِ راه او، تا ساقِ شیطان بشکنم
چون در کفِ سلطان شدم، یک حبّه بودم کان شدم
گر در ترازویم نهی، می‌دان که میزان بشکنم
چون من خراب و مست را در خانهٔ خود ره دهی
پس تو ندانی این قدَر کاین بشکنم، آن بشکنم؟
گر پاسبان گوید که «هی!»، بر وی بریزم جامِ می
دربان اگر دستم کشد، من دستِ دربان بشکنم
چرخ ار نگردد گِرْدِ دل، از بیخ و اصلش برکنم
گردون اگر دونی کند گردونِ گردان بشکنم
خوانِ کرم گسترده‌ای، مهمانِ خویشم برده‌ای
گوشم چرا مالی اگر من گوشهٔ نان بشکنم؟
نی نی، منم سَرْخوان تو، سرخیلِ مهمانان ِتو
جامی دو بر مهمان کنم، تا شرمِ مهمان بشکنم
ای که میانِ جانِ من تلقینِ شعرم می‌کنی
گر تن زنم خامش کنم، ترسم که فرمان بشکنم
از شمسِ تبریزی اگر باده رسد، مستم کند،
من لااُبالی‌وار خود اُستُونِ کیوان بشکنم
 
İran, Afganistan ve Divan edebiyatının yaygın olduğu diğer ülkelerde, edebiyat aydınları neden Divan şiirlerini analiz edip yorumlayarak bilgilerini ortaya koyuyorlar ve Divan şairlerinin statüsü neden herhangi bir akademisyenden daha yüksek? Örneğin, Bidel'in şiirindeki ince ve anlamlı noktaları analiz edebilenler Afgan toplumunda çok yüksek bir statüye sahiptir. Örneğin, Hafız Şirazi'nin şiirindeki ince ve anlamlı noktaları analiz edebilenler İran toplumunda çok yüksek bir statüye sahiptir. Bu sırrı anlamak için Mevlana'nın şu şiirini bilmek yeterlidir: "Bu gazelde Şems-i Tebrizi'nin sanatını kullanmıştır. Tanrı ile Mevlana arasındaki diyalog o kadar yüksek bir edebi ustalıkla yazılmıştır ki Şeytan'ı bile şaşırtır. Şimdi bir toplumdaki üst düzey edebiyat ustaları bu şiiri analiz etmek için gerekli bilgileri sağlasa ve binlerce âlim bunu yapsa, toplum Divan edebiyatına göre yönlendirilmez mi?"
 
Şimdi gazeli Türkçe yazıyorum.
 
باز آمدم چون عیدِ نو، تا قفلِ زندان بشکنم
وین چرخِ مردمْ‌خوار را چنگال و دندان بشکنم
 
Tekrar geri döndüm, hapishane kilidini kıracak yeni bir Bayram gibi
Ve bu insan yiyen çarkın pençelerini ve dişlerini kırmak için
 
Not: Gazel'in ilk beytinde Mevlana dünya sistemine isyan etmektedir. İnsanlara dünya sistemine karşı bir mesaj verdiği için herkesi kışkırtıyor. Bu davranışı görünüşte Allah'a isyanı çağrıştırıyor ama Kur'an-ı Kerim'den bu mantığa baktığımızda başka bir konuyu ortaya çıkarıyor. Kur'an-ı Kerim'in mantığına göre Allah, herkesin ilahıdır. O, iyiliğin ve kötülüğün Tanrısıdır. O, meleklerin tanrısı ve İblisin tanrısıdır. Allah bu dünyayı evrime dayalı olarak yaratmış ve gerilimi bu dünyanın temeli haline getirmiştir, yani savaş ve şiddet dünyanın kanunu haline gelmiş ve Tanrı insanı sınadığı için, iyiliği bulma görevini insana vermiştir.
İyi şeyleri bulmak için insanın aleyhine olan değişimleri bilmesi ve mümkünse onları yıkıp yeniden inşa ederek "iyiye" ulaşması gerekir.
Eğer iyilik bu dünyanın "yasası" olsaydı, iyiliği bulma çabası olur muydu?
Var olan bir şey bulunmalı mı?
İyilik ve kötülük insanlar için değerli olgulardır, Tanrı için önemli değildirler. Bu mantığın tersi ise Kur'an'ı bilmemektir.
Bu sonede Hz. Mevlana bu mantıktan yola çıkarak mesajlar vermiştir.
 
هفت‌اخترِ بی‌آب را، کین خاکیان را می‌خورند
هم آب بر آتش زنم، هم بادهاشان بشکنم
 
Dünya insanlarını yiyen yedi susuz yıldız
Ateşlerine su döküp fırtınalarını kıracağım
 
Not: İnsan aklı yedi gök tarafından ele geçirilmedi mi? Mevlana yedi göğün "sırrından" söz eder.
 
از شاهِ بی‌آغازْ من، پرّان شدم چون باز من
تا جغدِ طوطی‌خوار را در دِیرِ ویران بشکنم
 
Başlangıcsız Krallığımdan uçuruldum bir şahin gibi
Yıkık manastır daki papağan yiyen baykuşu kırmak için
 
زآغاز عهدی کرده‌ام کاین جان فدایِ شه کنم
بشکسته بادا پشتِ جان گر عهد و پیمان بشکنم
 
Başından beri bu hayatı Sultan için feda etmeye yemin ettim
Hayatımın belini kırarım, eğer antlaşmayı bozarsam
 
Not: Mevlana bir yandan hayatın tüm sistemini sorgularken diğer yandan Allah'a olan bağlılığını dile getirmiştir. Bu sistem Allah'ın dilemesiyle kurulmamış mıydı?
Evet, Tanrı'nın iradesiyle kuruldu.
Kur'an-ı Kerim'de Allah bize bu sistemi incelememizi ve buna göre hareket etmemizi emretmektedir. Yani hiçbir şeyi araştırmadan kabul etmemeliyiz. Mevlana sistem içerisinden bilgi almak için her şeyi kırıyor ve bize düşünmeyi ve araştırmayı bir yaşam kültürü olarak seçmeyi öğretiyor.
 
امروز همچون آصفم، شمشیر و فرمان در کفم
تا گردنِ گردن‌کشان در پیشِ سلطان بشکنم
 
Bugün, Asıf'ım gibi, kılıç ve emir avucumda
(Asıf;  Şiddetli rüzgâr, fırtına)
Padişahın huzurunda gerçeğe doğru eğilmeyenlerin boynunu kırmak için
 
Not: Bu beyit, kişisel İslam'larını İslam ve Yüce Allah adına yücelten ve onu gerçek ve kutsal İslam olarak görenlere hitap etmektedir. Bu din anlayışı Mevlana tarafından en başından beri reddedilmiştir. Dolayısıyla, Mevlana'nın İslam anlayışı yalnızca Kuran'da geçen İslam'ı içerir ve kullar ile Allah arasında aracılık eden herhangi bir Ortadoğu İslam anlayışına karşıdır. Öyleyse Mevlana bir şeyhin müridi ve bir tarikat lideri olabilir mi?
 
چون در کفِ سلطان شدم، یک حبّه بودم کان شدم
گر در ترازویم نهی، می‌دان که میزان بشکنم
 
Padişahın eline düştüğümde bir tohumdum, bir maden oldum
Beni tartıya koyarsanız, teraziyi bozacağım
 
Özet: Mevlana bu beyitte İslam'ı Allah'ın İslam'ı olarak tanıtmakta ve eğer biri Mevlana'yı Kur'an İslam'ından koparıp bir teraziye koyarsa Mevlana'nın o teraziyi parçalayacağını söylemektedir.
 
روزی دو، باغِ طاغیان گر سبز بینی، غم مخور
چون اصل‌های بیخ‌شان از راهِ پنهان بشکنم
 
Meleğin yüzüyle, o şeytanların ve yalanda çok ileri gidenlerin, bahçeleri yeşilse üzülme
Bu uydurmaların dibini gizli bir yolla yok edeceğim
 
من نشکنم جز جور را یا ظالمِ بدغور را
گر ذرّه‌ای دارد نمک گبرم اگر آن بشکنم
 
Ben Zalim zorbadan başkasının boynunu kırmayacağım
Eğer onda bir parça doğruluk varsa, onu bozarsam ölurum
 
گشتم مقیمِ بزم او، چون لطفْ دیدم عزمِ او
گشتم حقیرِ راه او، تا ساقِ شیطان بشکنم
 
Onu ziyarete gittim, çünkü kararlılığını gördüm
Şeytanın bacağını kırmak için yolunun alçakgönüllülüğünü aradım
 
چون من خراب و مست را در خانهٔ خود ره دهی
پس تو ندانی این قدَر کاین بشکنم، آن بشکنم؟
 
Sen benim gibi huzursuz ve sarhoş bir adamı evine aldın, bunu onu kıracağımı bilmiyor muydun?
 
Not: Mevlana bu beyitte Tanrı'ya şöyle der: "Bir kimse sarhoş olursa, her şeyi mahveder." Şimdi cevap ver: Ben bir sarhoştum ve beni evine aldın. Şunu bunu parçaladığımı bilmiyor muydun?
 
گر پاسبان گوید که «هی!»، بر وی بریزم جامِ می
دربان اگر دستم کشد، من دستِ دربان بشکنم
 
Sarhoş olan ben, Allah'ın evinde evin bekçisi bana "Hey" derse, Mey kadehini onun başına serpeceğim.
Ev bekçisi elimi tutarsa, elini kıracağım.
 
چرخ ار نگردد گِرْدِ دل، از بیخ و اصلش برکنم
گردون اگر دونی کند گردونِ گردان بشکنم
 
Eğer bu dünyanın çarkı kalbin etrafında dönmezse, onu dibinden ve kökeninden çıkaracağım
Gökyüzü soysuz olursa göğün boynunu kırarım
 
خوانِ کرم گسترده‌ای، مهمانِ خویشم برده‌ای
گوشم چرا مالی اگر من گوشهٔ نان بشکنم؟
 
Cömert bir sofra kurdun ve beni de yanına aldın
Seni dinlemem sadece bir metaa ise, hayatın köşesini kırarım
 
نی نی، منم سَرْخوان تو، سرخیلِ مهمانان ِتو
جامی دو بر مهمان کنم، تا شرمِ مهمان بشکنم
 
Hayır, hayır, misafirlerinle birlikte masanın yüksek pozisyonuna oturdum.
Misafirlere bir iki bardak vereceğim ki misafirlerin utancını kırabileyim.
 
Türklerin Orta Asya'daki çadırlarında başlayan edebiyat kültürü, insanlığın yüksek yaşam tarzını şekillendirmiştir. Tarih çarkında Türklerin tarihine bakacak olursak, "Türk kılıcının gücü ve edebiyatın gücü" onların tarihinin oluşmasına sebep olmuştur. Bu algıya sahip olmalıyız ki Edebiyat Divanı, Türklere başkalarının önünde düşünerek ve araştırarak konuşmayı öğretmiştir. İnsan aklını hayal dünyasına götüren Mevlâna gibi Edebiyat Divanı şairlerinin hayret verici mesajları vardır. "Bidel Dehlavi", her şiirinde insanı mutlu eden, insan dünyasının aklını normal halinden çıkarıp sarhoş eden en az birkaç sihirli söze yer veren her şiirinde şairlerden biridir. Bu şiirde Mevlana Allah'a şöyle der: Rahatlayamıyorum çünkü sen benim her şeyim oldun. Elimden geldiğince, kullarının zekâsına olağanüstü talimatlar vereceğim. Celaleddin'in amacı topluma düşünme ve araştırma etiğini öğretmektir. Hiçbir şiirinde bu duayı yüz defa tekrarlamanızı, gecenizi ve gündüzünüzü Allah'a hamt ederek geçirmenizi söylememiştir. O, dünya insanlarının ahiret hedefine ulaşması için bu dünyada çalışmıştır. Bu, mantığa dayalı dini bir üsluba sahip olan Horasan Edebiyat Kütüphanesi'nin kültürüdür.
 
ای که میانِ جانِ من تلقینِ شعرم می‌کنی
گر تن زنم خامش کنم، ترسم که فرمان بشکنم
 
Ey Tanrım, ruhumda bir yer edinen sen, bana şiir okumayı telkin ediyorsun
Aklımı kapatır ve bu şekilde şiir okumazsam, korkarım ki senin emrinden, Çıkacağım Çünkü ben aklın lideriyim.
 
Not: Celaleddin'in şiirlerinde sergilediği yaşam tarzı, O'nun tarafından Allah'ın emri olarak değerlendirilmektedir. Mevlana'nın Kur'an-ı Kerim'i yorumlaması bu şekildedir. O'nun her mistik şiirinde hedef yalnızca insanlardır. O'nun Allah'la ilişkisi kişisel bir ahlaktır. Kişisel dindarlığı onun kırmızıçizgisidir ve onunla ilgilidir. Hiçbir şiirinde yaşam tarzını başkalarına dikte etmez. Bu, Divan edebiyatı kültürünün bir özelliğidir ki, Mevlana'nın şiirlerindeki mantık "Kim olursan ol, gel" diye dikte etmiştir.
 
Artık bu gazelin son mısrasına ulaştık. Son dizede "Şems Tebrizi" sanatını kullanmıştır. Şöyle diyor: "Eğer şarap Şems Tebriz’den gelip beni sarhoş ederse pervasız davranışlarımla keyvanın  (Zuhal) statüsünü bozarım."
 
از شمسِ تبریزی اگر باده رسد، مستم کند،
من لااُبالی‌وار خود اُستُونِ کیوان بشکنم
 
Şimdi "Şems Tebrizi"yi bilmek için biraz düşünelim. Düşünürsek bu sonenin "Mevlana'nın Allah'la olan konuşmasını gösterdiğini" anlarız. Bu sonede üçüncü bir kişi var mı?
Hayır, çünkü "Şems Tebrizi", "Allah'ın nurunun dalga şeklinde inmesi" anlamına gelir. Mevlana, Nurullah'tan bir kadeh şarap ister. Yani Allah'ın lütfuyla sarhoş olmak için Allah'ın lütfunu arar. Diyelim ki Şems Tebrizi adında bir şeyh var, bu şeyh hangi şiir mantığına uyuyor? Eğer şiirin mantığına aykırıysa, Mevlana neden Şems-i Tebrizliden bir kadeh şarap istedi? Edebiyat Divanı kültürü yüksek bir bilgi birikimine sahiptir. Eğer bu kültürü yok olsa "şeyhlik kültürü" Şems-i Tebrizi'yi bir şeyh zannedecektir. Bu akıl dışılıkla Horasan ülkelerindeki edebiyatçılar Ortadoğu zihniyetine sahip aydınların zekâsıyla alay ederse, gücenmeye hakkımız var mı?
 
Ölüm acısı yoktur, üzüntü ruhta olsa  
Yanan tarlada, yıldırım tehditi yok
 
Şimdi "felsefi" şiirlerden birini seçip sizlere sunacağım. Bu soneler, zihnin şimdiye kadar farkında olmadığı bir dünyayı tasvir ederken aynı zamanda zihnin bilinçdışı hareketlerini de göstermektedir. Şimdi soru şu: Mevlana’nın kendisi bu gazellerin içeriğinden haberdar mıydı?
Hayır, çünkü bu imkânsız!
Divan şiiri edebiyatında şair ilk kıtanın oluşumundan bile haberdar değildir. Demek ki şair de diğerleri gibi her şeyden habersizdir. Peki, bu sözleri şairin dudaklarına hangi güç sokar?
Şairin bilgisi ve uzun tecrübesi bunu yapar ve edebiyat divanının kültürünün kucağına düşmesi, edebiyatı sevmesi ve şair yeteneğine sahip olması şartıyla, insanın varlığında bir "şair" yaratır.
Şimdi şu sorunun cevabını bulmamız gerekiyor: Batı'da 13. yüzyıla kadar edebiyat yoktu. 9. ve 10. yüzyıllarda Horasan edebiyatı zirveye ulaştı. O dönemde, 13. yüzyıldan sonra Batı'da popülerleşen şiirsel üslupların neredeyse tamamı Horasan'da yaratılmıştı. 13. yüzyılda Sicilya adasında başlayan Batı edebiyatı, 16. yüzyılda Fransa ve İngiltere'de popülerlik kazandı ve edebiyat doğdu. . 13. yüzyılda Mevlana'nın şiirlerinin mantığı ve anlamı, 11. yüzyılda Ömer Kıyam'ın şiirlerinin mantığı ve anlamı, 10 ve 11. yüzyıldaGazneli Sultan Mahmud'un Şehname Divanı ve Gazneli Sultan Mesud'un Şehname'si gibi Horasan divanlarının şiirlerinin mantığı ve anlamı o kadar yüksektir ki, 21. yüzyılda Ortadoğu zihniyeti "Şems i Tebrizi " Horasan şeyhi olarak hayal etmektedir. Ortadoğu zihniyetinde keşfedilmemiş inci tanesi olan Türk tarih edebiyatının değerini kim anlayabilir?
 
Ne kadar ileri gidebilirsiniz Taklit etmede?
Acemi kuşun oyunudur Taklit
 
Mevlana Çogan oyunundan bu sonenin son satırında felsefi bir mesaj vermiştir.
 Eski çağlarda Orta Asya Türkleri hayvan yünlerinden "futbol" toplarına benzer toplar yapmak için kullanıyorlardı. Çogan (Polo) topları uzun sopalarla rakip kaleye doğru taşınıyordu. Bu oyun atlarla oynanırdı. Bu Gazelde Allah Mevlana'ya diyor ki: Elimde Çogan sopası var ve Çogan topu sensin, seni istediğim yere götürürüm. Seni her yere götürdüğüm doğru ama arkandan ben koşuyorum. Mevlana Allah'a cevaben şöyle der: Benim senin sopanın önünde bir "top" olduğum ve senin önünde bir koşucu olduğum doğrudur, fakat cevap ver: "Önünde bir koşucu ben miyim yoksa arkamdan bana koşan sen misin?"
Mantık: Tanrı insanı, insanın Tanrı'yı ​​tanıyabilmesi için yarattı. Çünkü Tanrı bilinmek istiyordu. Eğer insan olmasaydı Tanrı'yı ​​kim bilebilirdi?
Eğer bu doğruysa kimin kime ihtiyacı var?
Eğer Tanrı'nın insana ihtiyacı yoksa neden insana peygamberler gönderdi?
Kitapları neden gönderdi?
Cenneti ve cehennemi neden yarattı?
Mantık şudur: İnsan aklı anlarsa insan değerli bir cevherdir.
 
آمده‌ام که تا به خود گوش کشان کشانمت
بی‌دل و بی‌خودت کنم در دل و جان نشانمت
آمده‌ام بهار خوش پیش تو ای درخت گل
تا که کنار گیرمت خوش خوش و می‌‌فشانمت
آمده‌ام که تا تو را جلوه دهم در این سرا
همچو دعای عاشقان فوق فلک رسانمت
آمده‌ام که بوسه‌ای از صنمی ربوده‌ای
بازبده به خوشدلی خواجه که واستانمت
گل چه بود که کل توی ناطق امر قل توی
گر دگری نداندت چون تو منی بدانمت
جان و روان من توی فاتحه خوان من توی
فاتحه شو تو یک سری تا که به دل بخوانمت
صید منی شکار من گرچه ز دام جَسته‌ای
جانب دام بازرو ور نروی برانمت
شیر بگفت مر مرا نادره آهوی برو
در پی من چه می‌دوی تیز که بردرانمت
زخم پذیر و پیش رو چون سپر شجاعتی
گوش به غیر زه مده تا چو کمان خَمانمت
از حد خاک تا بشر چند هزار منزلست
شهر به شهر بردمت بر سر ره نمانمت
هیچ مگو و کف مکن سر مگشای دیگ را
نیک بجوش و صبر کن زانک همی‌ پزانمت
نی که تو شیرزاده‌ای در تن آهوی نهان
من ز حجاب آهوی یک رهه بگذرانمت
گوی منی و می‌دوی در چوگان حکم من
در پی تو همی ‌دوم گرچه که می‌دوانمت
 
Şimdi bu mucizevi şiiri Türkçe yazacağım. Bu sonenin yazım şekli diğer sonelerden farklıdır. Bu sonede âşık ile sevgili birbirleriyle konuşurlar. Bu, Allah'ın Mevlana ile konuştuğu anlamına gelir. Konuşmalarında “ben dedim, sen dedin” gibi sözler yok. Şiirin içeriği bize bu ikisinin birbirleriyle nasıl konuştuğunu anlatır. Yani Divan edebî kültüründen haberdar olmayanların aklı şiir bilgisinde donacaktır.
 
آمده‌ام که تا به خود گوش کشان کشانمت
بی‌دل و بی‌خودت کنم در دل و جان نشانمت
 
Seni yanıma getirmeye geldim. Kulaklarını çekip seni kendime doğru çekiyorum.
Seni o kadar sarhoş edeceğim ki bilincini kaybedeceksin ve sonra kalbine ve ruhine kendimi yerleştireceğim
(Tanrının konuşması.)
 
آمده‌ام بهار خوش پیش تو ای درخت گل
تا که کنار گیرمت خوش خوش و می‌‌فشانمت
 
 
Sana geldim, ey mutlu bahar, ey çiçek ağacı
İçtiğim bir kadeh şarap gibi seni kenara çekmek için sevincimi gösteriyorum
(Mevlana’nın konuşması.)
 
آمده‌ام که تا تو را جلوه دهم در این سرا
همچو دعای عاشقان فوق فلک رسانمت
 
Seni bu dünyada tezahür ettirmek için buradayım
Âşıkların duası gibi, seni gökyüzünün yüksekliğine çıkaracağım
(Tanrının…)
 
آمده‌ام که بوسه‌ای از صنمی ربوده‌ای
بازبده به خوشدلی خواجه که واستانمت
 
Sevgilinden bir öpücük kaptığın için geldim
Sevgilinden çaldığın öpücüğü mutlu bir kalple ver, seni onurlu bir adama dönüştüreyim.
(Tanrı)
 
گل چه بود که کل توی ناطق امر قل توی
گر دگری نداندت چون تو منی بدانمت
 
Çiçek nedir, dünyadaki her şey senin tecellindir, sen kulunun danışmanı ve sözcüsüsün
Başkası seni tanımıyorsa, ben seni tanıyorum çünkü sen bana aitsin
(Mevlana)
 
جان و روان من توی فاتحه خوان من توی
فاتحه شو تو یک سری تا که به دل بخوانمت
 
Sen benim canım ve ruhumsun,  Fatiha okuyucumsun
Bütün imkânlarınla ​​Fatiha ol ki, seni yüreğimde okuyabileyim
(Tanrı)
 
صید منی شکار من گرچه ز دام جَسته‌ای
جانب دام بازرو ور نروی بران-مت
 
Sen benim iyi avımsın, ama tuzaktan kaçıyorsun
Kendi mutluluğunla tuzağıma git, gitmezsen ben Tuzağa düşüreceğim
(Tanrı)
 
Not: Mevlana, bir kişi Allah'ın rızasını kazanırsa Allah'ın onu terk etmeyeceği mesajını vermektedir.
Sadece insanın elinde olan her şey anlamına gelir. Allah'ın razı olmadığı kimselerle ilgili bu bayttan sonra Mevlana, Allah'ı aç bir aslan, insanı ise zavallı bir geyik olarak göstermiştir.
 
شیر بگفت مر مرا نادره آهوی برو
در پی من چه می‌دوی تیز که بردرانمت
 
Aslan dedi, yani Allah dedi, "Sen nesin, peşimden koşan zavallı küçük bir geyik"
Neden peşimden koşuyorsun? Acele et, git, yoksa seni paramparça ederim
(Mevlana)
 
Not: Dünyada her dinde Allah'ın rızasını kazanmak için kendi davranış ve akıl yöntemiyle hareket eden, tatmini elde etmeye çalışan insanlar vardır. Bu insanlar Allah'ın emrinden habersizdirler. Onlar ne kadar Allah'a tapınma rolünü oynarlarsa oynasınlar, Allah onlardan uzaklaşacaktır. Mevlana bu şiirinde bu konuyu şiir yeteneğiyle gündeme getirmiştir.
Divan Edebiyatı şairleri güzel ve zarif yazarlardır. Şiirin cümlelerindeki kelimeleri güzelleştirmek şairlerin sanatıdır. Mevlana'nın şiirinde yansıyan o tatlı ve güzel havayı sizlere aktaramıyorum çünkü konuyu sade bir dille yazmaya çalışıyorum. Şimdi herkese soruyorum: Önemini ve değerini yalnızca müzik uzmanlarının anlayabileceği birkaç güzel müzik sözü yazmak o kadar zor ki. Mevlana binlerce güzel müzik şiiri yazdı. Şeyh'i görmek için şu şehre veya bu şehre seyahat eden, çok fazla boş vakti olan işsiz bir adam mıydı? Orta Doğu zihniyetinde bu skandalın farkında olan en az bir müzisyen yok mu?
 
زخم پذیر و پیش رو چون سپر شجاعتی
گوش به غیر زه مده تا چو کمان خَمانمت
 
Her türlü soruna karşı hassas ve cesur bir kalkan gibisin
Benden başka kimseyi dinleme, dinlersen seni yay gibi bükerim
(Tanrı)
 
از حد خاک تا بشر چند هزار منزلست
شهر به شهر بردمت بر سر ره نمانمت
 
Doğduğun günden öldüğün güne kadar birkaç bin ev var, bu da sorunların olduğu anlamına geliyor
Seni bir şehirden başka bir şehre götürdüm ama yolda yalnız bırakmadım
 
Bu, Tanrı'nın iyi ve saf insanlarla birlikte olduğu anlamına gelir. Ancak Kur'an-ı Kerim'in mantığına göre mükâfatlar ahirette verilmektedir. Tanrı adil olduğu için, bu dünyadaki herkes bu dünyada emeğinin bereketini alır. Başka bir deyişle, Allah'ın mükâfatları sadece ahirettedir. Evliyalık makamı ve müminlik makamı ancak ahirette verilir.
 
هیچ مگو و کف مکن سر مگشای دیگ را
نیک بجوش و صبر کن زانک همی‌ پزانمت
 
Hiçbir şey söyleme, sinirlenme ve hiçbir bağlantı olmadan mantık kazanını açma
İyilikle kaynat ve sabırlı ol ve sabır tenceresinde pişmesini bekle Çünkü ben pişireceğim
(Tanrı)
 
نی که تو شیرزاده‌ای در تن آهوی نهان
من ز حجاب آهوی یک رهه بگذرانمت
 
Ney ki sen gizli bir geyiğin vücudunda bir aslansın
Seni bir geyiğin perdesinden geçireceğim. Yani seni önümde bir geyik gibi yapacağım.
(Tanrı)
 
گوی منی و می‌دوی در چوگان حکم من
در پی تو همی ‌دوم گرچه که می‌دوانمت
 
Elimde Çogan sopası var ve Çogan topu sensin, seni istediğim yere götüreceğim. Seni her yere götürdüğüm doğru ama arkandan ben koşuyorum.
(Tanrı)
 
Şiirin Mantığı: Benim senin sopanın önünde bir "top" olduğum ve senin önünde bir koşucu olduğum doğrudur, fakat cevap ver: "Önünde bir koşucu ben miyim yoksa arkamdan bana koşan sen misin?"
(Mevlana)
 
Kaba çocuğundan utanıyor her anne
Kendi hatamızdan toprak başkaldırmadı
 
Celaleddin'in her mistik şiirinde sihirli ve muhteşem sözler vardır. Aynı şekilde her şairin şiirinde de insanı şaşırtan sözler vardır. Mesela Hafız Şirazi'nin, Bedil Dehlavi'nin ya da Ali şir Newai'nin ve… Şiirlerinde aklın dikkatini çeken sözler vardır. Şairin kendisi yazmadan önce bilemez çünkü bu imkânsızdır.
Beyin bilim insanları bu büyük gizemin nedeni hakkında fikir verebilirler. Şairler yıllarca bilgi toplayıp saklarlar ve şiir yazarken bunu şairin dilinde veren beyindir. Edebiyat divanı kültürünün egemen olduğu bir toplumda, bu kültür insanları her türlü bilgiyi kabul etmeden önce düşünmeye teşvik eder. Yani insan her sözü, her bilgiyi hemen kabul edemez.
Yumurta akı gösterseler bile hemen beyaz demezler. Kuşkusuz edebiyat divanisinde her kelimenin ve cümlenin farklı anlamları vardır. Divan edebiyatı, her açıdan Batı edebiyatından daha üstün bir statüye sahiptir. Divan edebiyatında "renkler" olduğuna şüphe yok, ancak batı edebiyatı "ya beyazdır ya da siyah." Şimdi bilgelere soruyorum: Edebiyat kültürünün en büyük şairlerinden Mevlana, Şeyh'in müridi olup onun bilgeliğine teslim olabilir miydi? Bir düşünce kültürü varsa, bilgelik kafanın içindedir. Mevlana'ya saygı duymuyorsak, lütfen kendi bilgeliğimizle alay etmeyelim.
 
İçmesen alay atma mest işine
Hile ile oyun satma dört beşine
Kıvançlıyım deme ki ben içki içmem 
Kader yazar takdiri her bir kişine
 
Edebiyat divanında sözler sadece bir olayı anlatmaya değil, aynı zamanda kalbi sevindirmeye, olayların sırlarını açığa çıkarmaya da hizmet eder. Öncelikle edebiyata hizmet eder. Her büyük milletin kendi milli edebiyatı vardır. Her milletin milli edebiyatı olmazsa her şey rezil olur. Yani edebiyat maddi ve manevi liderliği beraberinde getirir. Din bu görevi yapamaz. Sağlıklı bir din için güçlü bir milli edebiyat gereklidir.
 
Mevlana söz ustalığını seviyordu. Şüphesiz kendisi edebiyatın tutsağıydı. Şimdi tatlı ve güzel şiirler arasından Celaleddin'in düşüncesi, aklı ve ruhu olan bir "Aşk" şiirini ilgi çekici bir şiir olarak seçtim. Mevlana bu şiirinde aşktan bahseder ve Aşk diliyle insanlara mesaj verir. Diyor ki: "Ben Ay'ımın kölesiyim, sadece ayım hakkında konuşun"
Bu şiiri Türkçe olarak yazmadan önce Afgan müziğinden bu şiirin müziğini sizlere sunuyorum. İnsanların hayatları bu kültüre bağlı olduğundan Afganistan müziğinin büyük bir kısmı "Divan Edebiyatı Şiiri" ile şekillenmiştir. Şimdi soru şu: Divan Edebiyatı şairlerinin besteleri neden İran ve Tacikistan müziğinde değil de Afganistan müziğinde seçkin? Cevap: Müzik halkın dilinde icra edilir. Afgan halkının dili Mevlana gibi büyük şairlerin dilidir. Çünkü Dari dili Afganistan'ın kuzeyinde doğmuş ve divan edebiyat Horasan'da olgunluğuna ulaşmıştır. Afganistan coğrafyasını hiçbir güç ele geçiremedi ve Türklerin elinde kaldı. Türkler Dari dilini edebiyat dili haline getirmiş ve bu geleneği miras olarak bırakmışlardır. Son iki yüz yılda siyasette ilk rolü oynayan Peştunlar bu geleneği sürdürdüler. Afganistan coğrafyasından her yüz yılda büyük şairler çıkmıştır ve bugün Afganistan'ın her şehrinde onlarca erkek ve kadın şairimiz bulunmaktadır. Afganistan'da şairlerin faaliyetleri halkın dilini korudu. Her toplumda iki dil vardır. Biri halkın dili, diğeri milli edebiyatın dilidir. Edebiyatın dili güçlü olmazsa, insanların dili yabancı diller tarafından değiştirilecektir. İran'da Perslerin yarım asırlık hâkimiyeti, İran halkının dilini Dari'den değiştirdi. Artık mollaların iktidara gelmesiyle Arapça kelimeler çoğalmış, halkın dili divan edebiyat dilinden değişmiştir. Tacikistan'da Rus dili ve Özbek dili Tacik dilini Dari dilinden değiştirmiştir. Afganistanda toplumu şöyle hayal edin: " Nüfusun bir kısmı savaşların etkisiyle okumayı öğrenmekten mahrum kaldı". Okuryazarların bir kısmı edebi kültürün tutsağıdır. Divan Edebiyatı şiirlerinin bu insanlar üzerinde etkisi olması nedeniyle şiir ve edebiyattan bahsetmek hayatın bir parçası haline gelmiştir. Bu kültür o kadar güçlü ki din adamlarının konuşmalarında bile bu kültürü anlayabiliyoruz. Bazen bir şarkıyı icra ederken bir şarkının sözlerini değiştirebilen, müziğe aynı parti atmosferini veren okuma yazma bilmeyen müzik sanatçıları görüyoruz.  
Herkesin edebi bir dille konuştuğunu varsaymayın. Hayır, aynı bölgenin halkının dilinde konuşurlar, ancak sohbet sırasında bir şairden bir dize veya büyük bir şairden anlamlı bir alıntı duyabilirsiniz. Bu, halkın kamusal sohbetlerinde sıkça rastlanan bir durumdur, bu yüzden herkes edebi bir dille konuşmaz. Ancak sohbetin mantığı, sarayın edebi kültüründen etkilenir. Peki, bu yaklaşım Orta Doğu kültüründe nasıl uygulanır? Orta Doğu kültüründeki sohbetler tutkulu ve güzeldir, ancak aynı zamanda mantıktan da yoksundur çünkü liderlik din ve siyasetin elindedir.
Bu adresten YouTube'da dinleyebilirsiniz.
" Ahmad Zahir Man gholami qamaram"
 
 
من غلام قمرم غیر قمر هیچ مگو
پیش من جز سخن شمع و شکر هیچ مگو
سخن رنج مگو جز سخن گنج مگو
ور از این بی‌خبری رنج مبر هیچ مگو
دوش دیوانه شدم عشق مرا دید و بگفت
آمدم نعره مزن جامه مدر هیچ مگو
گفتم ای عشق من از چیز دگر می‌ترسم
گفت آن چیز دگر نیست دگر هیچ مگو
من به گوش تو سخن‌های نهان خواهم گفت
سر بجنبان که بلی جز که به سر هیچ مگو
قمری جان‌صفتی در ره دل پیدا شد
در ره دل چه لطیف است سفر هیچ مگو
گفتم ای دل چه مه‌ست این دل اشارت می‌کرد
که نه اندازه توست این بگذر هیچ مگو
گفتم این روی فرشته‌ست عجب یا بشر است
گفت این غیر فرشته‌ست و بشر هیچ مگو
گفتم این چیست بگو زیر و زبر خواهم شد
گفت می‌باش چنین زیر و زبر هیچ مگو
ای نشسته تو در این خانه‌ی پر نقش و خیال
خیز از این خانه برو رخت ببر هیچ مگو
گفتم ای دل پدری کن نه که این وصف خداست
گفت این هست ولی جان پدر هیچ مگو
 
Bu güzel ve tatlı şiirin Türkçe çevirisi!
 
من غلام قمرم غیر قمر هیچ مگو
پیش من جز سخن شمع و شکر هیچ مگو
 
Ben Kamer'in kuluyum, Kamer'den başka bir şey söyleme
Bana şem ve şükran sözlerinden başka bir şey söyleme
(Mevlana)
 
Not: "Kamer" Türkçe ’de "ay" anlamına gelir. Mevlana ben Ay’ımın kölesiyim diyor. Celaleddin'in mantığına göre "O’nun ay ışığı o’nun aşkıdır"  Benimle konuşursan sadece aşktan konuş anlamına gelir. Yani Mevlana'nın felsefesinde sorunları çözecek ilk güç "aşktır".  Bütün şiirlerini insan toplumu inşa etmek için yazan Mevlana'nın mantığına göre aşk mucizesi her sorunun düğümünü çözer. Lütfen Celaleddin'in sevgisini bir adrese bağlı görmeyin. Amacım Tanrı'dır.
Doğası gereği Celaleddin'in yaşam tarzı onu Allah'a adanmış biri haline getirmiştir, ancak Celaleddin'in derdi insanın hayatıdır. Lütfen Mevlana'yı şeyhin müridi yaparak edebiyata saygısızlık etmeyelim.
 
سخن رنج مگو جز سخن گنج مگو
ور از این بی‌خبری رنج مبر هیچ مگو
 
Acıdan bahsetme ama hazineden bahset  (aşktan)
Ve eğer aşkı bilmiyorsan, zahmet etme, hiçbir şey söyleme
(Aşk)
 
دوش دیوانه شدم عشق مرا دید و بگفت
آمدم نعره مزن جامه مدر هیچ مگو
 
Hayat için deli olduğumda, aşk bana geldi ve dedi ki
Ben buradayım, bağırma, kıyafetlerini yırtma, hareketsiz kal, hiçbir şey söyleme çünkü herhangi bir sorunu çözmek için buradayım
(Mevlana)
 
گفتم ای عشق من از چیز دگر می‌ترسم
گفت آن چیز دگر نیست دگر هیچ مگو
 
Dedim ey aşk, başka bir şeyden korkuyorum
(Mevlana)
Başka bir şey yok, bana aşktan bahset, başka bir şey söyleme
(Aşk)
 
من به گوش تو سخن‌های نهان خواهم گفت
سر بجنبان که بلی جز که به سر هیچ مگو
 
Kulağına gizlice konuşacağım gizli kelimeler söyleyeceğim
Başını salla ve evet de, başka bir şey söyleme
(Aşk)
 
قمری جان‌صفتی در ره دل پیدا شد
در ره دل چه لطیف است سفر هیچ مگو
 
Ruh ve can gibi, aşk kalbin yolunda bulundu
Kalbin yolundaki aşk yolculuğu ne kadar hassastır, aşktan başka bir şey söyleme
(Mevlana)
 
گفتم ای دل چه مه‌ست این دل اشارت می‌کرد
که نه اندازه توست این بگذر هیچ مگو
 
Dedim gönül, nasıl bir yağmur bulutu! Bu arada yürek işaret ediyordu
(Mevlana)
Bu senin kadar değil, bundan geç hiçbir şey söyleme.
(yürek diyor)
 
گفتم این روی فرشته‌ست عجب یا بشر است
گفت این غیر فرشته‌ست و بشر هیچ مگو
 
Şaşırarak dedim ki bu bir meleğin yüzü mü, yoksa bir insan yüzü mü?
(Mevlana)
Melek olmayan biri olabilir mi, insan deme
(yürek)
Diyalogun amacı aşktır.
 
گفتم این چیست بگو زیر و زبر خواهم شد
گفت می‌باش چنین زیر و زبر هیچ مگو
 
Dedim ki bunun ne olduğunu söyle bana, eğer söylemezsen paçavraya dönerim
(Mevlana)
Mey gibi ol dedi, kötü bir şey söyleme
(yürek)
İpucu: Mey gibi ol çünkü aşk seninle. Yani aşk bir insanla birlikteyse üzülmeye gerek yoktur, sorunların çözümü yalnızca sevgidir.
 
ای نشسته تو در این خانهٔ پر نقش و خیال
خیز از این خانه برو رخت ببر هیچ مگو
 
Ey sen, zihninde hayaller kurarak oturuyorsun
Bu evden çık, yani fantezi dünyasından çık ve gerçek dünyaya gel ve aşktan başka bir şey söyleme
(Aşk)
 
گفتم ای دل پدری کن نه که این وصف خداست
گفت این هست ولی جان پدر هیچ مگو
 
Ey gönül, bana baba gibi ol. O halde bana yol göster çünkü bu ahlakı Allah belirler
(Mevlana)
Dedi ki, "Gerçek budur, ama ey can ve ruh, bu gerçekten başka bir yola gitme ve aşktan başka hiçbir şey söyleme
(yürek)
 
Bu Gazelde üç kişi arasında geçen bir diyalog vardır. "Mevlana, Aşk ve kalp" Şimdi her cümlede bu üç kişiden birinin konuştuğunu hayal edin. Sonede "kelimeler" düzenlemek kolay mı?
Kelimeleri düzenleyerek en iyi müziği yapmak kolay mı?
Kabul edelim, Divan edebiyatı dünyanın en zor edebiyatıdır ve bu edebiyatın zorluğundan en tatlı musiki yaratılmıştır. Bu sanat, Türkistan'da Türklerin çadırlarında doğmuş, Horasan'da olgunlaşarak İran, Hindistan ve Ortadoğu'yu ele geçirmiştir
 
Erişse ömür sona ya tatlı ya ki tatsız
Doluyor gönül nadimden oluyor insan bahtsız
İçelim çaresiz bizler bizlerden önce de varmış
Bu dünya sınamaymış sultan olsa da tahtsız
 
Celaleddin'in bir başka şiiri olan bu başka güzel şiir insanları fetheder ve onları hayal dünyasına götürür. Bu şiirde Mevlana çok sarhoştur. Çok sarhoş olduğu için bilinçsizce "kalbiyle" konuşuyor. O kendi "yüreğine" diyor ki: Ben sarhoşum, sen benden sarhoşsun ve hatta delisin, bu durumda bizi eve kim götürecek?
Sonede Mevlana başka bir sarhoştan bahseder. Çünkü tüm şehrin halkı sarhoş ve delidir. Şiirde Celaleddin'in bir mest ile konuşması gerçekleştiğinde, konuşmanın içeriğini kendi "kalbine" anlatır. Şehir halkının gerçeği göremediği ve herkesin eylemlerinden sarhoş olduğu anlamına gelir. Bu olaydan Hz. Mevlana insanlara büyük bir mesaj gönderir. Gazelin sonunda Allah'a döner ve şöyle der: İnsanları böyle görmüyor musun? Neden uzaktasın eğer her eylemin iradesi elinde ise o zaman bunları bu duruma atmışsın. İrade insanın elindeyse bu insanlara ne demeliyim?
Güçlü bir edebi sanat ve noktalama işaretleriyle anlatılan sonenin güzelliği ve çekiciliği insanları kendine hayran bırakıyor. Sonenin son beytinde Tanrı'nın ismi geçmektedir. Bu sonede Allah'ın adı "Şems Hak Tebriz’idir. Yani, Tanrı'nın ışığının dalgalarıdır.
Bu sonenin müziklerini YouTubete bu adresten dinleyebilirsiniz.
(Ahmad Zahir احمد ظاهر - Man Mast Tu Deewaana)
 
من مست و تو دیوانه ما را که بَرَد خانه؟
من چند تو را گفتم کم خور دو سه پیمانه؟
در شهر یکی کس را هشیار نمی‌بینم
هریک بَتَر از دیگر شوریده و دیوانه
جانا به خرابات آ تا لذّتِ جان بینی
جان را چه خوشی باشد بی‌صحبتِ جانانه؟
هر گوشه یکی مستی دستی ز بَرِ دستی
وان ساقیِ هر هستی با ساغرِ شاهانه
تو وقفِ خراباتی دَخلت مِی و خَرجت مِی
زین وقف به هُشیاران مَسپار یکی دانه
ای لولیِ بَربَط‌زن تو مست‌تری یا من؟
ای پیشِ چو تو مستی افسونِ من افسانه
از خانه برون رفتم مستیم به پیش آمد
در هر نظرش مُضمَر صد گلشن و کاشانه
چون کشتیِ بی‌لنگر کَژ می‌شد و مَژ می‌شد
وز حَسرتِ او مُرده صد عاقل و فرزانه
گفتم: ز کجایی تو؟ تَسخر زد و گفت: ای جان
نیمیم ز تُرکستان نیمیم ز فَرغانه
نیمیم ز آب و گِل نیمیم ز جان و دل
نیمیم لبِ دریا نیمی همه دُردانه
گفتم که: رفیقی کن با من که منم خویشت
گفتا که: بِنَشْناسَم منْ خویشْ ز بیگانه
من بی‌دل و دستارم در خانهٔ خَمّارم
یک سینه سخن دارم هین شرح دهم یا نِه؟
در حلقهٔ لنگانی می‌باید لنگیدن
این پند ننوشیدی از خواجه عُلَیّانه
سرمستِ چنان خوبیْ کِی کم بُوَد از چوبی؟
برخاست فَغان آخر از اُستُن حَنّانه
شمس‌ُالحقِ تبریزیْ از خلق چه پرهیزی؟
اکنون که درافکندی صد فتنهٔ فَتّانه
 
Bu güzel ve tatlı şiirin Türkçe çevirisi!
 
من مست و تو دیوانه ما را که بَرَد خانه؟
من چند تو را گفتم کم خور دو سه پیمانه؟
 
Mevlana gönlüne yani, kendisine der ki: Ben sarhoşum, sen delisin, bu durumda bizi eve kim götürecek?
Sana defalarca söyledim, (ey kalp), şarap içtiğinde iki ya da üç bardak daha az iç
 
در شهر یکی کس را هشیار نمی‌بینم
هریک بَتَر از دیگر شوریده و دیوانه
 
Şehirde ayık kimseyi görmüyorum
Her biri diğerinden daha öfkeli ve çılgın ve deli divane
 
Mevlana yüreğine der ki: Herkesin deli ve öfkeli olduğu bu şehirde, eğer ben sarhoşsam, sen de deliysen, o zaman bizi kim doğru yola iletecek? Yani herkesin aklı başında olması gerektiği mesajını veriyor.
 
جانا به خرابات آ تا لذّتِ جان بینی
جان را چه خوشی باشد بی‌صحبتِ جانانه؟
 
Mevlâna gönlüne şöyle der: Gel harabata ruhum, (Yani, fakir bölgelere gel) bu hayatın neşesini gör. Eğer sevgili yoksa ve onunla sohbet edilmezse, insana hangi mutluluk gelir?   
Mevlana'ya göre Allah'ın gözü fakir insanların üzerindedir. O'nun mantığına göre harabelerde az sayıda münafık vardır. Sevgili de oradadır. Yani Mevlana pek çok sonesinde şehrin saygın insanlarının vicdanına karşı toplumun alt sınıfının durumunu tasvir eder. Sevgili, Yani Allah, şehrin fakir bölgelerindeki her saygın kişinin performansını görmekte ve hesap günü onlardan hesap soracaktır.
 
هر گوشه یکی مستی دستی ز بَرِ دستی
وان ساقیِ هر هستی با ساغرِ شاهانه
 
(Harabatta) Her köşede mutluluk var, herkes birbirine yardım ediyor.
Sevgilinin elinde, kraliyet şarap kadehi ile her olasılık var Yani bütün imkânların sahibi olan Sevgilinin gözü harabelerdedir.
 
تو وقفِ خراباتی دَخلت مِی و خَرجت مِی
زین وقف به هُشیاران مَسپار یکی دانه
 
Mevlâna gönlüne diyor ki, yani kendi kendine diyor ki: Sen harabelerin farkındasın, senin gelirin ve tüketimin sadece meydir.
Bu ilmin zerresini akıllı insanlara bırakma.
 
Not: Bu beyitteki mey, Mevlana'nın sarhoşluğunun bir alegorisidir. Mevlana, toplumun sancılarıyla sarhoştur. Yani özverilidir.
 
ای لولیِ بَربَط‌زن تو مست‌تری یا من؟
ای پیشِ چو تو مستی افسونِ من افسانه
 
Ey sarhoş tamburcu, sen mi daha çok sarhoş yoksa ben mi?
(Mevlana kalbinden sorar.)
Ey (kalp) sen, bir mest gibisin, kurnaz bir adamsın, ama sarhoşlukta ben bir efsaneyim.
 
از خانه برون رفتم مستیم به پیش آمد
در هر نظرش مُضمَر صد گلشن و کاشانه
 
 
Bu beyitte Mevlana başka bir sarhoştan bahseder. Kendi kendine şöyle diyor: Evden çıktığımda karşıma sarhoş bir adam çıktı
Ona her baktığımda, yüzünde bir sır görüyordum, sanki evinde yüz sapan varmış gibi
 
چون کشتیِ بی‌لنگر کَژ می‌شد و مَژ می‌شد
وز حَسرتِ او مُرده صد عاقل و فرزانه
 
Eski bir geminin batması gibi, bazen o yöne gitti, bazen bu yöne
Sarhoştu. Yarı diri, yarı ölüydü ama yüz akıl bu hali istiyordu
 
گفتم: ز کجایی تو؟ تَسخر زد و گفت: ای جان
نیمیم ز تُرکستان نیمیم ز فَرغانه
 
Dedim ki: Nerelisin? Alay etti ve şöyle dedi: ey can Varlığımın yarısı Türkistan'dan, diğer yarısı Fergana'dan
 
نیمیم ز آب و گِل نیمیم ز جان و دل
نیمیم لبِ دریا نیمی همه دُردانه
 
Varlığımın yarısı su ve çamurdan, diğer yarısı ise kalp ve ruhtan
Varlığımın yarısı denizin kenarından, diğer yarısı da incilerden
 
 Edebiyat Divanı şairleri çok incelikli şairlerdir. Mevlana bu beyitte insanın hakikatini bir Sarhoşun ağzından dile getirmiştir. İnsanın yarısı melek ahlakından, diğer yarısı da şeytan ahlakından yaratılmamış mı?
Bidel, Hafız, Attar, Nevai ve Edebiyat Divanı'nın diğer şairlerinin her şiirinde incelikli sözler vardır Akıldan, akıl çizer. Mevlana, kendine has müzik üslubuyla şiirdeki sözleri o kadar güzel ve tatlı hale getirmiştir ki, insanı sarhoş eder. Bu güzel ve tatlı sözler ve bu ince Vizyon edebiyat sarayı kültürünün hâkim olduğu ülkelerde büyük bir manevi güç oluşturmuştur. Bu güç, toplumun liderliğini elinde tutmaktadır.
 
گفتم که: رفیقی کن با من که منم خویشت
گفتا که: بِنَشْناسَم منْ خویشْ ز بیگانه
 
Mevlana, Sarhoşa şöyle demiş: "Bana dost ol, çünkü ben de senin gibi bir insanım, yani senin akrabalarından biriyim"
Sarhoş: Kendimi tanıyamıyorum, akrabalarımı nasıl tanıyabilirim?
 
Not: Hayatta hayatın sorunlarından dolayı kendini tanıyamayan insanlar vardır ama bazen ağızlarından sözler çıkar, her biri birer özdür. Celaleddin'in mantığına göre şehrin saygın halkı birçok sorunun farkında olmamakta, düşünce ve aklın yerine şan ve şöhreti kutsal saymaktadır. Mevlana, sarhoşun ağzından güzel sözler söyler. O Sarhoş kendini bile tanıyamıyor.
 
من بی‌دل و دستارم در خانهٔ خَمّارم
یک سینه سخن دارم هین شرح دهم یا نِه؟
 
Sarhoş: Aşığım ve kimsesizim, sadece sarhoşum
Göğsümde acılı kelimeler var, söylemeli miyim, söylememeli miyim?
 
در حلقهٔ لنگانی می‌باید لنگیدن
این پند ننوشیدی از خواجه عُلَیّانه
 
Sarhoş: Eğer topallama çemberinde isek, topallamak zorunda kalacağız
Kaynayan deneyimli adamdan bu tavsiyeyi içmedin mi?
 
سرمستِ چنان خوبیْ کِی کم بُوَد از چوبی؟
برخاست فَغان آخر از اُستُن حَنّانه
 
Sarhoş: sarhoş olmak iyi bir şey, sarhoşken uzun mesafeler katedilecek
Sonunda figan, Merhametli sütunundan kalktı
Yani bu kadar çok yanlış iş, Allah'ın sesinin yükselmesine neden oldu.
 
Sevgili dostlar, bu şiir Mevlana'nın mistik sonelerinden biriydi. Şiirde Mevlana Allah ile konuşmamaktadır. Şiirde Allah'ın ismi geçmediğinden, şiirin son beytinde "Şems Tebrizi" "Şems'ül-Hak Tebrizi" şeklinde yazılmıştır. Çünkü Mevlana'nın her şiirinde "Şems Tebrizi", "Şems el-Hak Tebrizi" veya "Şemseddin Tebrizi" anlamına gelir. Ya "Allah'ın dalga şeklinde düşen nuru", ya da "İslam dininin dalga şeklinde düşen nuru" anlamına gelir.
Mevlana şiirinde Allah'a ve dine atıfta bulunuyorsa "Şems-i Tebrizi"; Allah'a ve dine atıfta bulunmuyorsa "Şems-i Hak Tebrizi veya Şemseddin Tebrizi" şeklinde ifade etmiştir.
 
شمس‌ُالحقِ تبریزیْ از خلق چه پرهیزی؟
اکنون که درافکندی صد فتنهٔ فَتّانه
 
Şems-ül Hak Tebrizi, (Ey Tanrı'nın ışığı, başımıza dalga dalga düşen sen) neden insanlardan uzak duruyorsun?
Bizi yüzlerce isyan, fitne ve fesat cazibe aşk oyununa atan sen, neden?
 
Sevgili dostlar! Mevlana Horasanlıydı. Anadolu'ya Horasan'ın edebiyat kültürüyle geldi. O dönemde kültür ve medeniyet Horasan ülkelerinde olduğu gibi edebiyat ve bilim de Horasan ülkelerinde vardı.
            ــ Anadolu'da hiçbir şey yoktu.
ــ Avrupa'da hiçbir şey yoktu.
Örneğin Avrupalılar 15. yüzyıldan sonra "kimyanın, fiziğin, Cebir’in ve tıbbın" ne olduğunu anladılar. Ebu Reyhan Birûnî Horasaninin ölümünün üzerinden 900 yıl geçti, 900 yıl sonra Avrupa hayatta evrimin ne olduğunu anladı. Edebiyat konusunda çok zayıfıydılar. Bu yoksulluk bir "Rönesans" yarattı. İnsanlık tarihinde Rönesans, bir toplumun o topluma medeniyet getirmek istemesinin baskısından kaynaklanmaktadır. Medeniyet varsa " Rönesans" neden gelsin? Örneğin: "Dari" dilini Edebiyat Divanı'nın merkezine koyan Türkler, Türk dillerinde bir Rönesans’a neden olmuşlardır. Bu zorunluluk Emir Ali Şir Navai'nin Türkçede "Rönesans’ı yaratmasına neden olmuştur. Dari dili Farsça gramer yapısına sahip olduğundan “Farsça-Dari” dili olarak anılmaktadır. Bu dil eski Farsçadan farklıdır. Örneğin: Bu dil, Sasani döneminin Zerdüşt yazıtlarından farklıdır. Farsça konuşanların hiçbiri Avesta kitabını okuyup anlamını çıkaramaz. Örneğin:  Avesta'nın tarihî antikalığı ile Orhun'un yazılarının tarihî antikalığı birbirine yakındır, her Türk Orhun'un yazılarını biraz hassasiyetle okuyabilir ve onlara anlam verebilir ancak Perslerin Avesta ‘ya karşı böyle bir şansı yoktur. Bu nedenle Avesta yazısı Avesta dili olarak tanıtılmakta, Sasaniler döneminde var olduğu iddia edilen Orta Farsça ise çok zayıf bir dil olması nedeniyle Dari diliyle kıyas bile edilememektedir.
Dari dili Türklerin öncülüğünde olgunlaştığından bu dile ait kelimelerin yüzde yetmiş beşinin eski Türkçeden ve diğer dillerden aktarıldığı söylenebilir. Örneğin: "Dari" kelimesi "Der bar" kelimesinden türetilmiştir. Derbar "Türklerin Sarayı" anlamına gelir. Bu kelime Farsça "der" ve Türkçe "bar" kelimelerinden türemiştir. Türkçe'de "bar" var olan şey anlamına gelir. Bu kelimenin Türkçe okunuşu Türkiye'de "vardır".  Edebiyat divanında ilk edebiyat tarzı "Horasan üslubu" olmuştur. Cehaletten dolayı edebiyat divanı kültürünü Farslarla veya Araplarla ilgili diye propaganda edenler, edebiyatın bu tarihi gerçeği, biraz mantıkları varsa, onurlarına ve vicdanlarına yumruk atmıştır. Şüphesiz bu kültür, Türklerin çadırlarında bulunup Horasan'da olgunlaşmış ve ilk "şiir üslubunu" Horasan'da herkese miras olarak bırakmıştır. Bu tarihi gerçeği kimse inkâr edemez. Eğer biz Türkler Dari dilinde hizmet etmeseydik bugün Fars dili olmazdı. Bu iddianın mantığını biliyor musunuz?
 
Persler MÖ 550 yılında Basra Körfezi'nden tarih sahnesine çıktılar. M.Ö. 330 yılında Büyük İskender tarafından tarih sahnesinden silindiler. İskender'in ölümünden sonra ve Yunan döneminden sonra İran'da iki hanedan hüküm sürdü. Sasaniler Arapların işgaline kadar İran coğrafyasına hâkim olan ikinci hanedandır. Bu iki aileden ilki Fars ırkından değildi. Sasani ailesi konusunda İranlı tarihçilerin kendi aralarında da görüş ayrılığı vardır; bir kısmı onların Fars kökenli olduğunu düşünürken bir kısmı da bu iddiayı reddeder. Ancak her iki aile de İranlıydı. İranlı, Fars olmak anlamına gelmez çünkü İran kelimesi herhangi bir ırkı temsil etmez. İran kelimesi İran coğrafyasında yaşayanları ifade etmektedir. Her ırkın bir babası olduğu için bir adı vardır. Afgan ismini tek bir ırka, İran ismini ise Perslere sayanlar en gülünç cahillerdir.
 
Türk hükümdarı Gazneli Sultan Mahmud, Edebiyat Divanı’nın şairlerine Türklerin tarihini ve Perslerin tarihini yazmalarını emretti.  "Şehname" Mahmud Gaznevi'nin emriyle yazılmıştır.
Gazneli Sultan Mahmud Şehnamenin yazılmasını emretmeseydi İran diye bir ülke olmazdı. Eğer Horasan Türkleri saray dili olarak Dari'yi seçmemiş olsalardı, Fars adından da bir dil kalmayacaktı. Firdevsi Şehname adlı kitabıyla Persler ve Türkler için tarih yazmıştı ancak bu tarihin içeriği gerçeklikten uzaktı. Sultan Mahmud sinirlendi ama Şehname'yi ateşe atmadı. Firdevsi Horasanlıydı ve Gazne şehri Sultan Mahmud Horasaninin başkentiydi. Bu şehir Afganistan'ın güneyinde yer almaktadır.
Firdevsi bu kitabı yazdı. Firdevsi, Horasan'ın Perslerinden biriydi. Şehname‘de Pers coğrafyası için "İran", Türk coğrafyası için ise "Turan" adını kullanmıştır. Her iki isim de Firdevsi'nin zihnine kazınmıştı. Her iki isim de tarihte geçerli değildi çünkü bu iki isim tarihte yoktu. İran kelimesini Türkçe ve Farsçadan almıştır. Türkçe'de "toprak" anlamına gelen "yer" kelimesini kullanmıştır. "lar" anlamına gelen "An" kelimesi Fars dilinden alınmıştır. Aynı şekilde tur kelimesi de Türkçeden ve "An" kelimesi Fars dilinden alınmıştır. Farsça Dari telaffuzunda "İran" kelimesi "yeran"dır. "İran" topraklar anlamına gelir. Şehnamede geçen İran kelimesi, Persler de dâhil olmak üzere İran halkının egemenliği altındaki topraklar anlamına gelir. Bu isim Horasan'ın (Afganistan) güney vilayetlerinde kullanılıyordu. Horasan Türklerinden olan Selçuklu ailesi Gaznelilerin saflarında yükselmiştir. İran coğrafyasını Gaznelilerden alan bu aile, İran'ın adını o coğrafyaya yaydı. Yani asıl İran, Afganistan'ın güney vilayetleridir. Çünkü Perslerle Türkler arasındaki mücadele Horasan'da gerçekleşmiştir. Turan kelimesi ise Türklerin yaşadığı yerin coğrafyası anlamına gelmektedir. Persler için Şehname kitabı bu milletin tarihine dair en güvenilir kaynaktır. Perslerin bu döneminin tarihçileri, Perslerin her tarihinde bu kitaptan alıntılar yaparlar. Orta Doğu tarihçileri bunları kullanır. Yani Perslerin yazılarını kopyalıyorlar. Şehname'nin ne olduğundan habersizdirler. Bu bir hatadır çünkü Şehname kitabının edebiyatta bir değeri vardır ancak içindeki tarihi bilgiler yanlıştır. Bu kitabın içeriği ve yeni Zerdüşt dininin içeriği hakkında bilgi vereceğim üçüncü kitabımda eski Türklerin tarihini yeni bir bakış açısıyla yazacağım. Perslerin Şehname'de Türklere karşı yaptıkları savaş ve mücadelelerin yüzde doksanı Afganistan şehirlerinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle bu sefer Horasan coğrafyasının dünya siyasetindeki önemini Firdevsi'nin Şehname'sinden yazıyorum. Bu kitap bin yıl önce Afganistan'da yazıldı. Bugün Ortadoğu ve Avrupa'da İran'la ilgili olarak var olan ve dillere destan olan her şey o kitaptan çıkmıştır, dolayısıyla gerçek başkadır ama Şehname'nin edebi gücü herkesi büyülemiştir.
Bu kitap Edebiyat Divanı'nda Horasan tarzında mesnevi şiiri tarzında yazılmıştır. O dönemde Arap ülkelerinde divan edebiyat yoktu çünkü Edebiyat Divanı'nda Arap şiir tarzı tarihe geçmemişti. Edebiyat Divanı'nda Irak tarzı bu kitaptan sonra yaratıldı. Avrupa'da şiir ve edebiyat kültürü yoktu. İran'da da şiir ve edebiyat kültürü yoktu. O dönemden bu üç coğrafyadan en az bir şiir bulmak mümkün değil.
Firdevsi, kafasında hem isimler hem de anlamları oluşturmuş ve herkese her birini en iyi sanatla satmıştır. Firdevsi için "İran" kelimesini seçmek ve "Turan" kelimesini seçmek bir zorunluluktu. Eğer bu iki kelimeyi icat etmeseydi, Farsları ve Türkleri şiir veznine dâhil edemezdi çünkü "Türk" ve "Pers" kelimeleri vezin ve kafiye açısından uygunsuzdu. Bu kitabın yazılmasından sonra, bu iki isim yaygınlaştı ve bu iki kelimeyi kullanan çoğu tarihçi, Şehname'nin mantığını anlamadan, bu iki isme eklemeler yaptı. Şehname'nin mantığı ve içeriğinin doğruluğu anlaşılmazsa, herkes Şehname edebiyatının büyüsüne kapılabilir; çünkü bu kitap, Gazneli döneminin edebi incilerinden biridir ve Sultan Muhammed Gazneli'nin emriyle yazılmıştır. Her Türk bu kitabın içeriğinden ve Gazneli dönemi sultanlarının sarayından habersizse, gerçek Türkçülüğünü anlayamaz.
Persler, İran kelimesiyle ilgili tarihi bir belge bulmaya çalıştılar ancak bulmanın imkânsızlığı nedeniyle başarılı olamadılar. Ahameniş veya Sasani döneminden biri bu zamanda dirilirse, İran kelimesinin onun için hiçbir anlamı yoktur. Kaldı ki Türklerimizin tarihinde Turan kelimesi ile ilgili tarihi bir belge de bulunmamaktadır.
 
Kervanın tozundan, nasıl ayırabiliriz izimizi?
Kervanın tozuyla, Kenanımız seferde
 
 
Not: Orta Doğu zihniyetinde her insanın aklında İran isminin iki anlamı vardır. Birincisi: İran kelimesi Farslar anlamına gelir ve bilim adamlarının ve tarihçilerin aklında da ortaya çıkan İran kelimesi, Fars anlamına gelir. İkincisi: İran kelimesi Perslerin 2.500 yıllık medeniyeti anlamına gelir. İran denilince Persler bu ülkede yaşamaktadır ve 2.500 yıllık büyük bir geçmişe sahiptirler ve her zaman ülkenin hâkimi olmuşlardır. İranlı bir bakan Türkçe konuşsa o gün basında çıkan her haberde bunu haber verirler ve hayrete düşerler: "Bir Türk'ün Farsların ülkesinde bakan olması nasıl mümkün olur diye şaşırıyorlar" Tarihçilerin ve basının bilgisi Tarihten bu kadardır.
Not: Bazı Persler, İran adını Sasani dönemine tarihlendirip bu isimle sikkelerden bahsetmektedir, ancak sikkelerde veya komşu bölgenin tarihi yazılarında İran kelimesinin varlığına dair hiçbir kanıt yoktur. En eski belge Şehname kitabıdır. Bu kitap bin yıl önce Horasan'da Mahmud Gaznevi'nin emriyle yazılmıştır.
Bunlar ırkçı Perslerdir. Pehlevi rejiminin yıkılmasından sonra batı ülkelerine kaçtılar. Onlarla birkaç kez sosyal medyada bilimsel tartışmaya katıldık ve sözlerini kanıtlamak için tarihten bir belge istedik ama ellerinde bir belge yoktu. Şimdi soru şu; bunları hangi tarihi belgeyle "Pers" olarak değerlendiriyoruz? Cevap: Yunanlıların yazılarında "Ahamenişlere Fars denilmiştir" Fars kelimesi o zamandan beri popüler olmuş ve bir ırkın adı olmuştur. Bunu akıl ve mantıkla kavramalıyız: "Her ırkın yalnızca bir babası ve bir adı vardır. Eğer ikinci bir adı varsa, o bir ırk değildir."
Ancak "İran" kelimesinde bu kelimenin Sasani dönemine tarihlendiğini gösteren bir belge bulunmamaktadır.
Firdevs’inin Şehnamesinden sonra İran kelimesi dile girmiştir. İran kelimesi İran coğrafyasında Türkler tarafından kullanılmıştır. Dünyada modern hükümetler döneminde Kaçar Türkleri kendi hükümetlerine "İran" adını vermişlerdi. Zira İran kelimesi coğrafyanın adıydı. Hiçbir zaman Perslere dair bir alegorisi olmadı. Eski çağlardan beri Türkler İran coğrafyasının hâkimiydi. Demek ki bu coğrafyada yaşayan herkes İranlıydı. İran'da birisi İran kelimesine ırksal içerik verirse mahkemede verilecektir çünkü bu isim İran halkının birliği için kullanılıyor ve Şehname'de var olan yansıma da bu mantıktır.
Eğer Sasanilar Pers olmasa şunu anlayalım ki, İran'ın 2500 yıllık tarihinde Persler iki kez siyasi güce ulaşmıştı. Birincisi Ahameniş İmparatorluğu(220yıl) ikincisi ise Pehlevi Hanedanlığıydı (49yıl) Pehlevi hanedanı, 2300 yıl sonra İran'da iktidara gelen tek Pers hanedanıydı. Sasaniler Pers ise, 1300 yıl sonra siyasi iktidara geldiler. Şimdi soru burada; 2300 yıldır siyasetten uzak kalan bir milletin ana dili ayakta kalabilir mi?
İnsanlık tarihinde örneği var mı? Kalamaz çünkü hayatta kalması mantıksal olarak imkânsız. Biz Horasan Türklerinin Fars dilini Dari dili isminden koruduğumuz bir tarih gerçeğidir. Ortadoğu zihniyeti bu tarihi gerçeği biliyor mu?
İran tarihinden öğrendiğimiz bir diğer gerçek de şudur: Sasaniler döneminde farklı diller vardı. Elbette farklı ırklar yaşıyordu. Bu dillerden biri "Orta Farsça"ydı, ancak bu dil Avesta ve Harezmî dillerine kıyasla zayıf bir dildi. Örnek: Zerdüşt'ün dini kitabı Sasaniler döneminde Avesta dilinde yazılmıştır. Örnek: Sasaniler döneminden kalma en eski tarihi belge Ebu Reyhan Biruni'nin bilgileridir. Ebu Reyhan Biruni, "Kitâbu'l-Âsâru'l-bâḳıyye ʿani'l-Ḳurûni'l-Ḫâliyye" adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Arap komutan Kuteybe bin Müslim, Harezmî yazısıyla yazan, tarih, ilim ve geçmişe ait haberlere vakıf olan herkesi tereddütsüz öldürürdü." "Halkın âlimlerini tamamen yok etti ve bütün kitaplarını yakıp yok etti, öyle ki halk yavaş yavaş Okuma ve yazmanın faydalarından mahrum bırakıldı, haberlerinin çoğu unutuldu ve imha edildi."
Bu iki değerli tarihi belge, Sasaniler döneminde Orta Farsçanın yönetimde önemli bir rol oynamadığını, çünkü Perslerin siyasi güçlerinin zayıf olduğunu göstermektedir. Sasaniler'den sonra İran coğrafyası Arapların eline geçmiş ve her şey Arapça olmuştur. Ancak MS 821'den sonra Horasanlılar İran coğrafyasını Araplardan aldıklarında, Horasan Dari dilini edebiyat dili, Türkçeyi ise askeri dil ve devletin resmi dili haline getirmişlerdir.
 
Sararmış solmuş olsak bile
Gönlümüzü sonbahara vermedik
Pencere kenarında boş bir vazo gibi
Anılarla durduk
Her hal'ımızla gördük, yanan her bir yüreği
Mert yiğit mert olduk, Haksızlık karşısına
Gerçeği bulmak için, her cehenneme girdik
Korkmadık her hasisden, Hançer yarası gelsede
Dosta dost olduk böyle yaşadık geldik
 
MS 821 yılında bir Horasan hanedanı İran coğrafyasını Arap işgalinden kurtarmış ve bu tarihten itibaren Horasan Türklerinin İran coğrafyasında hâkimiyeti başlamıştır. Bu ailenin adı "Taherilar" ve Başkentleri ise Belh, Merv ve Nişabur şehirleriydi. İranlılar bunların hepsine "İranlı" diyorlar çünkü onların mantığına göre Horasan medeniyeti ile İran medeniyeti tek bir medeniyettir.
Bunu kabul edelim, ama soru şu: Biz Horasan Türkleri, Doğu'nun tüm tarihi onurlarını her ırkla paylaşıyoruz. Bu ahlakı tarihimizin gerçekliğiyle kabul ediyor ve dar görüşlü olmuyoruz. Horasan medeniyeti ve İran medeniyetinin oluşumunda siyasi güç biz Türklerin elindeyken, ırkçı faşistler neden tarihi çarpıtıyor ve tüm onurları Farslar adına sunuyorlar?
Şehname kitabının hikâyeleri Horasan hikâyeleri olduğu için Horasan'ın medeniyetine "İranlı" diyorlar ve Avrupa'da ve Ortadoğu zihniyetinde alıcısı olduğu için "bazı ırkçı farslar bundan istifade ediyor." 
Horasan Türkleri Hindistan'da Urdu dilini yarattılar. Urdu dilinin adı Türkçe bir kelimedir. Bu dilin gelişmesi için Türkler yüzlerce yıl hizmet etmişlerdir. Horasanlı ünlü Türk şair ve müzisyen EMÎR HÜSREV-i DİHLEVÎ BELHI, Hint müziğine ve Urdu diline büyük hizmetlerde bulundu. (MS 13. yüzyıl) Hint müziği için bir felsefe yarattı. Hint müziği de bu felsefeyle yaşamını sürdürüyor. Bu felsefe "Sa Re Ga Ma Pa Dha Ni"dir.
Önemli bir noktayı vurgulamalıyım: Hindistan'da Urdu dilini ve modern müziği kuran bu büyük Türk şairi, aynı zamanda Horasanlıların Irak şiir üslubunun Orta Doğu'da zirveye ulaştığı dönemdi. Bu dönem MS 13. yüzyıldı. Bu iki olay, Divan edebiyatındaki Horasan üslubu deneyinin bir sonucuydu. Bu tarihsel dönemde Divan edebiyatı zirveye ulaştı ve Batı tarihinde ilk kez, büyük bu dünya kültürünün meşalesinden bir mum, Sicilya adasında yakıldı. Bu mum önce Batı edebiyatını başlattı ve ardından bu edebiyatın etkisiyle Batı'da bir medeniyet yarattı.
 
Hint Müziğinde Sa Re Ga Ma Pa Dha Ni Nedir?
Sa, sağlam kararlılık. Re, güzel ahlakla hareket etmek. Ga, karar vermek, okumak ve daha fazlasını öğrenmek. Ma, gurur ve kibirden kurtulmak. Pa, maneviyatta saf ve temiz olmak. Dha, manevi değeri bilmek. Ve Ni, eğilmek, alçakgönüllü olmak.  Bu kurallar 700 yıl önce bu Türk şairinin bir öğrencisi tarafından bir kitapta derlenmiş ve bugün Delhi Müzesi'nde saklanmaktadır.
Bu şair, Hint müziğine Horasan çalgısı Tabla'yı popüler hale getirmiştir. Hint müziği tabla etrafında şekilleniyor.
Günümüz Afganistan'ında ataların mirası Horasan halkı tarafından yakından incelenmektedir. Hint müziğindeki bu yüz yılda, Kabil'den bir başka usta, EMÎR HÜSREV-i DİHLEVÎ'nin mirasını yaşattı. Hindistan’a gelen bu öğretmen Hindistan'ın " Müziğin tacı" unvanını aldı. Bu Profesör Hindistan'dan onaltı, Pakistan'dan iki altın madalya kazandı. Hindistan, Pakistan ve Afganistan'da yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Bu öğretmenin bir hatırası: Afganistan'a gelen öğretmen, öğretmenin kız öğrencileri, öğretmen uçaktan inince saçlarını öğretmenin ayakları altında yerleştirmeye karar verirler. Öğretmen bu kararı öğrendiğinde bunu yapmamaları için mesaj gönderir. Öğretmen yanına Kuzey Afganistan bölgesine özgü çiçekler alıp Hindistan'a gidiyor ve uçaktan inince öğrencilerinin başlarına serpiyor ve şöyle diyor: Ben bu çiçekleri EMÎR HÜSREV ‘nün memleketinden getirdim. Emeklerinizle Hindistan'ın ünlü sanatçıları olursanız, beni ve emır hüsrev yu mutlu edeceksiniz. Bu öğretmenin adı " Mohammad Hussain Sarahang ".
 
Rıza Han ırkçılık politikasını başlattı ve İran'da popüler olan Dari dili yerine yeni Farsça dilini benimsedi. Bu politikayı çok gizlice, eski kelimeleri popülerleştirerek başlattı, ancak bir sonuç vermedi ve Dari dili edebiyatta devam etti. Şüphesiz yeni edebiyatın yaratılması yüzyıllar alır. Yani, yok etmek kolaydır, ancak yeniden inşa etmek yüzlerce yıl alır. Rıza Han Perslerin birleşmesi için "Pehlevi" lakabını seçti. Bu takma adın Perslerle tarihi bir bağlantısı vardı Ama bu durum Türkleri kızdırdı. Hükümetin temellerinin Türklerin idari kültürüyle oluşturulduğu İran'da, Farsların otoritesi İran'ın temeli olarak kabul edilmedi ve rejim değişti. Bugün rejimin merkezinde Türkler başrol oynamaktadır. Dini Lider Ali Hamenei de dâhil olmak üzere siyasi, askeri ve ekonomik liderlerin çoğu Türk'tür.
Edebiyat Divanı Türklerin elinde olmasaydı Hindistan'dan Avrupa'nın kalbine kadar fethedemezdik. Eğer Kur'an-ı Kerim edebiyatı Arapların elinde olmasaydı Araplar tarih sahnesine çıkamazlardı. Eğer Karl Marx'ın edebiyatı komünistlerin elinde olmasaydı dünyanın yarısının fikrini değiştiremezlerdi. Eğer Batı Avrupa Rönesans edebiyatına sahip olmasaydı yeni bir medeniyet yaratamazdı.
Fars coğrafyası Türk ve Arap coğrafyasının ortasında yer alıyordu ve eski dönemlerdeki yaşam tarzları bir şaire pek uygun değildi. Bu mantık tam tersi olsaydı, şairlerin eserleri Sasaniler zamanından beri miras kalırdı. Ya da Perslerden ve Araplardan, "şiirsel üsluplar Horasan'a ulaşırdı, ama ulaşmadı çünkü her şey Türklerin çadırlarından başladı." Unutmayalım ki tarih boyunca iklim ve coğrafya insanları şekillendirmiştir.
 
Gözlerimiz Cennet meyvesinde değil, zahitlerin gözü gibi
Her zaman sevgilinin kokusuna susamışız
 
Biz Türkler Edebiyat Divanını Perslerin dostluğuyla geliştirdik. Perslerle ve diğer ırklarla büyük bir tarih yazdık. Yani bizim kültürümüzde Horasan halkında her şey birlikte yapılır, bu da tarihte ortak bir ruha sahip olmamızın sebebidir. Yani biz Türklerin öncülüğünde, Persler ve diğer etnik grupların işbirliğiyle bu şanlı tarihe ulaştık. Çünkü liderlik yaratıcılığımız vardı, zira biz Türkler “laik” bir yaşam tarzına sahiptik.
Türk yaşam tarzımızda ırkçılığın yeri yoktur ve asla kabul etmeyeceğiz. Biz Horasan Türklerinin Horasan, Hindistan, İran, Türkiye… ülkelerindeki hiçbir ırkla düşmanlığımız yoktur ve düşmanlığı da kabul etmeyiz. Her şeyi bir arada yaşadık, öncülük ettik, inşallah bu kültür kalacak.
Not: İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan ülkeleri azınlıklardan oluşmaktadır. Bu ülkelerde çoğunluk ırkı bulunmadığından ırkçı politikalar tam tersi etki yapmaktadır.
Ya bu ülkeler Horasan'ın laik ahlâkını sürdürecekler ya da onlarca soruna kapılacaklar. Horasan'ın laik kültürü insanlık için en iyi yaşam biçimidir. Batı'da sanayi dönemiyle birlikte gelen bu kültür, yaşamı insanlaştırmıştır.
Mevlana, Horasan üslubunun tecrübesiyle "Irak üslubunda" şiir yazmıştır. Şimdi soru şu: Horasan tarihini ve Horasan örf ve adetlerini araştırmayan biri Celâleddin Horasan'ın kim olduğunu bilebilir mi? Sema ibadetinin felsefesini anlayabilir mi?
Asla!
Bir kimse Mevlana'nın sonelerinin içeriğinden habersizse ve Horasan geleneklerini bilmeyen biri ise, Şems-i Tebrizi'yi bir şeyh olarak düşünecektir.
 
Eğri yola girerse biri, yüreğimizi yeriz
Dünya namus kadehi, Kollarımızda mı?
 
Ortadoğu zihniyetinde Şems-i Tebrizi kimdir?
(Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)
"582 (1186) yılı civarında Tebriz’de doğdu. Adı Muhammed’dir (Eflâkî, II, 189). Daha çok Şemseddin, Şemsü’l-hak ve’d-dîn, Şems, Şems-i Tebrîzî lakaplarıyla anılır. Babası Ali b. Melikdâd (Melik Dâvûd), ticaret maksadıyla Horasan’ın Bezer vilâyetinden Tebriz’e gelip yerleşen bir kumaş tüccarıdır (Devletşah, II, 251). Devletşah, Şems’in İsmâilî dâîsi ve Hasan Sabbâh’ın halefi olan Kiyâ Büzürgümmîd’in neslinden Alamut valiliği yapmış Hâvend Celâleddin Nevmüselmân adlı bir zatın oğlu olduğuna dair bir rivayeti aktarır. Bu rivayete göre daha sonra Sünnîliği benimseyen Hâvend Celâleddin oğlunu ilim tahsili için gizlice Tebriz’e göndermiş, çok güzel bir çocuk olduğu için kötü kişilerin nazarından korumak amacıyla kadınlar arasında bulundurulan Şems bu sırada altın işlemeciliğini öğrenmiş ve Tebriz’de “zerdûz” lakabıyla meşhur olmuştur (a.g.e., a.y.). Bu rivayet Mevlevî kaynaklarında yer almadığı ve Cüveynî’nin Târîḫ-i Cihângüşâ’dan naklen Celâleddin Nevmüselmân’ın Alâeddin Ahmed’den başka oğlunun olmadığı gerekçe gösterilerek reddedilmiştir (Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, s. 49; Bedîüzzaman Fürûzanfer, s. 162-163). "
Bu rivayetlerin hiçbirinin tarihsel bir değeri yoktur. Şüphesiz bunlar, cehaletten doğan cahil aklın yalanları ve uydurmalarıdır.
Çünkü:
Şems Tebrizi'nin adını "Muhammed" olarak, ünvanlarını ise Şems Tebrizi, Şemsül Hak Tebrizi ve Şemseddin Tebrizi olarak bilirler. Diğer yandan, bu kişiyi Horasan Şeyhi olarak tanıtırlar. Horasan tarihinde hiç kimse Peygamber'in adını isim olarak kullanmamıştır ve bu kullanım kültürel ve dini açıdan yanlıştır çünkü Peygamber'in adı, kişinin adından önce gelir, örneğin: "Muhammed Şems". Bu kişiye nasıl "Muhammed" denebilir? Öte yandan, her kişi bir "soyadı" ile bilinir. Bana göre, Şems Divanı'nı ziyaret ettiler ve "Şems-i Tebrizi", "Şems-i Hak Tebrizi" ve "Şemseddin Tebrizi" isimlerini görünce, bu unvanlara sahip bir Şeyh olduğunu varsaydılar. Bana göre, "Tebriz" kelimesini "Tebriz şehri" olarak anladılar. Ancak Şems Divanı'nın içeriğinden habersizlerdi.
Bana göre hiçbiri edebiyatı, Divan edebiyatını, onun kodlarını ve yazım üslubunu, şiiri, Divan şiirlerini, Horasan kültürünü ve tarihini anlamamıştı. Anlatılarının mantıksızlığı bu gerçeği ortaya koymuştur. Hiçbiri Şems Divanı'nı en az bir kez okumamış veya anlamamıştı ve şimdi bile, Orta Doğu zihniyetindeki hiç kimse Şems Divanı'nın içeriğini anlayamıyor.
 
 (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)
"Maḳālât-ı Şems-i Tebrîzî’de ve ondan naklen Menâḳıbü’l-ʿârifîn’de Şems’in çocukluk ve gençlik yıllarında gizemli bir hayat sürdüğü, yüksek mânevî kabiliyetlere sahip olduğu, çokça riyâzette bulunduğu, semâ yaptığı, çeşitli müşahedelere mazhar kılındığı, medrese eğitiminden uzak durduğu zikredilir."
 
Not: Eğer Orta Doğu zihniyetinde edebiyat kültürü canlı olsaydı, en azından bir şair ya da yazar bu akıldışılığı herkese sorardı. Bu bilgilerin içeriği insanlık hayatında mantıktan uzak, İslam dininde ise mantıktan uzak apaçık bir uydurmadır. İnsan hayatında tecrübe ve eğitimden uzak ilim elde eden var mıdır? Mucizelerle ve kerametlerle âlim olan var mı?
İslam bu mantıksızlığı kabul ediyor mu?
Şems Tebrizi ile ilgili var olan tüm bilgiler, Şems Tebriz’inin varlığını reddetmektedir çünkü bu bilgilerin hepsi her açıdan mantıktan uzaktır.
 
(Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)
"Şems ile Mevlânâ’nın karşılaşması esnasında aralarında geçen konuşmanın mahiyetine dair farklı rivayetler vardır. Eflâkî ve Sipehsâlâr’ın rivayeti Maḳālât’takine yakındır. Buna göre Şems-i Tebrîzî Konya’ya geldiğinde Eflâkî’ye göre Şekerciler Hanı’na, Sipehsâlâr’a göre Pirinççiler Han’ına yerleşmiş, Mevlânâ ders verdiği dört medreseden biri olan Pamukçular Medresesi’nden talebeleriyle birlikte ayrılıp giderken Şems ansızın önüne çıkmış ve bindiği katırın gemini tutarak, “Ey dünya ve mana nakitlerinin sarrafı! Muhammed hazretleri mi büyüktür yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi?” diye sormuş, Mevlânâ, “Muhammed Mustafa bütün peygamberlerin ve velîlerin başıdır” diye cevap verince Şems, “Peki ama o, ‘Seni tesbih ederim Allahım, biz seni lâyıkıyla bilemedik’ dediği halde Bâyezid, ‘Benim şanım ne yücedir, ben sultanların sultanıyım’ diyor” demiş, bunun üzerine Mevlânâ, “Bâyezid’in susuzluğu az olduğundan bir yudum su ile kandı, idrak bardağı hemen doluverdi; hâlbuki Muhammed’in susuzluğu arttıkça artıyordu. Onun göğsü Allah tarafından açılmıştı. Sürekli susuzluğunu dile getiriyor, her gün Allah’a daha çok yakın olmak istiyordu” diye cevap vermiş, Şems bu cevabı duyunca kendinden geçmiş, bir müddet sonra da yaya olarak medreseye gitmişlerdir (Maḳālât, s. 685-686; Sipehsâlâr, s. 124-125; Eflâkî, II, 193-195). Son dönem Mevlevî âriflerinden Midhat Bahârî, Mevlânâ’nın bu esnada kutbiyyet makamında bulunduğunu, Şems’in Konya’ya onu irşad için gelmediğini, Dımaşk’ta iken Mevlânâ’da gördüğü irfan ve aşk nuruna hayran kaldığını, bunu geliştirmek ve Mevlânâ’yı kendisine göstermek için onun sohbet dostu olduğunu, bu sebeple Şems’in Mevlânâ ile karşılaştığında ona yönelttiği soruların mürşidin dervişini imtihanı şeklinde anlaşılmaması gerektiğini söyler. Midhat Bahârî’ye göre Şems-Mevlânâ mülâkatına dair ilk dönem Mevlevî literatüründe yer alan rivayetlerin çoğu asılsızdır. Özellikle Abdurrahman-ı Câmî, Abdülkādir el-Kureşî ve Devletşah’ın eserlerinde geçtiği gibi Mevlânâ’yı kitap okurken bulan Şems’in kitapları havuza attırması ya da yaktırmasına ve onu kitapları mütalaa etmekten alıkoymasına dair menkıbe tasavvufî incelik taşımadığı ve Mevlânâ’nın mânevî mertebesini küçülteceği için gerçek dışıdır. Zira Şems, Mevlânâ’nın donuk, cansız kitapla, konuşan, canlı kitap arasındaki farkı bilen bir kâmil olduğunu bilmeyecek bir velî, Mevlânâ da Şems’in bu tür bir müdahalede bulunmasına imkân tanıyacak ve iki tür kitap arasındaki derece üstünlüğünü idrak edemeyecek kadar mübtedî sâlik değildir (Beytur, s. 57-62). "
 
Not: Orta Doğu zihniyetinde'den yapılan tüm alıntılar mantık dışıdır ve tamamen uydurmadır. Mevlana'nın Şems-i Tebrizi ile görüşmesine dair onlarca Anekdot vardır. Bazı rivayetlerde "Hızır ve Hz. Musa" ismi geçmektedir. Yani her şeyh bir öykü eklemiştir.
Bu neden bir hile?
Cevap:
1- Alıntıların üslubu Mevlana'nın ahlâkına, o'nun ilmine, Edebiyat Divanı kültürüne ve İslam dinine aykırıdır. Her hâlde biz Horasanîlerin elinde Mevlana'nın "şiirleri" var. Hz. Mevlana her şeyi şiirlerinde dile getirmiştir. Bunların hepsi yalan Örneğin Mevlana'nın Şems Tebrizi‘ye cevabı: "Muhammed Mustafa tüm peygamberlerin ve velilerin başıdır".
Bu cevap Mevlana'nın ahlakına ve bilimine aykırıdır. Ancak Kur'an-ı Kerim'in içeriğini bilmeyen cahil bir kişi bu şekilde cevap verecektir. Mevlana eğitimsiz ve Kur'an cahili miydi? İslam dininin mantığına göre her peygamberin durumunu yalnızca Allah bilir. Divan edebiyatı öğrencisi olan Mevlana, Kur'an-ı Kerim'in üslubunda kullanılan mantığı daha iyi biliyordu. Edebiyat divanının şairleri dini bilgilerini Kur'an'dan almasalardı şiirde cehalete düşerlerdi. Bu cevap tek başına Orta Doğu zihniyeti'nin tüm bilgilerini çöpe atmakta ve bilgi seviyesinin ne kadar bittiğini göstermektedir. 
 
2- İnsan hayatının gerçekliğinde var olmayan bir karakter için, herkes onu tanıtmak için kendi hikâyesini anlatır. Mesela: Şirin Ferhat veya Leylâ ile Mecnun, Edebiyat Divanı şairlerinin zihinlerinde toplumda yaratılmıştır. Şairlerin zihin ürünü olan bunlar, her birinin adından hikâyelere dönüşmüştür. Mevlana şiirleriyle gerçek bir karakterdir, kimse onun hakkında hikâye yapamaz.
Mevlana'nın zihninde inşa edilen Şems Tebrizi gibi, herkes Şems Tebrizi'yi aklıyla inşa etmiş, herkes onu halktan cahillere satmış ve cahiller satın almıştır. Zira Şems-i Tebrizi bir bilmeceydi ve bir bilmece için hikâye yapmak kolaydı. Anadolu toplumu hikâyeleri çok sevdiği için Şems-i Tebriz’inin hikâyesini kabul etmekle yetinmiştir.
 
Nerden bileyim ki ben kim bana yol vardı?
Cennetten mi ya ki cehennem kurdumu idi?
Cam olsun sanem birazda haz nakit
Veresiye Cennet'te olsa nakitti akılla gördü
 
İsa'nın zamanında bazı aldatıcılar bilgeliklerini İsa adına insanlara satıyorlardı. Bir gün İsa bu sahtekârlardan birini şehrin ortasında halkın arasında gördü. Bu sahtekâr, İsa'nın propagandasını abartarak kendi aklını halka tanıtmıştır. O’nun yalan beyanları gerçek İsa ile hiçbir benzerlik taşımıyordu. İsa ona yaklaştı ve İsa'yı görüp görmediğini sordu. O bir sahtekâraydı ve sonra İsa insanlara şöyle dedi: Ben İsa'yım. Bu yalancıya inanmayın ama kimse İsa'nın sözlerine inanmadı. Edebiyat insan hayatındaki en güçlü silahtır, eğer edebiyat kötü insanlar tarafından kullanılırsa herkes onun mantığını göremez.
 
Damarlarımda acı var, Kemiklerimde özlem
Ruhuma ateş düştü yanar sönmeden yanar
Sıkıştırıyor yüreğimi bütün varlığım
Sıcak güneş kadar, damlayan gözlerimden hasretlı yaş
Gözyaşlarımla, kalbimin bütün denizlerinin acısına duyduğum çaresizliği haykırıyorum
Güneşe tutkunum, O gerçeği yansıtıyor
Sadece O tek yüzle, gerçeği yansıtıyor
Keşke herkes güneş gibi olsa, İkiyüzlü olmayan dosta dost…
Keşke güneşten ders alabilselerdi
Acılarında ve sevinçlerinde kuru ekmeklerini paylaşabilselerdi
İkiyüzlülük olmadan
 
Değerli dostlar, biz onbinlerce insan her gün Mevlana'yla konuşuyoruz. Bu konuşma onun şiirleri aracılığıyla yapılır. Yani Mevlana'nın kim olduğunu bilmek istersek, onun şiirleri genel olarak Mevlana'yı gösterir ve onu detaylı olarak tanıtır.
(Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)
"Mevlânâ’nın ifadesiyle Şems tasavvufun yanı sıra kimya, nücûm, riyâziyyât, ilâhiyyât, hikemiyyât, mantık, hilâf ve nârenciyyât ilimlerinde de mahirdir (a.g.e., II, 201). Şâfiî mezhebine mensup olmakla birlikte (Maḳālât, s. 182) yine Mevlânâ’nın ifadesiyle ricâlullahın sohbetine eriştikten sonra bilgilerinin hepsini defterden silmiş, aklî ve naklî ilimlerden sıyrılıp tecrîd, tefrîd ve tevhid âlemini tercih etmiştir (a.g.e., a.y.). Şems-i Tebrîzî, seyahatleri boyunca karşılaştığı şeyhleri ve âlimleri melâmet tavrının bir gereği olarak gerçeklerin ortaya çıkması için imtihanlara tâbi tuttuğunu, velâyet tavrı baskın olanları şeriatla, şeriat tavrı baskın olanları velâyetle denediğini, bunların teslimiyet ve hakikat arayışlarının eksik olduğunu, cedelle vakit geçirdiklerini, hiçbirinin kendisini tatmin etmediğini, gerçek şeyhliği ve dostluğu Mevlânâ’da bulduğunu ifade eder (Maḳālât, s. 219, 756, 784). "
 
İnsanı hayvanlardan ayıran özellik nedir? Herkes tereddüt etmeden "mantık" diyecektir.
Evet mantık!
 
İnsan aklını ve bilgeliğini en yüce canlı varlık olarak kabul ediyorsak ve Divan-ı Şems herkese açıksa, Divan-ı Şems'teki mantık bu yalanları kabul edebilir mi?
Bu rivayetlerin doğru olduğunu varsayarsak, Mevlana Celaleddin Rumi neden en azından bir şiirinde bunlardan bahsetmedi?
Bu rivayetlerden bahsetmedi çünkü Mevlana nın Müslüman mantığının içeriği bu yanılgılarla çelişiyor. Eğer Mevlana bu rivayetlerden bahsetmediyse ve bu rivayetlerin mantığı o'nın edebiyatının mantığıyla çelişiyorsa, bunları kabul etmek zekâmızla alay etmek değil midir?
 
Kimse üzülmez acılarımıza fakat
Yaratılışın okuryazarlığından, sadece gözlerimiz
 
(Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)
Nitekim Mevlânâ, Konya’ya dönüşünün ardından Şems kendisine sorulduğunda, “Şems-i Tebrîzî sadece bahanedir, güzel ve latif olan biziz” şeklinde cevap vermiştir (Eflâkî, II, 282). Şems’e ulaşıp onu göremeyen bir dervişe ise, “Şems-i Tebrîzî’ye erişemediysen öyle birine eriştin ki saçının her telinde yüzbinlerce Şems vardır”
Bu anlatı, yanlış olsa da, biraz daha mantıklı görünüyor. Şüphesiz Mevlana'nın mantığına göre "Şems", Mevlana'nın zihninin sanatıdır. Başka bir deyişle, cehalete karşı bir savunma bahanesidir. Gerçek şu ki, Divan edebiyatı şairlerinin zihinlerinin her zerresinde yüz binlerce Şems, Leyla ve Mecnun, İran ve Turan vb. bulunur.
 
Gönüller öldü deme, aşk şehri yıkıldı deme
Şems-i Tebrizi her yerde, Mevlana gibi nerde?
 
Toplumların yaygın söylemine göre, edebiyat her konuşmacının zekâsına rehberlik eder. Elbette, Kur'an edebiyatı olmasaydı, iki milyar insan Müslüman olmazdı. Her millette milli edebiyat ve milli ahlak olmasaydı, her şey lekelenirdi. Din, en başından lekelenirdi. Şüphesiz din, toplumsal ahlaka rehberlik edemez. Bu deneyimi, İran ve Afganistan'ın yarım asırlık tarihinden biliyoruz.
 
Haram katma aşa haram beladır başa
Az olsun helal olsun buyur ye paşa paşa
Huzur yaşam yaraşır bu kısa yaşamımda
Eğer ki bulabilsem beyaz kıl düşmez kaşa
 
Mevlana, Şems Tebrizi sanatını zihninde yarattı ve herkese sattı. Tasavvuf şiirlerinin çoğunda Şems Tebrizi adını kullanan Mevlana, edebî kültürün yöntem ve mantığından uzak olan halkların çoğu tarafından "şeyh" olarak kabul edilmiştir. Çünkü Şeyh kültürü Orta Doğu'da yaygındı.
 
Şimdi sizin için Türkçe olarak Celaleddin'in iki gazelini yazıyorum. Sema kelimesi her iki sonede de kullanılmaktadır. Orta Doğu'da herkes bu kelimeyi "Sema" olarak bilir ve bu iki soneden Sema kültürünü kurmuşlardır. Yani Gazel'de Mevlana kendinden bahsetmiş ama herkes bunu "sema" olarak değerlendirmiştir.
 
بیا بیا که توی جان، جان جان سماع
هزار شمع منور، به خاندان سماع
چو صد هزار ستاره ز تست روشن دل
بیا که ماه تمامی، در آسمان سماع
بیا که جان و جهان، در رخ تو حیرانست
بیا که بوالعجبی نیک، در جهان سماع
بیا که بی تو، به بازار عشق نقدی نیست
بیا که چون تو زری را، ندید کان سماع
بیا که بر در تو شسته‌اند، مشتاقان
ز بام خویش فروکن، تو نردبان سماع
بیا که رونق بازار عشق، از لب تست
که شاهدیست نهانی، در این دکان سماع
بیار قند معانی، ز شمس تبریزی
که باز ماند ز عشق، لبش دهان سماع
 
Not: Her beyitte "sema" kelimesi her iki sonede de geçmektedir. Edebiyat Divanı'nda tecrübesi olmayan biri "Sema" diye düşünür. Sema düşünürse hâkim olan kültür yansır ama Edebiyat Divanı'nın şiir mantığına bakarsak "Mevlana beyaz demiş ama Orta Doğu siyah anlamış." Şimdi bu iki soneyi Türkçe olarak yazacağım.
İlk soneden:
 
بیا بیا که توی جان، جان جان سماع
هزار شمع منور، به خاندان سماع
 
Gel gel ki sen can sen, semanın caniye gel
Senin gelişinle Sema’nın evinde bin mum yanacak
 
Dikkat edelim, amaç "Sema" olsa ve Allah geldiğinde bin mum yansa Allah ibadethaneye gelir mi?
Mantıksal olarak yanlıştır.
Şimdi bu beyitti Edebiyat Divanı kültürünün mantığından hareketle analiz edeceğiz: "Mevlana, Allah'ın nuruna ve Allah'ın emirlerine der ki: Dinleyicinin ruhuna gelin, dinleyicinin evine gelmenizle birlikte, bin ışık gelecek."
Sema kelimesi dinleyici anlamına gelir.
Mevlana'nın mantığına göre kimse Allah'ı göremez ama Allah'ın ışığını hissedebilir ve Allah'ın emirlerini duyabilir.
Bu beyitte Sema, Allah'ın emrini işiten ve Allah'ın nurunu gören kişidir. O Mevlana'dır. Çünkü "Sema" duymak demektir.
 
چو صد هزار ستاره ز تست روشن دل
بیا که ماه تمامی، در آسمان سماع
 
Yüzbinlerce parlak yıldız gibi bu yüreğim senin ışığından
Gel sen tam bir aysın gökyüzü semasında
Başka bir deyişle, Mevlana'nın gökyüzünde tam bir aysın
 
بیا که جان و جهان، در رخ تو حیرانست
بیا که بوالعجبی نیک، در جهان سماع
 
Gel ruhum ve ruhlar ve dünya sana âşık ve sana kaybolmuş
Gel Semanın dünyasına, o iyi bir tezahür haline geldi
 
بیا که بی تو، به بازار عشق نقدی نیست
بیا که چون تو زری را، ندید کان سماع
 
Gel sensiz aşk pazarında gerçek aşk nakit değildir
Sen bir altınsın, gel, bu Kan Sema hiç senin gibi bir altın görmedi
 
بیا که بر در تو شسته‌اند، مشتاقان
ز بام خویش فروکن، تو نردبان سماع
 
Gel, seni görmeyi sabırsızlıkla bekliyorlar âşıklar
Çatıdan in, Sema'nın merdivenleri sen
 
Not: Dikkat edelim, diyor Mevlana Allah'ın Nur’una: Bize gel çünkü meraklılar ve âşıklar seni bekliyor. Bulunduğun yerden bize gel, sen benim merdivenimsin ve ben de seninle sevgiliye ulaşacağım. Yani "sema" kelimesi Mevlana'nın bir alegorisidir. O, şiirlerinde popüler olan Sema'dan hiç bahsetmemiştir. Sema'nın sonelerde "Sema" olarak yorumlarsak, bu iki sone günümüz Sema kültürünü sunar, bu durumda sonelerin mantığı edebî divan kültürünün mantığının dışında kalacak ve "müşriklik ve putperestliği" yansıtacaktır.  
Celaleddin'in her şiirinin mantığında iki hitap vardır. Biri sevgilinin adresi, diğeri ise âşık adresidir. Sevgilinin adresinden halka mesaj gönderir. Âşık ile sevgili arasına kimseyi koymaz, çünkü edebi divan kültürünün mantığında bu "şirk ve putperestlik" olur.
 
بیا که رونق بازار عشق، از لب تست
که شاهدیست نهانی، در این دکان سماع
 
Aşk piyasasının refahı dudaklarının sanatıdır, gel benim için
Bu Kan-Sema yani bütün varlığım gizlice bu sahneye tanıktır
 
Şimdi bu sonenin son beytine geliyoruz. Son beyitte "Şems Tebriziden" bahsediliyor. Mantıklı düşünelim, eğer sema kelimesi sema kültürünü temsil ediyorsa şiirin mantığında Mevlâna'nın yeri nerededir?
Diyelim ki Şems Tebrizi Şeyh'tir, onun şiirdeki yeri nerededir?
Divan edebiyatı kültürünü anlamak büyük bir ustalık gerektirir. Bu algıya sahip olmalıyız ki şairlerin zihninde kelimeler dans eder. Her kelimenin birçok anlamı vardır. Divan edebiyatında şiir yazmak oldukça zor bir iştir. Bu kültürün değeri onun zorluğudur. Zira edebiyat Divani insan zihnini harekete geçirir. Bu kültürün hâkim olduğu bir toplumda âlimlerin sözleri ölçülüdür. İnsanlar konuşmanın dış görünüşüne bakmazlar, konuşmanın içeriğine değer verirler.
 
بیار قند معانی، ز شمس تبریزی
که باز ماند ز عشق، لبش دهان سماع
 
Şems Tebrizi‘den tatlı anlamlar getir
Semanın dudakları ve ağzı aşktan uzak kalmıştır
 
Not: Mevlana'nın ne dediğine dikkat edelim: Şems Tebrizi‘den tatlı anlamlar getir.
Şems-i Tebrizi'nin bir şeyh olduğunu varsayarsak, Mevlana, Allah'a Şems-i Tebrizi'den tatlı anlamlar getirmesini mi emretmiştir?
Kesinlikle hayır!
Mevlana Allah'a şöyle der: "Bana nurundan tatlı manalar ver ki, yolumu kaybetmeyeyim." Allah'ın nurunun sembolü Şems Tebrizi kelimesidir. Celaleddin'in Allah'la konuşması "dua" mantığıyla yapılmaktadır. Bu gazeldeki duada Mevlana, Allah'tan, liderinin "Allah'ın ışığı" olmasını ister. Şimdi Gazel'deki Mevlana yerine "Sema" Ve Şems-i Tebrizi'yi şeyh olarak kabul etmek mantıksız değil mi?
Sema" Allah'a Şems'ten tatlı manalar alıp "Semaya“ getirmesini söyleyebilir mi?
İkinci noktada ise dikkat etmek gerekir ki, doğrudan Allah'a ve İslam dinine yönelik olan sonelerde, bunlarda "Şems-i Tebrizi" yazılıdır.
Ancak Allah'ın ve İslam dininin gösterisinin olmadığı ancak mistik şiirler olduğu sonelerde "Şemseddin Tebrizi" veya "Şemsülhak Tebrizi" yazılıdır.
 
Geçtim cefalarından tanrı ondan geçmesin
Senin gibi zalimi hayatıma biçmesin
Muhtaç bıraksın seni Senin gibi kişiye
Ateş içine atsın uygun tedbir seçmesin
 
İkinci sonenin çevirisi!
 
بیا بیا که توی جان، جان جان سماع
بیا که سرو روانی، به بوستان سماع
بیا که چون تو نبودست و هم نخواهد بود
بیا که چون تو ندیدست، دیدگان سماع
بیا که چشمه خورشید، زیر سایه تست
هزار زهره تو داری، بر آسمان سماع
سماع شکر تو گوید، به صد زبان فصیح
یکی دو نکته بگویم، من از زبان سماع
برون ز هر دو جهانی، چو در سماع آیی
برون ز هر دو جهانست، این جهان سماع
اگر چه بام بلندست، بام هفتم چرخ
گذشته است از این بام، نردبان سماع
به زیر پای بکوبید، هر چه غیر ویست
سماع از آن شما و شما از آن سماع
کنار ذره چو پر شد، ز پرتو خورشید
همه به رقص درآیند، بی‌فغان سماع
بیا که صورت عشقست، شمس تبریزی
که باز ماند ز عشق، لبش دهان سماع
 
 
بیا بیا که توی جان، جان جان سماع
بیا که سرو روانی، به بوستان سماع
 
Gel gel ki sen can sen, semanın canıya gel
Sema bahçesine gel, çünkü sen bu bahçenin gururlu ağacısın.
Yani, Mevlana'nın kalbine gel, çünkü sen Mevlana'nın kalbindeki inancın direğisin
 
بیا که چون تو نبودست و هم نخواهد بود
بیا که چون تو ندیدست، دیدگان سماع
 
Gel, "Sema" yani Mevlana senin gibi değildi ve senin gibi olamaz zira sen her bakımdan tamsın
Gel, bu işiten gözler senin gibi bir ışık hiç görmedi
 
بیا که چشمه خورشید، زیر سایه تست
هزار زهره تو داری، بر آسمان سماع
 
Gel güneşin kaynağı gölgende
Bin Venüs gezegenin, Sema'nın semasında, yani Mevlana'nın gönül semalarında senin emirlerin var
 
سماع شکر تو گوید، به صد زبان فصیح
یکی دو نکته بگویم، من از زبان سماع
 
Sema, yani Mevlana yüz güzel dilde teşekkür eder
Bir iki şey söyleyeyim, Sema'nın dilinden 
 
Not: "Bir iki nokta söyleyeyim, Sema dilinden " Bu ne anlama geliyor?
Mevlana diyor ki: Dinleyicinin ağzından bir iki nokta söyleyeceğim. Dinleyici kimdir? Mevlana'nın kendisidir.
 
برون ز هر دو جهانی، چو در سماع آیی
برون ز هر دو جهانست، این جهان سماع
 
Mevlana, Allah'a şöyle der: Sen her iki dünyanın da dışındasın, eğer semaya gelirsen, yani Mevlana'nın aklını bilirsen, bütün varoluşun içinde cereyan ettiği Sema gibisin. Her iki dünyanın da dışında, bu sema dünyası
 
Not: Bu beyitte "Semanın" anlamı değiştirilmiştir. "Felek" anlamını da almıştır.
 
اگر چه بام بلندست، بام هفتم چرخ
گذشته است از این بام، نردبان سماع
 
Çatı yüksek olmasına ve yedinci katta yer almasına rağmen
Yani Allah'ın rızasını almak zordur.
Bu zorlukla karşılaşan sema, yani Mevlana, Allah'ın rızasını kazanmak için adımlarını dama çıkardı ve damlardan geçti.
 
Not: Mevlana'nın dininin mantığına göre Allah'ın rızasını kazanmak kolay değildir. Tanrı'yı memnun etmek için bireysel bir mücadeleye inanır. Allah ile insan arasına kimseyi koymamıştır. Şiirlerinin mantığı güneş gibi açıktır, neden o'nun karakterini küçümseyip Şeyh’in müridi olarak tanıtalım?
Şems Tebrizi, Mevlana'nın şiirlerinin hangi belgesinde insan olarak kabul edilmektedir?
 
به زیر پای بکوبید، هر چه غیر ویست
سماع از آن شما و شما از آن سماع
 
Allah'tan başka her şeyi çiğneyin. Yani "Şirkin" bütün ahlâkını
Çünkü: Sema, yani Tanrı sizden ve siz Tanrıdan
 
Edebiyat Divanı'nın "mucizelerini" şairlerden okuyunca Mevlana gibi sarhoş oluyorum. Nedenini biliyor musunuz?
Bu kültür doğrudan insan aklına saldırmakta ve insanı evrimsel bir aşamaya kadar sarsmaktadır. Mevlâna bu gazelde Sema'ya "işitme" anlamından başlamış, daha sonra Sema'nın "gökyüzü" manasını kullanmış ve "gökyüzü" manasının mantığından yola çıkarak Allah'ın büyüklüğüne örnek vermiş ve bu beyitte şöyle buyurmuş: "Allah gökyüzü gibidir. Eğer iyi bir insan olursan, sen Allah'a ait olduğun gibi, bu gökyüzü, yani Allah'ın cenneti de senin olacaktır. Buyurmuş: "Hepimiz birer bireyiz ve Allah da bir tamdır, kendinizden ve Allah'tan başka aranıza giren herkesi ayaklar altına alın." O, kelimeleri dansa dönüştürmüş ve o kadar güzel söylemiş ki, sevinçten çığlık atmak istiyorum.
 
کنار ذره چو پر شد، ز پرتو خورشید
همه به رقص درآیند، بی‌فغان سماع
 
Bir şeyin bir tarafı Yani Mevlana'nın bedeni ve ruhu güneşin nuruyla dolduğu, yani Allah'ın nuruyla dolduğu, yani imanla dolduğu zaman
"Sema" Yani Mevlana suskunken herkes dans etmeye başlasın
 
بیا که صورت عشقست، شمس تبریزی
که باز ماند ز عشق، لبش دهان سماع
 
Bu sonenin son beytinde Celaleddin'in hitabı Allah'ın nurunadır. Son beyitte "Şems-i Tebrizi", Nurullah'ın bir alegorisidir. Mevlana, Şems-i Tebrizi'ye, yani Nurullah'a şöyle der: Gel, Şems-i Tebrizi aşkın yüzüdür, yani Nurullah aşkın yüzüdür. Gel, ey Şems-i Tebrizi, yani gel, ey Allah'ın ışığı, "Semanın dudakları ve ağzı, yani Mevlana'nın dudakları ve ağzı aşksızlıktan kurudu".
 
Bir aşk şiiri
Güzel beyit taşıyan Allah lütfuyla ağzın
Gel aşktan o soylasın, mestene etsin izin
Göğüsteki etkili hoşlik, aşk olmadan yükselmez
Mürekkepsiz kılıça benzer, aşksız olsa her sözün
Anlamlı her konuşma, söz sahibin rütbesini belirler
Keder dağının altındayım, bakmıyor güzel gözün
Bu gönül yarasını, düzeltemez yüz tabip
İçsel varlığın örtülü gülünden, yüz vermiyor yüzün
Gönül mahzenine düşen, anlasak asla kalkamaz
Kurtuluş umudum sensin, aşka buyur gel özün
 
Divan edebiyatı şairleri şiir yazarken kelimelerin manalarını, hatta kelimelerin kendisini düşünmezler çünkü şiir yazmak onların elinde değildir. Zira şiir insanın ruhunda ve bedeninde olan bir "şair" tarafından yazılır. Şunu hayal edin: Bedeninizde, sizin aklınıza paralel, bilgi birikimlerini kullanan ve şiirler yazan başka bir akıl daha var. Edebiyat divanında bir şair böyledir.
  
Mevlana her kelimeyi kullandı. "Şems", "Tebriz", "Sema", "Evliya", "Şems Tebrizi", "Şems el-Hak Tebrizi", "Şemseddin Tebrizi" ve diğerleri. Her kelimenin anlamı her sonede, hatta her beyitte değişir, çünkü "şair" öyle yapar. Örneğin: "Madar" adlı bir kitap yazıyordum ve hikâyenin bir sahnesinde sarhoş "şarap" hikâyesini yansıtmak istedim. Altı beyitten oluşan bir şiir yazılmıştır. Şaşırtıcı bir şekilde, "şarap" kelimesi altı beyitte "on bir kez" geçmişti, Şimdi soru şu: Eğer bir kelime altı beyitte on bir defa geçiyorsa, bu iyi bir şiir olur mu?
Asla!
Şarap on bir farklı kelimeyle yazılmıştır. Bu on bir şekil şiiri güzel kılmıştır. Biri bana bir milyon dolar verip bu serveti al, şarap anlamına gelen on bir kelime yaz dese, inanın yazamam. Ama "Şair" on bir kelimeyi soneye ekledi. (dari dilde)
Mantık: Edebiyat Divanı'nın şairlerinden farklı zamanlarda on bir kelime duydum ve bunları hafızamda ezberleyip şaire teslim ettim. Bunu kendi isteğimle yapmadım. Edebiyat kültürü bunu uyguladı. Şimdi düşünün, tarihimizin incisi olan bu nadide cevher topluma egemen olsaydı, ulusal dil ve edebiyat en güçlüsü olmaz mıydı? Avrupa dilleri bankasının zengin olduğunu düşünmeyin. Şairlerin divanlarından Dari dili bankasına bir göz atın.
 
Olsun bulutun akarsu versin laleye
Bir kadeh şarap hoşluk gam naleye
Bugünkü esmere izleyicisin
Yârin olursun esmer başka kaleye
 
Şu gerçeği anlamamız gerekiyor: Divan edebiyatı kültürünün var olduğu ülkelerde, topluma güçlü bir manevi güç yön verir. Her şey siyasetin elinde değil, dinin de elinde değil. Öyle olsaydı, İran toplumunda mollalar kendi yaşam tarzlarını İran toplumunun yöneticisi haline getirirlerdi. Dünya, Afgan toplumuna her türlü radikal dini grubu soktu, ancak hiçbiri halk desteği bulamadı ve ortadan kayboldular. Peki ya Taliban? Bu grup da bir başka olay ve Şems-i Tebrizi hikâyesi gibi büyük bir sır. Önümüzdeki birkaç yıl içinde sahneden kaybolacaklar.
 
Ünlü televizyon kanallarından birinde, Mevlana'yı her açıdan tanıyan profesörlerden biri, Mevlana'yı tanıttı. Mevlana'ya "Muhammed" adını verdi ve ona Celaleddin lakabını taktı! O'nun babasını bir Din âlimi, Mevlana'yı da evliya olarak tanıttı. Mevlana'nın anne ve babasının Hazreti Osman'la kan bağına sahip olduğunu söyledi. Celaleddin'in şiirsel ve edebi özelliklerini Mevlâna'dan aldı ve Mevlana'ya kendi dini mantığına uygun bir karakter kazandırdı. Yani Mevlana'dan Türklüğü alıp Arap rengini verdi. O, evliyanı Tanrı'nın dostu olarak adlandırdı. Tanrı ile dostluk ayrıcalığını herkesten aldı evliyalara verdi. Evliyaları görmüş ve tanımıştı, çünkü konuşma tarzı bu mantıktaydı. Bu mantıksızlıkla bilgi veren kişi kendisini Müslüman olarak görüyordu. Şimdi soru şu: Müslümanlar Allah'ın dostu değil mi?
Kuran mantığına göre, Allah'ın rızasını kazanmış herkes Allah'ın dostlarındandır, yani "Evliya"dır.
Evliya, dost anlamına gelir.
Kendilerini Allah'ın dostu sayanlar gerçeği söylemekten çekinmezler. Peki, Allah kimi dost, yani bir mümini kabul eder? Bu olay ahiretle ilgilidir. Kimse bilemez. Yunus Suresi, 62. ayet. Fakat Ortadoğu zihniyetinde, bu profesörler her "Evliya"yı tanır. Akılları bilgi ve mantıkla mı dolu? Yoksa...
 
Kuzgunların sesi, kabul olmaz literatürde
Bülbül olmak istersen, attığını anlamını anla
 
Aklında düşünme mantığı yoktu. Bir soru üzerine şöyle dedi: Eğer Mevlana, mucizevi düşüncelerini düzyazı olarak yazsaydı, herkes onlara dokunabilirdi. Bu özelliği onun düşüncelerini şiirsel olarak yazmasına neden olmuştur.
Ne şiir mantığını ne de Mevlana ilmini biliyordu.
Benzer şekilde, Orta Doğu zihniyetinde, Mevlana'yı tanıtan her âlim, onun hakkında yanlış olan her şeyi söyler, ancak en azından biri, Mevlana'nın şiir sanatı ve mantığı hakkında hiçbir şey söylemez, çünkü bu alanda bilgisi yoktur. Hiçbir entelektüel veya edebiyat üstadının Mevlana'yı şiiriyle tanıttığını görmedim. Bu, edebiyat kültürünün yaygın olduğu ülkelerde şaşırtıcıdır. Bu ülkelerdeki entelektüel çevreler hayrete düşmektedir.
 
Ne yapayım söyle Mevla'm dert için
Kalmamış bu devrede bir Seyfettin
Çürük ayaklar gelmiş tepede 
Bu durumdan takdirlerimiz çirkin
 
Ben üç dilde şair olan bir insanım ve şunu söylemekten gurur duyuyorum: Biz Türklerin edebiyat kültüründe nasihat edici hikâyeler ve manalı sözler düz yazıyla yazılması mümkün değildir. Şiir bir önkoşuldur. Ama şiir çok büyük bir sanattır, herkes beceremez. Bu nedenle Divan edebiyatı insanlık tarihinin en büyük edebiyatlarından biridir ve Türk tarihinin incisidir.
Mevlana'nın hikâyelerinden örnek vereceğim. Celaleddin, Divan edebiyatı sanatıyla Mesnevi'sinde Horasan halk hikâyelerini yazmıştır. Bu öykülerden biri de "Keniz ile Eşeğin Hikâyesidir. Rumi bu seksi hikâyeyi kelimelerin dansıyla yazmış. O şiiri Türkçeye çeviremediğim için hikâyenin özetini yazacağım.
Hikâye: Bir ünlünün eşi olan güzel bir bayan, hayatın her nimetini yaşamaktadır. Her türlü nimetten mahrum bir genç Keniz'i vardır. Keniz şehvetini tatmin etmek için kadının Eşeğini kullanır. O seks sırasında bal kabağı kullanırdı. Bal kabağının ortasında bir delik açmıştı. Her türlü nimetten mahrum kalan Keniz bu seksten keyif alıyordu. Bu Hizmetçinin güzel yüzüne aldanan evin hanımı onu izledi. Bir gün onu seks yaparken ve eşek seksinden keyif alırken gördü. Her şeyiyle zengin olan bu hanım, tutkusunu eşek seksine vermiş ve bir şeyler bahane ederek hizmetçiyi evden dışarı göndermiş ve eşeğin altına girip seks yapmaya başlamış. Bu talihsiz hanım bal kabağından habersiz ilk eşek saldırısında zevk karşılığında canını Azrail'e teslim etmiş. Horasan'da düşünmeden bir iş yapan ve başarısız olan insanlar için şöyle derler: Bal kabağını görmeden eşeği gördü.
Hz. Mevlana bu Anekdottan iki mesaj vermiştir: Bir insan yoksun kalırsa, ahlak dışı ve kanundan uzak her şeyi Yapabilir. Eğer bir kişi kendi egosu tarafından ele geçirilirse, her kötü eylemde yakalanır.
Bu hikâye Horasan halk hikâyelerinden biridir. Mevlana bu halk hikâyesini Divan Edebiyat sanatıyla yazmıştır. O kelimeleri dans ettirerek yazmış ve ona edebi değer katmıştır. Eğer düzyazı olarak yazılmış olsaydı, sert ve ahlaksız olurdu.
Not: Ortadoğu zihniyetine sahip biri en azından böyle bir şiir yazabiliyorsa, Ortadoğu zihniyeti Mevlana Celaleddin Rumi'nin kim olduğunu ve tarihimizin cevheri olan Divan edebiyatının değerini anlayacaktır. Ortadoğu zihniyetindeki Mevlana, dar bir zihniyete, altın bir saraya hapsedilmiş ve itibarını bu zihniyetin belirli bir kesiminin dindarlığından almıştır; ancak Gerçek Mevlana Celaleddin Rumi, özgür bir kuş gibi dünyayı dolaşmakta ve sadece bir Divan edebiyatı öğrencisi olup itibarını Divanlarından almaktadır. Ne bir şeyh ne de bir evliyadır; o sadece bir insandır.
Bu hikâyenin şiirini Türkçe yazsaydım edebiyat etiğinden uzak olurdu. Yani Divan Edebiyatı sanatı şu imkânı verir: Divan Edebiyatının poetik yöntemleriyle her türlü sorunu yazabiliriz. Düzyazıda bu mümkün değildir. Öte yandan, zayıf bir edebiyat kültürü ve şiirin popüler olmadığı zihniyetinde, her âlimin ağzından şiir ve edebiyat her şeyden daha değersiz görünüyor. Şüphesiz bu insanlar, tüm hayatları boyunca edebiyat ve şiir sanatı üzerine bir kez bile düşünmemişler, dolayısıyla şu mantık var: Bekâr bir erkek için eşinden boşanmak kolay bir iştir.
 
Hey Allah'ım bu acıyı dindirme
Acı aşktan aşk yolunda sindirme
Aşk acısı ruhum için ilaçtır
Aşksız insanlar içinde indirme

Bir başka örnek de şu şiirimden:

 

Yüzünün girdabına atıldım bir gizemden

Söyle bana bu sırrı bak Hale göz nemden

Âşık

 

Şerbet içirir bu sır yaşama ömür verir

Kırmızı gül o aşktır güzelliği erdemden

Sevgili

 

Açılmış güzel çiçek Kalbime gülü vermiş

Gülümse yansıması bade vermiş semden

Âşık 

 

Dudak denir bunu, çeşmesinde şeker var   

Leb dudağa koyanlar nefessiz olur demden

Sevgili

 

Eteğine bayıldım, söyle bana ne gizli?

Altında çiçek var mı?  Lütf’ buyur sen keremden

Âşık

 

Pembe beyaza yakın kokulu güzel gül var

Kokudan zevki alsan öpersin sen haremden

Sevgili

 

Her yanım gülistandır Tanrı'nın sanatı

Son makamım annelik bakarsan kul cemden

Şimdi buyur sen anlat kadın cinayetini

Erkek Erkek olmasa anlamaz bu gizemden

  Sevgili

 

Bu şiirin mesajını anlarsak, bir kadının gençlikten ölüme kadar olan hizmetini ifade ettiğini görürüz. Başka bir deyişle, gençliğinde güzelliği ve cinsel çekiciliğiyle erkeklere hizmet eder, ardından anne rolünü üstlenerek erkeklere ve topluma hizmet eder, ancak karşılığında erkekler tarafından aşağılanır ve hatta cezalandırılır. Aynı mesajı Divan'ın edebi şiirlerinden alıp düzyazıya aktardığımızda, çirkin ve görgüsüz bir yazı ortaya çıkar.

 
Kitabın sonuna yaklaşırken şunu söylemeliyim: Mevlana'yı anlamak için yalnızca divanları yardımcı olabilir; ancak divanın iç içeriğini anlamak için Horasan'ın "seküler" yaşam tarzını, divan edebiyatını, Horasan üslubunu, Irak üslubunu, divan edebiyatındaki Hindu üslubunu, aruz ilminin hakikatini, Hece ölçüsünün ne olduğunu, Horasan'ın tarihini ve kültürünü ve en önemlisi Gazneliler ve Timurlular dönemini, Dari dilini bilmek gerekir. En azından temel bilgilere sahip olmak gerekir. Şüphesiz bunların hepsi bir zincir gibi birbirine bağlıdır. Ortadoğu kültürünün zihniyetine sahip hiç kimse Mevlana'yı asla anlayamaz.
 
Sadakatsiz yüreklere gam dulu matem olsun
Vefasız bu dünyadan gözler dulu nem olsun
Bilgisiz hep öterler Küçük bir Papağan gibi
Bilinçsiz akılleri kurt ve kuşe yem olsun
 
Türk tarihimizde laik yaşam tarzı nasıldı?
Horasan halkının laik kültüründe siyaset yerli yerindedir ve insanların milli değerlerine müdahale edemez. Din, edebiyat ve diğer değerler halkın elindedir. Camilerin yönetimi bile halkın elinde olmalı ve hükümet cami sahibi olmamalı veya yönetmemelidir. Geçmişte basının rolünü divan edebiyat oynardı, halkın elindeydi ve hükümetin en ufak bir müdahalesi olmazdı. Tarihin bu döneminde Hükümetin, siyasi partilerin ve dini grupların basını olmamalı Çünkü laik bir sistem buna izin vermez ve basın halkın basını olmalıdır.
 
Neler yaptık kara kalple gençliğimizde
Yaşlılık ne yaparsa, bunu hak ettik biz
 
 Her bireyin milli değeri diğerininkiyle eşittir. Laik yaşam hiçbir zaman tek bir yaşam biçimini temsil etmez, bu yüzden hiç kimse kendine laik diyemez zira tüm insanların yaşam sistemi laiktir, Şüphesiz bu sistemin felsefesi insanların inançlarına, yaşam tarzlarına ve her bireyin milli değerlerine saygıyı içerir.
Laik yaşamnın biz Türklerin tarihimizden pek çok hikâyesi vardır. Bu hikâyelerden biri: Mahmud Gaznevi döneminde kardeşi Behlul, Bağdat'ta din eğitimi alıp Gazne'ye geri dönmüş. Beyoğlu İstanbul gibi Gazne şehrinde de her şey varmış. Bir tarafta cami, diğer tarafta Hindu tapınağı, bir tarafta barlar, diğer tarafta ise başka şeyler… Varmış. Kısacası devlet her şeye izin vermiş ve herkesin kendi yaşam tarzı varmış. Behlul endişelenir, bir kasap dükkânına gider ve bir koyunun kendi ayaklarından, bir keçinin ise kendi ayaklarından asılı olduğunu görür. Rahat nefes alır ve şöyle der: Benim İslam’ım bana, Mahmud'un işi de Mahmud'adır. O dönemde Batı'da kilise bu yaşam tarzına izin vermiyordu. Elbette Batı tarihi dinlerle iç içedir. Bağdat'taki Araplar bu yaşam tarzına izin vermezken, bu yaşam tarzı Türklere atalarından miras kalmıştır. Biz Türkler bu yaşam tarzımızla dünyada büyük bir tarih yazdık. Bu yaşam biçiminde “değerlere saygı duyulur. Herkesin değerine saygı duyulduğu için din işleri devletin işlerinden ayrıdır. Bu, Türklerin tarihinde bir gerçektir ve nadide bir incidir. Türklerin tarihinde "dine" Türklerin töresi yön vermiştir Ama neden?
Türk tarihinde Şah ailesinin otoritesi her şeyden daha önemliydi. Kral güçlü bir karaktere ve güçlü bir orduya sahipti. Kuşkusuz Türklerin yaşam tarzı bu kanunu dikte ediyordu. Yani tarih boyunca güçlü bir kral, güçlü bir ordu ve güçlü bir halk geleneği Türklerin yaşam biçimi olmuş ve bu yaşam biçimini iklim ve coğrafya oluşturmuştur. Her Türk kralının sarayında bir hanedan kültürü oluşmuştur. Bu kültür Türklerin eski geleneklerinden türemiştir. Bu kültürde sarayda din hâkim değildi. Orta Doğu ve Batı dünyasında olduğu gibi din hiçbir zaman siyasete egemen olmadı ve dini ideoloji hiçbir zaman topluma yön vermedi. Yani Türk kültüründe dini ideoloji yoktu. Dolayısıyla din, kendi yerinde her zaman değerli ve kutsaldı.
 
Reçel istiyor gönül kendine o bakmıyor
Sahip olduğu şeye bir kere o akmıyor
Elde etmek istiyor cevheri su üstünden
Derya incilerini boynuna o takmıyor
 
Şah ailesinin otoritesi için herkesin görüşü ve yaşam tarzı önünde törenin adaletle yapılması gerekiyordu. En önemlisi: «Türk tarihinde yasa koyucu kraldı.» Din âlimlerinin verdikleri her fetvada kralın çıkarları gözetiliyordu. Eğer hata yapsalardı kafaları kesilirdi. Türk tarihinde Şah'ın otoritesi halkın desteğiyle devam etmiştir. Bu şart bir zorunluluktu çünkü Türklerin tarihinde liderler arasında rekabet vardı, halkın desteği kaybedilirse rekabeti rakipler kazanırdı. Savaşların yüzde 80'i Türklerin kendi aralarında gerçekleşti. Hiç şüphesiz ki antik dünyada Hindistan'dan Çin'in kalbine, Rusya'dan Avrupa'nın kalbine, Ortadoğu'dan Afrika'nın kalbine kadar Türkler iktidardaydı. Türk'ün rakibi çoğunlukla Türk'ün kendisiydi. Türk tarihinde halkın merkezi bir rol oynaması nedeniyle görüşleri ve yaşam tarzı Şah'ın gözünde itibar kazanmış ve bu sistem Türkler arasında laik yaşamın yayılmasına neden olmuştur. Ortadoğu'da bu sistemin aksine başka bir sistem vardı çünkü Ortadoğu tarihi dinler tarihidir. Din aynı zamanda Batı tarihinde de merkezi bir rol oynadı. Batılıların tarihini dinler tarihinden ayrı bilemeyiz. Şüphesiz Batılıların tarihinde kanun koyucu "din"dir. Batı tarihinde padişahlar tapınakların desteğiyle iktidardaydı. Batılılar Hıristiyanlığı kabul ettikçe Kilise Batı'nın en güçlü otoritesi haline geldi. Her kral kilisenin desteğiyle iktidardaydı. Bu yaşam tarzı laik yaşamla çelişiyordu. Tek fikirlilik ve tek ideoloji, Batı'yı karanlığa sürükleyen sistemdi ve bu karanlık, Batı'da rönesanslara neden oldu. Şüphesiz ki insanlığın hayatında her sistem, evrim yasası gereği kendi zıttını yaratır.
Laik hayat Horasan'dan batı ülkelerine ne zaman ve kimlerle ulaştı?
Cevap: İbn Rüşd, 12. yüzyılın büyük İslam âlimlerinden biridir. Ortadoğu'daki Türklerin düşünce tarzını biliyordu. Ortadoğu 9. yüzyıldan sonra Türklerin eline geçti. Halife manevi bir şahsiyet haline gelmişti ve siyasi ve askeri güç Türklerin elindeydi. İbn Rüşd, Batılıları bu yaşam tarzıyla ilk kez tanıştırdı. Batı'da gücün kaynağı Kilise idi, her krallık o'nun işbirliği ile varlığını sürdürebilirdi. Laiklik terimi ilk kez 1846'da İngiliz yazar George Holyoke tarafından kullanıldı. Ancak Kilise Batı siyasetindeki rolünü yitirdikçe bu yaşam tarzı Batı'da da kabul görmeye başladı. Yani, Horasan'ın laik sistemini anlamak ve tanımak için yüzyıllarca tartışma ve müzakereler yapılmış ve kilise siyasette merkezi bir rol oynadığı sürece bu sistem kilise tarafından reddedilmiştir. Batı ve Horasan tarihinin gerçeği budur.
Bu terim ilk olarak Fransa anayasasında yazılmış ve Mustafa Kemal Atatürk bu terimi Türkiye'de yaygınlaştırmıştır. Fransız anayasasında yer alan tanım Horasan laikliğine yakındır, ancak Ortadoğu zihniyetinde laiklik başka bir şeye dönüştürülmüştür.
 
Yaratılışta seven sevilen arasında ayrım yok
Kelebeklerin küllerinden mum yaparız biz
 
Mevlana'yı bilmenin ön şartı neden birisi, aruz ve hece ölçünün ilminin hakikatini anlamaktır?
Soru şu: Mevlana şiir yazarken zihnini bu kurallarla hapsetti mi? Gerçek nedir?
Aruz ve hece ölçünün ilminin şairle ne alakası var? Bunlar şairlerin şiirini anlamak için kullanılan yöntemlerdir, öğrencilere şiir öğretmek için bir ön şart değil. Öyleyse neden gençlerin zihinlerini bu yöntemlerle hapsedip şiir ve edebiyat kültürüne zarar verelim?
Örneğin, Horasan Divan edebiyatının şiirini tanıtmak için, Horasan şairlerinin katılımıyla Aruz ilmi Arapça yazılmış ve Divan edebiyatı Orta Doğu'ya tanıtılmıştır. Ancak tarihsel kanıtlar, bu tanıtımın Orta Doğu'da bir Divan edebiyat kültürü yaratmada başarısız olduğunu göstermektedir.
 
Sabah esintisiyle, gecenin sarhoşluğundan kaçtık
Her zaman sarhoşlarız, uyanık gözlü olan
 
Bir şair bu şekilde eğitilseydi, hocasından âlimine kadar herkes şair olurdu. Ya da hece ölçüsünü ele alalım; örneğin, hece ölçüsünü hakkında bir kararname gibi "Her mısrası sekiz heceli bir şiir yazın" denilse, bu mantıklı olabilir mi? Bu mantıksızlık şairin özgürlüğünü yok etmez mi?
Bu iki yöntemle ifade edilen kurallar şiirin özünde Doğal olarak vardır. Şair kuş gibi özgür olmalı, arı gibi her çiçekten beslenmelidir. Bu kurallar bir şaire dikte edilirse şiir kaleminden asla çıkmaz. Örneğin: Bir şiir yazdığımda ilk kelimeyi bilmiyorum. Kıtaların ve beyitlerin içeriğini bilmiyorum. Şiirin hikâyesini bilmiyorum. Şiirin biçimini bilmiyorum çünkü şiiri her anından zevk aldığım bir sarhoşlukla yazıyorum ve o anda zihnim sadece şiirin şarabını içiyor. O şiirden ne çıkacağını ancak Allah bilir. Mevlana şiir yazdığında şiirin şarabını içiyordu; tersi imkânsızdı. Tüm benliğini ve ruhunu, yıllar boyunca sayısız kitap ve deneyimle onu şekillendiren kişiye teslim ediyordu. O kişi Mevlana'nın ruhunda ve bedeninde yaratılmıştı. O zamanlar aruz ilmini ve hece kurallarını düşünüyor muydu? Hayır!
Yaygın bir söylemdir: Bir şaire ilham gelirse şiir yazabilir. Şimdi soru şudur: İlham nereden gelir? Gökten mi, Tanrı'dan mı? Tek bir cevap vardır: "İlham şairin hazinesinden gelir." Şair, bilgi hazinesini kitap okuyarak dolduran kişidir. Soru: Bir şair hangi kitapları okur? Cevap: Bir şair arı gibi her çiçekle beslenir, yani bulduğu her kitabı okur. Bir şairin dünyası diğerlerinin dünyasından farklıdır. Örnek: Bir şair etrafındaki her anı bir kitap haline getirebilir. Örnek: Her sosyal ve politik olaydan kendi kitabını yapabilir ve onu kullanabilir. İlham budur.
 
Haca giden bu halkım kalıntıya bakmıyor bakmıyor
Harabe sultanından düşünceye akmıyor akmıyor
Sevgili halkımladır Komşu duvar Komşu
Gezinme badiyeden Şuur Dimağ takmıyor takmıyor
Sima tatlı çehreye sevgilin suratına
Kalptan Kelebek misal Kandilden nur yakmıyor yakmıyor
Kıble ve Kâbe o dur İnsan kendinden görse 
On kere geçmiş yoldan us akılla bakmıyor bakmıyor
İnce incidir akıl kendinden yansıtılsa
Sevabın güzelini vicdandan gül çakmıyor çakmıyor
Bir deste çiçek nerde bilgisiz haca gitse?
Kendine perde halkım akıl yoldan akmıyor akmıyor
 
Artık Ney Name'ye ulaştık!
Divan edebiyatı kültüründe her şairin divanının başında Allah'a dua eden bir tasavvuf şiiri vardır ancak Mevlana manevi Mesnevi'sinde bu geleneği kullanmamış. O Kendisini Ney name şiiriyle tanıtmış.
Neden "Ney"?
Neden manevi dünyanı "Neyistan" demiş?
Elinizdeki neyi incelerseniz içini ve dışını görebilirsiniz. Demek ki diğer ağaçlar gibi kalbinde bir sırı yoktur. Mevlana ney gibidir. Yani konuşmasında ne söylüyorsa davranışlarında da o ona benzer. Yani kalbinde gizli bir sırı yoktur. O, şiirlerinde sadece bir insandır. Doğduğu anda sadece insan olan, her türlü itikattan, her türlü sırdan uzak bir insan olan Mevlâna kendisini bir insan tanıtıyor. Celaleddin'in bu özelliği "şiirlerindeki mantığın herkesi kendisine davet etmesinin" sebebidir. Yani Mevlana için Müslüman, Hindu, Yahudi, ateist aynıdır çünkü o herkesi insan olarak görür ve her insanın önünde sadece insanlığını sunar. O, tüm kişisel değerlerini kendi kişisel malı olarak görür ve bunları kimsenin önüne sunmaz. Eğer kişisel değerlerini şiirlerinde gösterseydi "ne olursan ol gel" mantığı ortadan kalkardı.
O da Horasan Divan edebiyatının diğer şairleri gibi Horasan'ın seküler yaşam tarzının bir figürüdür. Horasan'ın seküler düzeninde herkesin insan olarak değerli olduğunu unutmayalım; dolayısıyla Mevlana bir şeyhin müridi değildir ve olamaz. Hiçbir tarikatın takipçisi veya önderi olmamıştır ve olamaz. O sadece bir insandı ve Müslümandı.
Celaleddin, mana dünyasının Neyistan olduğunu söyler. Tanrı'nın içinde olduğu dünyayı, Neyistan diyor. Ona göre insan, Allah katında eşit mesafeye sahiptir, ancak mesafeyi uzak ya da yakın yapan insandır.
 
İndi şems dalga dalga divanından aklime
Kavramlar yoğuruldu geldi bir şans elime
Önder oldu aklıma yaşamın ortasında
Şems-i Tebrîzî bana Lider oldu dilime
 
Ney name şiiri Mesnevi'nin sonunda ve Divan Şems'in sonunda yazılmış ancak Mesnevi'nin başında yer almıştır. Bu şiir, Mevlana'nın şahsiyetini ve manevi durumunu bize anlatan, Toplam şiirlerinin bir özetidir. Bu şiirle bağlantılı olarak da uydurma bir hikâye anlatmışlar, mantıktan uzak çünkü hikâye şiirin içeriğiyle çelişiyor. Eğer bir şair, Mesnevi'nin ve Divan Şems'in muhtevasının farkında ise, bu şiirde Celaleddin'in amacını bilecek, ancak farkında değilse kendi hikâyesini anlatacaktır. Bu şiir:
 
بشنو این نی چون شکایت می‌کند
از جدایی‌ها حکایت می‌کند
کز نیستان تا مرا ببریده‌اند
در نفیرم مرد و زن نالیده‌اند
سینه خواهم شرحه شرحه از فراق
تا بگویم شرح درد اشتیاق
هر کسی کو دور ماند از اصل خویش
باز جوید روزگار وصل خویش
من به هر جمعیتی نالان شدم
جفت بدحالان و خوش‌حالان شدم
هر کسی از ظن خود شد یار من
از درون من نجست اسرار من
سر من از نالهٔ من دور نیست
لیک چشم و گوش را آن نور نیست
تن ز جان و جان ز تن مستور نیست
لیک کس را دید جان دستور نیست
آتش است این بانگ نای و نیست باد
هر که این آتش ندارد نیست باد
آتش عشق است کاندر نی فتاد
جوشش عشق است کاندر می فتاد
نی حریف هر که از یاری برید
پرده‌هایش پرده‌های ما درید
همچو نی زهری و تریاقی که دید
همچو نی دمساز و مشتاقی که دید
نی حدیث راه پر خون می‌کند
قصه‌های عشق مجنون می‌کند
محرم این هوش جز بیهوش نیست
مر زبان را مشتری جز گوش نیست
در غم ما روزها بیگاه شد
روزها با سوزها همراه شد
روزها گر رفت گو رو باک نیست
تو بمان ای آن که چون تو پاک نیست
هر که جز ماهی ز آبش سیر شد
هرکه بی روزیست روزش دیر شد
در نیابد حال پخته هیچ خام
پس سخن کوتاه باید والسلام
 
Türkçe:
 
 
بشنو این نی چون شکایت می‌کند
از جدایی‌ها حکایت می‌کند
 
Ney'yi (Mevlana’yı) dinle çünkü onun şikâyeti var
Ayrılıklarla ilgili bir hikâyesi var
 
کز نیستان تا مرا ببریده‌اند
در نفیرم مرد و زن نالیده‌اند
 
 
Ben ney iken Neyistan'dan kestiler
            Feryatlarımda herkes feryat etti, erkek ve kadın
 
Not: Mevlana'nın mantığında Neyistan, mana dünyasıdır. Yani doğumdan önce ve ölümden sonraki dünyadır. Mevlana doğup bu dünyaya atılınca feryadı yükselir ve onun feryatlarından kadın erkek inlemeye başlar ama neden?
Bu sorunun cevabı Mevlana'nın Mesnevisinde ve Gazellerinde Gizlidir. İnsan Etiğini insanileştirmek için çok çaba harcadığını eserlerinden biliyoruz. Yaşadığı dönemde Moğol Terörü vardı. Medeniyet Moğol terörü tarafından zarar görmüştü. O'nun karakterini şiirlerinden incelersek çığlığını duyarız. İnlemeyi anlıyoruz.
Mevlana o dönemi öyle bir edebiyat ustalığıyla anlatmıştır ki, kadın ya da erkek şiirlerini okursa çığlık atar. Yani düşünmeye dalar.
Mevlana'nın Ney Namedeki amacı, Moğol terörü dönemi ve ahlaki yıkım dönemi hakkında bilgi veren şiirlerinin içeriğini aktarmaktır.
 
سینه خواهم شرحه شرحه از فراق
تا بگویم شرح درد اشتیاق
 
Mevlana diyor ki: "manadan ayrılmış ve parçalanmış Göğüs istiyorum
Onunla medeniyetin insandan ayrılması hakkında konuşmak istiyorum bu dertti anlatmak istiyorum.
 
Not: Bu şiirin her bir dizesi Mevlana'nın eserlerinin mantığı ile analiz edilebilir, çünkü bu şiir Mevlana'nın eserlerinin mantığının özetini sunar.
 
هر کسی کو دور ماند از اصل خویش
باز جوید روزگار وصل خویش
 
İnsan, sahip olduğu özelliklerle diğer canlılardan ayrı bir varlıktır. Eğer insanın kökeninde bir ahlak varsa, Başkalarının etkisiyle o ahlaktan saparsa, kendi ahlakı kendisine geri getirir. Demek ki farklı renkte görülmenin bir önemi yok çünkü zamanlar insanın özünü ortaya çıkarıyor.
 
من به هر جمعیتی نالان شدم
جفت بدحالان و خوش‌حالان شدم
 
Yoldaş bulmak, ayrılığın acısını paylaşmak için her kalabalığın arasına girip ağıt yaktım. Hem acımı bilenlerle, hem de hiçbir şey bilmeyenlerle.
 
Not: Mevlana şiirlerini herkese yazmıştır. Kimisi bu şiirleri okuyup Mevlana'yı şiirlerden tanıyor, kimisi ise hiçbir şey bilmiyor ve ahlakıyla, zekâsıyla Mevlana'ya sıfatlar veriyor. Öyle olmasaydı Mevlana'yı Şeyh'in müridi olarak tanıtabilirler miydi?
 
هر کسی از ظن خود شد یار من
از درون من نجست اسرار من
 
Bu beyitte Mevlana'nın acısı çok büyüktür çünkü şöyle der: "Herkes kendi şüpheleriyle ve Tahminiyle benim dostum oldu
Kimse İçimden yani şiirlerimden, sırlarımı yani kişiliğimi anlamaya çalışmadı
 
سر من از نالهٔ من دور نیست
لیک چشم و گوش را آن نور نیست
 
Her ne kadar inlemelerimde iç sırlarım gizli olsa ve ondan ayrı olmasa da, herkesin kulağına ulaşsa da, onların gizli sırlarımı anlayacak görecek gözleri, duyacak kulakları yoktur.
 
Not: Mevlana'nın sonelerinde gizli bir çığlık vardır. Mevlana'nın mesnevisinde gizli bir ağıt vardır çünkü Mevlana'nın her şiiri birçok mesajla yazılmıştır. Bu mesajların amacı toplumu insanlaştırmaktır. Örnek: Mevlana'nın edebiyata hizmeti o kadar büyüktür ki onlarca edebiyat profesörü bunun yarısını bile yapamaz. Örnek: Divan Şems'te, Mesnevi'de ve dörtlüklerde ahlâk toplumuna yönelik mesajlar var, Eğer bu ülkenin aydınları bu şiirlerin içeriğini anlayabilirlerse, Şeytanın evini ateşe verdiğim için Bana saygı duyacaklardır.
 
تن ز جان و جان ز تن مستور نیست
لیک کس را دید جان دستور نیست
 
Beden ve ruh birbirine bağlıdır ve hiçbiri birbirinden gizli değildir, yani Mevlâna'yı bilmek için ikisini de bilmek gerekir. Aksi halde kimsenin ruhu görmesine izin verilmez. Yani Mevlana, Celaleddin'in eserlerini görmeyenlere hitap ediyor, Mevlana'yı eserlerinden ayırt edemezlerse, Mevlana'yı da tanıyamazlar.
 
آتش است این بانگ نای و نیست باد
هر که این آتش ندارد نیست یاد
 
Bu Ney'in çığlığı bir ateştir. Yani Mevlana'nın çığlığı bir ateştir. Bu ağlama değersiz bir şey değildir. Kimde bu ateş yoksa ateşi fırtına değildir ve kimse onu hatırlamayacaktır.
 
Not: Mevlana şöyle bir mesaj veriyor, mana âleminden, bu maddi dünyaya geldim, bu dünyanın manevi yıkıntılarından haykırdım. Çığlıklarım önemsiz değil ama bu dünyanın harap halini bilmeyenler bağırsalar da ateşe dönüşmez.
Mevlana'nın feryadını bilmek için Mevlana'nın şiirlerini okumalıyız. Mevlana'nın şiirlerini okursak Mevlana'nın amacını anlayabiliriz.
 
 
آتش عشق است کاندر نی فتاد
جوشش عشق است کاندر می فتاد
 
Aşkın ateşi Neyin içine düştü, Bu aşk ateşi ki Ney bağırıyor, yani Mevlana bağırıyor.
Aşkın ateşi Mey’e düştü, şarabı da kaynatan bu aşktır
 
نی حریف هر که از یاری برید
پرده‌هایش پرده‌های ما درید
 
Mevlana'nın mantığında Virajda kaynayan şarap ve dünyayı anlama çabası aşkın tüm mucizelerinin merkezinde yer alışıdır. Az Kusurlu insan, Ney gibi saf bir sese sahip olmaktır. Ney'in kalbinde hiçbir özel sır yoktur. Demek ki içi de dışı da aynı. Bu ahlakın dostu ve yoldaşı, toplumu insanlaştırmak için kötü ahlaktan uzaklaşan ve düşünerek hareket edenlerdir. Bu aşk ile mümkündür.
 
همچو نی زهری و تریاقی که دید
همچو نی دمساز و مشتاقی که دید
 
Ney gibi zehir ve panzehiri gören var mı hiç?
Ney gibi bir yol arkadaşı ve meraklıyı gören var mı?
Yani insan Ney gibi olursa, içi ve dışı bir olur. O halde, eğer hayat zehir olursa, panzehiri da yanında olacaktır. İnsan Ney’e benzerse, yol arkadaşı da kendisi olacaktır.
 
نی حدیث راه پر خون می‌کند
قصه‌های عشق مجنون می‌کند
 
Ney gibi olsa insan, söylediği her söz serttir ve yolu kanla doldurur, çünkü doğruyu söyler.
Gerçeğin acı bir tadı vardır.
Aşk hikâyeleri dinleyeni mecnuna çevirir. Yani insan Ney gibi olunca dürüst sözleri yürekleri kanatır ama ikiyüzlü olmayıp sevgiyle konuştuğu için sonunda aşığı mecnun yapar. Bu durum Mevlana'nın şiirlerinin içeriğini göstermektedir.
 
محرم این هوش جز بیهوش نیست
مر زبان را مشتری جز گوش نیست
 
Aşkın hakikati kimse tarafından anlaşılamaz, tıpkı kulağın dilin sözlerini anlamaya müsait olmaması gibi, anlayan ve mahrem olan da ancak hakikatin varlığına âşıktır.
 
Eğer Mevlana edebiyata ve sosyalleşme etiğine âşık olmasaydı, bu kadar büyük ve değerli eserler yazabilir miydi?
Onun Tanrı'ya olan sevgisi kişiseldi. Eğer bütün acısı Allah sevgisi olsaydı gece gündüz ibadetle meşgul olurdu. Eğer Mevlana'nın aklı sadece Allah sevgisinde idiyse, nasıl edebiyat şairi oldu?
 
در غم ما روزها بیگاه شد
روزها با سوزها همراه شد
 
Acımızla hayatımız sona erdi
Günlerimiz acılarla geçiyordu.
 
Mevlâna, yaşadığı dönemin acılarından hayatın etkisi altındaydı. Şiirlerinin mantığı o dönemin sancılarını yansıtır.
Şunu anlamamız lazım, her şairin şiiri dönemin ruh halini yansıttığı için en güzel tarih kitaplarıdır divanlar. Bir şair için ilham, şairin çevresinden alınır.
Edebiyat Divanı'nda her şiir bir hikâyenin muhtevasını ya da bir kitabın muhtevasını yansıtır. İran'da Hafız Şirazi'nin divanının İran edebiyatı profesörlerinin toplamından daha fazla İran edebiyatına hizmet etmesi bir değerdir. Horasan ülkelerinde, Bidel, Navai ve diğerleri, sonelerinin her birinin içeriği nedeniyle hizmet verirler, her profesör edebi konuşmalar yapar ve gençler arasında bilimsel tartışmalar yürütür. Yani edebiyat Divanı'nın kültüründen güçlü bir hal alma kültürü söz konusudur.
Şair arı gibidir, her çiçekle beslenir. Bu gerçeği anlamazsak geleceğe ihanet olur çünkü geleceğin mutluluğu tarihin elindedir.
Divan edebiyatı şairlerinin edebiyattaki hizmetlerinin görünmeyen cevherlerinden biri şudur: Örnek: "Muğbeçe" Avesta dilinde "Muğ", "şarap" anlamına gelir. "beçe, çe" Türkçe bir kelimedir. Şairler, Dari edebiyatında bu iki kelimeden "Muğbeçe"yi türetmişlerdir, "Meyhane işleten kimse" anlamına gelir. Örnek: "Pirmoghan", "Pir"Türk edebiyatında ve Dari edebiyatında "Yaşlı ve deneyimli" anlamına gelir. Avesta dilinde "moghan" kelimesi "tapınak" anlamına gelir. Dari edebiyatında bu iki kelimeden "Pirmoghan"ı türetmişlerdir. Bu kelime "tapınak rahibi" anlamına gelir. Örnek: "Şems-i Tebriz". Bu şekilde yüzlerce yeni kelime türetmişlerdir. Şimdi bu hizmeti, edebiyatı yalnızca iki veya üç yüz kelimeyle popüler olan bir toplumda karşılaştırın.
 
روزها گر رفت گو رو باک نیست
تو بمان ای آن که چون تو پاک نیست
 
Bu yakıcı günler geçerse ve ömür geçerse de ki: Ey hayat geç, gitmenden korkmuyorum.
Ey aşk! İstikrarlı ve ebedi kalacaksın çünkü bizim için senden başka saf bir hedef yok.
 
هر که جز ماهی ز آبش سیر شد
هرکه بی روزیست روزش دیر شد
 
Hakikat denizinde sevginin ve bilginin suyuna yalamaya doyamayan canlı, balık gibidir. Herkes kendi suyundan memnundur.
 Sevgiden mahrum kalan insan sıkılır, yorulur. Kimin kendi eliyle şansı yaver gitmezse, günü her zaman geçtir.
 
در نیابد حال پخته هیچ خام
پس سخن کوتاه باید والسلام
 
Âşık olmayan bir kişi, gerçek bir sevgilinin durumunu anlamaz. Olgunlaşmamış biri, yetişkin birinin durumunu bilmez. Bu yüzden kısa kesmek ve bitirmek daha iyidir. Bu yüzden kısa keseceğim ve hepinize selam diyeceğim.
 
Gel ey gönül, tevazu le erdem ol
Son nefese kadar, muhtaçlara merhem ol
İçindeki yetersizlik bu dünya çarkında
Tanrı değilsin, biraz âdem ol
 
Bu Mesnevi şiiri Mevlana'nın karakterini ifade etmektedir. Mevlana bu şiirle karakterini tanımladı. Ancak Divan Şemsi, Rubailerini ve Mesnevi'sini inceleyerek bu şiirin içeriğini anlayabiliriz. Bu şiirin son beytinde bizzat Mevlana şöyle diyor: Şiirlerimi okumayan biriyle konuşmak mantıklı değilse, konuşmayı kısa kesmek daha iyidir. Peki, Mevlana'nın şiirlerinin içeriğini bilmeyenlere değer vermek zaman kaybı değil midir?
 
Sırtından vurana kızma, güvenmişsin arkana dönüp
Hayatin şakalarından, anlamamışsın Kibire inip
Kişiye sakın darılma, koyarsan insan yerine
Arkandan lafı sokarsa, kızma kalbinden sinip
 
Değerli dostlar, bu şiirle kitabımızın sonuna geldik, ancak bitirmeden önce Mevlana Celaleddin'i Mevlana'nın divanlarından şu karakterle tanıdım:
 
Ney gibi Neva’ya geldi nağme saçan mestane
Akıl ayağa kalktı dans etti tane tane
İniltilerden o ses duymanın coşkusundan
Süreç boyunca bu iş mey verdi meyhane
Gerçekten oldu bir mest kendi yolundan sermest
Doğrunun çalgısından oldu o bir hastane
Belhdan geldi o Rum’a ne o Belhi ne Rumi
Canlı şehirden çıktı, ne mest o ne divane
Herkes kendi zihninden ona verdi bir sıfat
Bazı delili sıfat başka zümre ferhane
Dünya oldu vatanı hakikat Güneş tanı
Ruhu Horasandandır Rum’a geldi efsane 
Çün ney neva getirdi âleme ses getirdi
Oldu âleme yoldaş nağme saçan mestane
 
Kitabın sonu.

Oktay Aslan Rah Sevum

30.7.2025